Buket Müftüoğlu yazdı…
Türkiye Cumhuriyeti, yalnızca bir devletin kuruluş tarihiyle açıklanabilecek sıradan bir siyasal yapı değildir. O, bir tarih felsefesidir. Bir imparatorluğun çözülüşüyle açılan boşlukta, millet egemenliğine dayalı yeni bir siyasal ve toplumsal düzen kurma iradesidir. Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadrolar, bağımsızlığın yalnızca cephede kazanılan askerî başarılarla korunamayacağını çok erken görmüştür. Bu nedenle Cumhuriyet, daha ilk andan itibaren eğitimde birlik, ortak vatandaşlık şuuru, laik hukuk düzeni, kamusal semboller ve milli hafıza üzerinden inşa edilmiştir.
Cumhuriyetin asıl kuvveti, yalnız kurduğu kurumlarda değil, yetiştirmeyi hedeflediği insan profilinde gizlidir.
Bu bakımdan 23 Nisan ile 19 Mayıs arasında uzanan tarihsel hat, takvimde art arda gelen, yalnızca iki bayramdan ibaret değildir.
23 Nisan, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun siyasal ilanıdır. 19 Mayıs ise bu egemenliğin korunması ve sürdürülmesi sorumluluğunun gençliğe emanet edilişidir.
Biri çocuğu devletin geleceği olarak görür; diğeri gençliği milletin yürüyen iradesi olarak tanımlar.
Cumhuriyet, çocuk ve gençlik kavramlarını duygusal bir retorik unsuru olarak değil, devletin devamlılığının asli zemini olarak ele almıştır. Bu nedenle milli bayramlar, geçmişe dönük törensel anmalar ötesin de toplumun kendisini yeniden hatırlama biçimleridir.
Cumhuriyetin bu kurucu mantığının merkezinde eğitim yer alır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 3 Mart 1924 tarihinde, 430 sayılı kanun olarak kabul edilmiş; eğitimdeki çok başlılığı sona erdirerek öğretim birliğini devletin temel ilkelerinden biri hâline getirmiştir. Bu kanun, yalnızca teknik bir idarî düzenleme değil, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşayan çocukları ortak bir tarih, ortak bir dil, ortak bir vatandaşlık bilinci ve ortak bir gelecek tasavvuru etrafında buluşturma iradesidir. Üstelik bugün de Anayasa’nın 174. maddesi kapsamında korunan devrim kanunları arasında yer almaktadır. Dolayısıyla hukuken yürürlüktedir; ancak son yıllarda eğitim sisteminde yapılan kimi yapısal değişikliklerin bu birleştirici ruhu zayıflattığı apaçık ortadadır. Millî eğitim özelleştirme kurgusu içerisinde 1980 sonrası büyük darbe almıştır.
O yüzdendir ki, bundan neredeyse 50 yıl öncenin ortaokul ve lise eğitim kalitesi, bugün ticari amaçlarla açılıp sayısız çoğalan üniversitelerden çok daha yüksektir.
Büyük Orta Doğu projesi kapsamında 1938 sonrası bölgeyi şekillendirmek isteyen küresel güçler millet şuurunun yıkımı için millî eğitimde kalıcı tahribatlarla sistemli olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerinden Türk eğitim sistemine şekillendiren kanun maddeleri ile oynamışlardır . Parti ayırt etmeksizin küresel sırtlanlara teslim olmuş siyasi zihniyet her dönem zamanın ruhuna uygun tavizler vermiştir. Bunların bir örneği de, 11 Nisan 2012 tarihli 6287 sayılı Kanun ile getirilen yeni kademeli yapı, eğitimde birlik ilkesinin toplumsal sonuçları bakımından yoğun biçimde tartışılmıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Eğitim birliği meselesi, yalnız derslik, müfredat ya da okul türü tartışması değildir. Esas mesele, bir toplumun kendisini nasıl yeniden ürettiğidir. Eğer ortak tarih şuuru zayıflarsa, ortak vatandaşlık duygusu da zayıflar. Eğer çocuklar aynı kamusal anlam dünyasında yetişmezse, toplum parçalı bir psikolojiye doğru sürüklenir. Cumhuriyetin kurucu kuşağı, bu tehlikeyi görmüş ve eğitimi yalnız bilgi aktarma işi olarak değil, milli karakter inşasının temel vasıtası olarak değerlendirmiştir.
