1. Haberler
  2. Analiz
  3. Cumhurbaşkanının öldüğü gün

Cumhurbaşkanının öldüğü gün

featured

Av. Göksel Kırar yazdı…

Eğer Türk basınının gedikli çakallarından olsaydım, bu başlıkla Turgut Özal’ın öldüğü günü kastettiğimi söyler, böylece hem yeterince ilgi çekip tepkilerden sıyrılır, hem de muhalif kitleden bravo alacak hinliği göstermiş olurdum.

Ne var ki kastettiğim tam olarak şudur: Görevde bulunan bir Türkiye Cumhurbaşkanı vefat ederse Türkiye’yi nasıl bir süreç bekler?

Anayasanın yüz altıncı maddesine göre, cumhurbaşkanlığı makamının “herhangi bir nedenle” boşalması halinde, kırk beş gün içinde Cumhurbaşkanı seçimine gidilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yarın televizyona çıkıp “Ben çok yoruldum aziz milletim, bu yüzden kalan ömrümü sakin bir Anadolu kasabasında torun büyüterek geçirmek istiyorum” deyip istifa etmesini -şimdilik- beklemiyoruz sanırım. 

Bu bakımdan mevcut cumhurbaşkanına görevdeyken emrihak vaki olursa, Türkiye, siyasi partilerin adaylarını açıklayacağı acil bir seçime gidecektir. (Toplumsal öngörülerimizi paylaşmak adı altında, siyasi figürlerin ölmesini temenni eden yazı kaleme alacak çiğlikte değiliz, tarih bilincimiz buna uygun değildir, kimse kendine vazife çıkarmasın.) 

Tabii madem konu açıldı, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölüm haberinin geldiği 17 Nisan’dan ve o kâbus gibi geçen 1993 yılından bahsedelim. Modern Türk tarihinin (ne demekse), üzerine onlarca araştırma, belgesel yapılacak en karanlık yılıydı 1993.

Antakya Ada Çarşısı’nda, yani ara teknik beceri isteyen imalat sanayinin olduğu bölgede, babamın su tesisatı dükkanında Show Tv’den naklen yayınlanacak Fenerbahçe-Kocaelispor maçı bekleniyordu. Daha doğrusu komşu esnafta bulunan televizyona göz atıp duracaktık. 

Turgut Özal’ın kaybı nedeniyle maçın ertelenmesi, doksanlı yıllara pek parlak başlayamamış biz Fenerbahçelileri hiç mutlu etmemişti. Aslında o günden hatırladığım kadarıyla çarşı esnafının büyük çoğunluğunda bir matem havası söz konusu olmamıştı. Cumhurbaşkanının ölmesi başlı başına büyük bir hadiseydi elbette, ancak demokratik hayata dönmeye çalışan kaos içindeki Türkiye’de, her gün yeni bir kara haberin alınması, vatandaşlardaki şaşırma eşiğini düşürmüş olmalıydı. Kaldı ki Turgut Özal, Türk insanının önemli bir kesiminin zihninde bir dava adamından çok pragmatik bir siyasetçiydi. Fırsatları kovalayan, kendi sadık çevresini oluşturan ve ilkesiz bir dönüşümün mimarı olarak görülüyordu.

Bu bakımdan, Türk halkının üzüntüden çok merakla karşıladığı bu vefat, Özal ve ANAP iktidarı sayesinde kendine geniş bir alan açmış siyasetçi ve iş adamı çevrelerinde ise ciddi bir tedirginlik yarattı. Ne de olsa iktidardaki her değişim; ihalelerin, teşviklerin, bürokratik nüfuzun ve hukuki dokunulmazlıkların yeniden dağıtılması demekti.

1993 yılı, soğuk savaşın bitimiyle beraber, Türkiye’ye hizasından şaşmaması için verilen ültimatomların zirve yaptığı yıl olmuştu; Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Cem Ersever, Van otel kundaklamasının hemen ardından gelen Madımak katliamı, Başbağlar katliamı, PKK’nın köy baskınları ve onlarca sivil infazı…

Bunların her biri kendi başına ayrı bir tartışmanın konusu. Ama bugün için önemli olan, Özal’ın ölümünün zaten büyük bir türbülansın içine girmiş Türkiye’de yaşanmış olmasıdır.

Özal’ın ölümüyle birlikte partisi ANAP, Mesut Yılmaz liderliğinde on yıla kalmadan siyasi mezarlıktaki yerini almıştı. İşin aslı Özal ve partisi ANAP, hiçbir zaman belli bir misyonu ve ideolojiyi siyasi rehberi yapmamıştı. Üstelik Mesut Yılmaz’da, yeniliklere ve dışa açık sempatik devlet adamı portresinden eser yoktu. Turgut Özal’ın ölümünden sonra bildiğimiz gibi yerine Başbakan Süleyman Demirel Çankaya’ya çıktı. Doğru Yol Partisi de Demirel’in ayrılmasından sonra benzer bir çözülme yaşadı. 

Bugün de benzer bir beklenti dillendiriliyor. Yani Erdoğan’ın bir şekilde makamı boşaltması halinde, AKP iktidarının kendiliğinden çökeceği varsayılıyor. Fakat işler ya hep bize anlatıldığı gibi gitmezse…

AYNI NEHİRDE SERİNLEMEK İSTEYENLER

Lider kültü, Türkiye gibi ülkelerde her zaman çok önemli olmuştur. Bu gerçek, sadece siyaset arenasında karşımıza çıkan bir olgu değildir. Spor sahalarından yeraltı dünyasına, Türk toplumunun pratik yaşantısının ayrılmaz bir parçasıdır aynı zamanda.

