Av. Göksel Kırar yazdı…
Dünya vatandaşlığı deyince ne geliyor aklımıza? Bizim için dünya vatandaşı kimdir, nasıl hareket eder?
Yurtdışında gayrimenkul sahibi olan beyaz Türkler değildir herhalde…Dubrovnik’te deniz manzaralı bir yazlığa ya da Lizbon’da Luis de Camoes “Praça”sına hakim çatı katındaki bir daireye senede iki kere uğramak kişiyi “dünya vatandaşı” yapmak için fazla basit kaçıyor.
Ülkenin içinde bulunduğu ortamın ağırlığından Almanya, Fransa vs. ülkelerde şansını denemek isteyen meslek sahibi gençlerimiz de bu tanıma hemen girmiyordur sanırım.
Sanatıyla gittiği her ülkede ayakta alkışlanan Fazıl Say ya da Nobelli bir yazar çıkarmış olmak… yani sadece sanatla insanların gönlünde yer etmek yetiyor mu bu kaftanı giymeye?
Türk dizilerinin son yıllardaki süksesiyle dünyanın birçok yerinde hatırı sayılır hayran edinen başroller… Tanınmak, ün, alkış…
Ya da birden çok dili iyi bilmek tek başına yeterli oluyor mu bu bilinci kazanmaya?
Böylece gurme zevklerle Ayhan Sicimoğlu gibi farklı kültür ve ortamların hazzına varılabilir ama “dünya vatandaşlığı” sanki bundan daha fazlasını istiyor.
Her ülkenin kültürü, öncelikleri, değerleri farklıdır bildiğimiz gibi. Türklerin hassasiyetleriyle Japonlarınkini ya da Amerikan Yerlileriyle İsveçlilerin değer yargılarını bir tutamayız elbette.
Ama mesele de tam burada başlıyor: Her insan herkes karşısında her şeyden sorumlu değil midir?
Bu düsturu, büyük insanlık idealinin göbeğine yerleştirmeden devam etmek mümkün değil.
Yeni milenyuma girilirken, yani iki binli yılların başında “küreselleşme” olgusu sarmıştı garbın afakını.
Artık demokrasi, modernite, insan haklarının uğramadığı toplum, girmediği hane kalmayacaktı.
Sınırsız ticaret, piyasanın akışkanlığı, finans kapitalin yatırım lütfu insanlığı birbirine yaklaştıracaktı, Batı’nın öncülüğünde tabii…
Ne var ki küreselleşme insanlığın ortak vicdanı için değil, banka hareketlerinin “network”ü için tedavüle sokulmuştu.
KARBON AYAK İZİ DÜŞÜK FARKINDALIĞI YÜKSEK AKTİVİSTLER
Zaman ilerlerken, insanlığın durumu yani eskilerin deyişiyle “mahiyeti” de değişir. Bu her zaman ileriye doğru olmuyor elbette. Lineer bir düzlemde, hiç durmadan gelişmek mümkün olmuyor.
Dün bulaşık makinesinin yaygınlığıyla ölçülüyordu modernite, bugün daha farklı parametrelerle.
Tıpkı haksızlıklara karşı itiraz ve hak arama kültürünün dünkü diliyle bugünkünün farklı olması gibi.
Yirminci yüzyılın çehresini, yaşanan toplumsal ve siyasal olaylar değiştirmişti. İnsan hakları evrensel beyannamesi de oradan çıktı, en zayıf sömürgelerin siyasi düzlemde bağımsızlıklarını ilan etmesi de.
Devrim ve devrimcilik de bu koşulların ürünüydü. Şimdi başka bir çağdayız.
Artık toplumu adım atmakta sıkıştıran terimlerin tedavüle sokulduğu bir dönemdeyiz.
“Hashtag” hayatımıza girdi gireli hepimiz küresel bir itiraz dilinin yoldaşları olduk.
Devrimden bahsedene deli gözüyle bakarlar. Ne var ki “sistem”in pansumanları burada devreye giriyor.
Yine itiraz edebilirsiniz, bu sefer biraz daha ilgi budalalığı ve reklam kokan hareketlerle.
Woke kültürü diye adlandırılan bu yeni dil, çoğu zaman insanlığın ortak vicdanına katkı sunmaktan çok, laboratuvar ürünü bir hassasiyet hissi veriyor. Sosyal medya çağında keskin çıkışlar hızla parlıyor, sonra aynı hızla sönüyor.
Çünkü artık bedel ağır: işini kaybetmek, dışlanmak, yalnız kalmak.
21. yüzyılda gemileri yakmak o kadar kolay değil. Geleneksel medyanın dönüştüğü, bilgi akışının -yalan, yanlış, taraflı da olsa- müthiş bir hızla gezegene yayıldığı gündelik bir haberleşme evreninin merkezindeyiz hepimiz.
Bu yüzden aktivizm çoğu zaman şuna dönüşüyor:
Görün, tepin, ısır ama koparma.
Greta Thunberg gibi figürler gerçekten sistemi zorlayan bir itirazın mı parçası, yoksa bizim yerimize konuşulduğunu görüp rahatlamamızı sağlayan bir ara yüz mü? Acele cevaplar bizi hep yanılgıya götürmedi mi?
Ama asıl mesele şu:
Gazzeli çocukların korkudan büyümüş gözlerine bakarken duyduğumuz utanç ile, bu ülkede yurtlarda istismara uğrayan çocuklar karşısındaki öfkemiz aynı yerden besleniyor mu?
Amazon ormanlarının talanına hayıflanırken, Kazdağları’nda direnen köylülerimizin mücadelesine destek aynı zincirin halkası değil mi?
Bangladeş’te günde bir dolara çalışan işçiye üzülmekle, kendi çiftçimizin emeğinin değersizleşmesine itiraz etmek arasında bir çelişki yok.
Aksine, aynı hattın devamı bunlar.
Sorun burada başlıyor:
Bunları birbirine rakip meseleler gibi görmek.
Ucuz popülizm de tam burada devreye giriyor.
“Benim emeklim sürünürken…” diye başlayan cümlelerle meseleyi daraltmak, bizi hakikatten uzaklaştırıyor.
Oysa mesele karşılaştırmak değil, genişletmek.
Vicdanı büyütmek.
Gerçek küreselleşme, işte bu ortak sorumluluk bilinciyle başlayacak.
Bugün sahte kahramanlar çağındayız.
Parlatılan figürler, büyütülen hikâyeler…
Ama gerçek dünya vatandaşlığı ne şöhrette, ne dilde, ne de görünürlükte.
Gerçek dünya vatandaşlığı, nerede olursa olsun adaletsizliğe aynı yerden itiraz edebilme cesaretinde.
Bu diyarların çarpıcı sözlü kültürünü kaleminden damlatan Kerim Korcan’ı analım bitirirken.
Deli Kadir, nam-ı diğer Tatar Ramazan ne diyordu voltasında: “Ben köpeği bile aşağılamam, Allah yaratmıştır. Ama insanların köpekleşmesi, işte bu beni çıldırtıyor!”
İnsanlıktan yana tavrımızı sürdüreceğiz.
Direneceğiz.