Bu çerçevede Öğrenci Andı meselesi de yalnızca bir yönetmelik değişikliği olarak okunamaz. Millî Eğitim Bakanlığı’nın kendi açıklamasına göre, ilköğretim kurumlarında Öğrenci Andı’nın okutulmasına ilişkin düzenleme 8 Ekim 2013 tarihli yönetmelik değişikliğiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bu karar, hukuki olarak bir metnin yürürlükten kaldırılması gibi görünse de, pedagojik ve sembolik etkileri bakımından çok daha derin sonuçlar doğurmuştur. Çünkü Andımız, kuşaklar boyunca çocuklara yalnızca söz ezberleten bir metin değil; çalışkanlık, dürüstlük, büyüğe saygı, küçüğü koruma, milletine bağlılık ve ortak sorumluluk duygusunu her sabah hatırlatan sembolik bir çerçeveydi. Ortak metinlerin gücü tam da buradadır: çocuk zihninde soyut kavramları alışkanlığa, alışkanlığı da karaktere dönüştürürler.
Andımızın kaldırılmasıyla ortaya çıkan boşluk, yalnız eğitim politikası bakımından değil, toplumsal aidiyet bakımından da hissedilmiştir.
Benzer bir aşınma milli bayramların kamusal görünürlüğünde de yaşanmıştır. 29 Ekim 2011 tarihinde Cumhuriyet Bayramı kutlamaları Van depremi gerekçesiyle geniş ölçüde sınırlandırılmış; ardından Ocak 2012 sürecinde 19 Mayıs kutlamalarındaki geleneksel stadyum törenlerinin büyük ölçüde kaldırılması gündeme gelmiş; bu değişimin hukuki çerçevesi de 5 Mayıs 2012 tarihli yönetmelikle belirginleşmiştir. Sonraki yıllarda güvenlik ve kamu düzeni gerekçeleriyle bazı kutlamaların yerel düzeyde daraltıldığı örnekler de görülmüştür. Bu gelişmeler tek tek ele alındığında idarî tasarruflar gibi görünebilir; ancak toplumsal psikoloji bakımından daha derin bir sonuç doğurmuştur: ortak heyecan alanları küçülmüş, kamusal hafızanın ritmi zayıflamıştır.
Oysa milli bayramlar, modern ulus devletin en güçlü kamusal eğitim araçlarından biridir. Çocuklar ilk kez o günlerde aziz bir milletin parçası olduklarını hissederler. Bayrak taşımak, şiir okumak, stadyumda aynı ritimle yürümek, aynı marşı binlerce kişiyle birlikte söylemek, bir çocuğun zihninde soyut devlet fikrini somut aidiyete dönüştürür.
Toplumların birlik duygusu yalnız anayasa metinleriyle kurulmaz; ortak ritüellerle, müşterek sevinçlerle ve tekrar eden sembollerle pekişir.
Bu nedenle bayramların kamusal yoğunluğunun azalması, yalnız tören biçiminin değişmesi değil, ortak hafızanın da güç kaybetmesi anlamına gelir.
Bu tarihsel ve pedagojik gerilemenin siyasal alandaki söylemlerle birleştiği noktada, mesele daha görünür hâle gelmektedir. Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan’ın kamuoyuna yansıyan “Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” sözü, Türkiye’de ulus devlet, vatandaşlık ve milli kimlik tartışmalarında belirleyici eşiklerden biri olarak hafızaya kazınmıştır.
Cumhuriyetin kurucu milliyetçilik anlayışı, etnik tahakküm ya da biyolojik üstünlük fikrine değil; ortak kader, ortak hukuk ve ortak vatandaşlık bilincine dayanır.
Bu nedenle milliyetçilik kavramının hiçbir ayrım gözetilmeksizin bütünüyle olumsuz bir kategoriye dönüştürülmesi, yalnız bir siyasi pozisyon değil, aynı zamanda Cumhuriyetin kurucu dilinden uzaklaşma işaretidir.
Bu uzaklaşma, özellikle genç kuşaklar açısından aidiyet duygusunu aşındıran, yozlaşmanın önünü aralayan bir anlayışa hizmet eder.
Burada asıl üzerinde durulması gereken husus, bütün bu başlıkların birbirinden bağımsız olmadığıdır. Eğitimde birlik ilkesinin aşınması, ortak metinlerin kaldırılması, milli bayramların kamusal gücünün zayıflatılması ve siyasetin kurucu sembollerle arasına mesafe koyan bir dile sürüklenmesi, toplumsal dokuda aynı anda etkide bulunur.
Sonuç, yalnız kurumsal değişim değildir; aynı zamanda psikolojik çözülmedir. Gençler arasında gözlenen öfke, yönsüzlük, gelecek kaygısı, okul içi şiddet, akran zorbalığı ve umutsuzluk, yalnız ekonomik meselelerle açıklanamaz. Daha derinde, büyük bir aidiyet yoksunluğu ve umutsuzluk bulunmaktadır.
Aidiyet duygusu zayıflayan genç, yalnızlaşır. Ortak ülküden uzaklaşan genç, emek ile gelecek arasındaki bağı kurmakta zorlanır. Kendisine örnek olacak ahlaklı ve tutarlı kamusal figürler göremeyen genç, ya siyasetten tümüyle soğur ya da öfkesini rastgele alanlara yöneltir.
Bugün şiddetin, tahammülsüzlüğün ve duygusal sertleşmenin arttığı her alanda, yalnız disiplin eksikliği değil; anlam eksikliği de vardır. Çünkü insan, tek başına kurallarla değil, ait olduğu bütünle de terbiye olur. Gençlikteki kırılmayı bireysel psikolojiyle açıklamak, meselenin tarihsel ve toplumsal boyutunu görmezden gelmektir.
Siyasetin bu noktadaki sorumluluğu ayrıca büyüktür. Parti farkı gözetmeksizin kamusal dilde yaşanan sertleşme, ilke yerine taktiğin öne çıkması, ahlaki örnekliğin zayıflaması ve gençlere güven telkin etmeyen siyasi görüntü, toplumsal yön kaybını derinleştirmektedir. Bu gün yaşanan ahlaki çöküntü ve siyasetin düştüğü durum toplumun yansımasıdır.
Genç kuşaklar, sürekli kavga eden, birbirini itibarsızlaştıran ve ortak ülke fikri üretmekte zorlanan bir siyasal iklim karşısında, doğal olarak siyaseti bir yüksek hizmet alanı değil, yorucu bir çekişme alanı olarak algılamaktadır.
Bu da nitelikli insanların kamusal hayattan uzaklaşmasına, kamusal hayatın ise daha da yoksullaşmasına yol açmaktadır.
Tam da böyle bir tarihsel ve toplumsal arka planda, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’nda “Ortadoğu’da işe yarayan tek modelin güçlü liderlik rejimleri olduğu”, bunun da “ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar” biçiminde görüldüğü yönündeki sözleri Türkiye’de geniş tepki doğurmuştur. Kamuoyuna yansıyan haberlerde Barrack’ın demokrasi adına dış müdahaleye uğrayan ülkelerin başarısız olduğunu savunduğu ve bölge için güçlü liderlik modellerini övdüğü aktarılmıştır. Bu sözler, Türkiye’nin tarihsel tecrübesi bakımından sıradan bir dış politika yorumu olarak görülemez. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, bir hanedan rejiminden millet egemenliğine geçişin tarihsel adıdır. Bu nedenle Türkiye’nin siyasal düzenine, yönetim modeline ya da bölgedeki rolüne ilişkin dış kaynaklı yönlendirici söylemler, kamuoyunda doğal olarak “içişlerine karışma” tartışmalarını tetiklemektedir.
Bu tartışmaların hemen ardından Kızılcagün Platformunun 19 Mayıs 2026 tarihinde ABD’nin Ankara Büyükelçiliği önünde bir basın açıklaması ve toplanma çağrısı yaptığını kamuoyuna duyurması da bu yüzden anlamlıdır. Açıklamaya yansıyan çerçevede, platform söz konusu değerlendirmeleri Türkiye’nin egemenlik alanına dönük bir müdahale olarak değerlendirmekte ve 19 Mayıs’ın tarihsel anlamına uygun biçimde milli bağımsızlık, Cumhuriyet ve gençlik vurgusunu öne çıkarmaktadır.
Burada asıl önemli olan, 19 Mayıs’ın yalnız hatırlanan bir tarih değil, hala siyasal anlam üreten bir gün olduğunun görülmesidir.
Çünkü 19 Mayıs, bu ülkede her nesle yeniden aynı soruyu sorar: Bir milletin bağımsızlığı, hafızası ve istikameti nasıl korunacaktır?
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnız ekonomik istikrar ya da idari reform değildir. Daha derin bir ihtiyaç vardır: ortak anlamın ve ahlakın milli şuurun yeniden inşası.
Eğitimde birlik ilkesinin güçlendirilmesi, vatandaşlık bilincinin yeniden ciddiyetle ele alınması, milli bayramların toplumsal birleştiriciliğinin yeniden kuvvetlendirilmesi, gençlerin y hayata güçlü hazırlanması, siyasetin de yeniden ahlaki örneklik üretecek bir seviyeye çekilmesi gerekmektedir.
Cumhuriyetin kurucu aklı, tam da burada yeniden hatırlanmalıdır.
Çünkü Cumhuriyet yalnız geçmişte kurulmuş bir devlet değil; her nesilde yeniden korunması ve yeniden üretilmesi gereken bir hafızadır.
23 Nisan çocuklara adanmış devlet fikrinin en saf emanetidir. 19 Mayıs gençliğe verilmiş sıradan bir anma günü değildir; milli iradenin ayağa kalkma çağrısıdır. Bu iki tarih arasında düşünülmesi gereken asıl mesele, neyi kaybettiğimiz kadar, neyi yeniden kurmak zorunda olduğumuzdur. Türkiye, ortak hafızasını ve ortak yön duygusunu yeniden güçlendirebildiği ölçüde geleceğine güvenle bakabilecektir. Ve bu bakış, ancak çocukların kalbinde, gençliğin vicdanında ve milletin ortak şuurunda yeniden kök saldığında kalıcı olacaktır.
Milli Mücadele’nin kahramanlarının anısı huzurunda Aziz Türk milletini 19 Mayıs 2026 günü, Ankara’da Amerikan Büyükelçiliği önünde, buluşmamıza davet ediyoruz.
Ne mutlu Türküm diyene…
Kaynaklar
1.Tevhid-i Tedrisat Kanununun Anayasa’nın 174. maddesi kapsamında korunduğuna ilişkin anayasal metin.
2.Anayasa Mahkemesi kararlarında 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Öğretim Birliği Yasası’nın niteliğine ilişkin değerlendirmeler.
3.TBMM belgeleri ve soru önergelerinde Tevhid-i Tedrisat’ın 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı kanun olduğuna ilişkin kayıtlar.
4.Millî Eğitim Bakanlığı açıklaması: Öğrenci Andı düzenlemesinin 8 Ekim 2013 tarihli yönetmelik değişikliğiyle kaldırıldığı bilgisi.
5.5 Mayıs 2012 tarihli yönetmelik değişikliği ve milli bayram kutlamalarının yapısındaki dönüşüme ilişkin Resmî Gazete/TBMM kayıtları.
6.Tom Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’nda “merhametli monarşiler” ve “güçlü liderlik” vurgusu yaptığına dair haberler ve Türkiye’de buna verilen siyasi tepkiler.
7.Kızılcagün Platformunun 19 Mayıs 2026’da ABD’nin Ankara Büyükelçiliği önünde açıklama çağrısına ilişkin haber ve duyurular.
Aziz , yüce türk milleti 22 yildir FETÖ ile isbirligi yapmis bir partiyi iktidarda tutuyor.
Bu milletin icinde dinciside, gericiside, bölücüsüde, MANDACISI da vesselam her türlüsü var !!!
Yani CALIIYOR ama bizede veriyor diyenler var !!!!
Sabah aksam gözümüzün icine baka baka Allah ve Atatürk ile aldatmaya calisanlar var …
Bu millet amerikan üs`lerine izin vermis, Nato ya girmis(!), BOPcu lari iktidara tasimis.
…………………..