Dünya Kupası’ndan hezimetle dönen Milli Takım’ın ardından, çözümü yine soyunma odasında tekme tokat düzen sağlayacak “bitirim” isimlerde aramaya başlamamız bile bunun en güncel örneğidir.

Bizim insanımız dışarıdan öyle karmaşık siyasi hesaplar yapmayı, arkasında yürüyeceği önderinin kimlerle iş tuttuğunu kurcalamayı sevmez. Bu yüzden -gençler hatırlamaz- Başbakan Erdoğan’ın o zamanki başdanışmanı Cüneyd Zapsu’nun, onu Amerika’da “bu adamı süpürmeyin, kullanın” diye tanıtmış olması, AKP tabanının Erdoğan’a olan bağlılığını sarsan bir meseleye hiçbir zaman dönüşmedi…

Tıpkı, bugün kendisine en ağır sözleri söyleyen çevrelerin, geçmişte FETÖ’nün kaset oyunuyla CHP Genel Başkanlığı’na getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’nu parlatıp cilalamış olmasının artık kimsenin umurunda olmaması gibi (Birkaç yıl sonra bugün güneş gibi doğdurulmaya çalışılan siyasetçilerin hikâyelerini de başkaları yazacaktır.)

ANAP yıllarına dönecek olursak, Turgut Özal ne iktidara gelirken ne de sonrasında, liderinden bağımsız yaşayabilecek siyasal ve kurumsal bir yapı inşa etmeyi hedefledi. Eklektik bir kadroyla on yıl boyunca Türkiye’yi -askerle beraber- yöneten ANAP’ın siyasal omurgası da büyük ölçüde Özal’ın şahsında toplanmıştı.

Oysa AKP’nin özgürlük ve refah vaadiyle başlayan yolculuğu bugün Devlet-AKP ayrımının zihinlerden silindiği bir resmi önümüze koyuyor. Demokrasinin varılacak bir hedef değil, ulaşılacak yere kadar kullanılacak bir araç olduğu, daha en başında ‘tramvay’ metaforuyla ifade edilmişti. Arkasında ise otuz yılı aşan örgütlü bir hareket vardı.

İktidar yalnızca seçim kazanarak değil, devlet aygıtı içinde uzun yıllara yayılan kadrolaşma ve kurumsal dönüşümle de kendini yeniden üretti. Üstelik sıkıştığı alanlarda hiç tereddüt etmeden -güç devşirdikçe- elindeki yargı balyozunu kullanmaktan geri durmayarak.

Yargıdan güvenlik bürokrasisine, düzenleyici kurumlardan meslek örgütlerine kadar devlet aygıtının hemen her katmanında bu dönüşümün izlerini görmek mümkün.

İşveren temsilcilikleri, üniversiteler, Türkiye Futbol Federasyonu, RTÜK, Devlet Su İşleri…

Bu tablo, AKP’nin milliyetçi çizgiye yaklaşmasıyla, MHP’nin ise Cumhuriyet’in laiklik ve devlet anlayışına ilişkin tarihsel rezervlerinin önemli bir bölümünü geri plana itmesi sonucunda mümkün oldu. İki hareket, birbirini dönüştürerek yeni bir -otoriter- siyasal zemin inşa etti.

 Özetle AKP, bugün yalnızca iktidarda bulunan bir parti değil; kendisini devletin sürekliliğiyle özdeşleştiren bir siyasal yapıya dönüşmüş durumda. 

Bu nedenle AKP, önümüzdeki seçim sürecini, Türkiye Cumhuriyeti’nin 21. yüzyıldaki yeniden doğuş hikâyesi olarak pazarlamaya hazırlanıyor.

Cumhurbaşkanının görevdeyken vefatı halinde, seçime kadar geçecek 45 günün, Türk seçmeninin duygusal yapısında ne tür bir karşılık bulacağı bu açıdan meraka değer. 

İktidara yakın duran seçmenin, ülkeyi çeyrek asır yönetmiş bir siyasetçiye son bir vefa duygusuyla mı yoksa değişim zamanının geldiği düşüncesiyle mi sandığa gideceği kilit önemde. (İlk defa oy kullanacak gençlerin sadece dörtte birinin AKP’ye oy vereceğine yönelik istatistikleri unutmadan.)

Şu an için iktidar kanadında Erdoğan sonrasının adayının kim olacağı konusunda bir uzlaşı görünmüyor. Hatta giderek alevlenen güç paylaşım kavgası, ayrıntıları takip eden seçmenin radarında. 

Erdoğan sonrası için adı geçen görece genç isimlerin, yalnızca kırk beş gün içinde AKP’nin yirmi beş yıllık siyasal mirasını devralacak ölçüde bir toplumsal karşılık üretip üretemeyeceği şimdilik bir muamma. Geçiş dönemi için düşünülebilecek daha “mutedil” AKP’li bir ismin, ülke geriliminin yansıyacağı böyle bir seçimde selefinin yerine geçmesi pek gerçekçi görünmüyor şu an için. 

Bu yüzden tartışılması gereken asıl soru, Erdoğan sonrasında kimin aday olacağı değil; yirmi beş yılda inşa edilen siyasal düzenin seçmen davranışını nasıl etkileyeceğidir. 

Yeni cumhurbaşkanının seçileceği böyle bir seçimde muhalefetin konuşulan isimleri ise şu an az çok belli. Zaten ‘tabandan çok büyük bir ısrar var’ söylentileri henüz ikinci gün muhalif kitlenin yankı odasında çınlamaya başlar.

Yeni cumhurbaşkanının seçileceği böyle bir seçimde muhalefetin adayının kim olacağı elbette önemlidir. Ancak asıl mesele isimler değildir. Muhalefetin yıllardır siyasetini büyük ölçüde “Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin” anlayışı üzerine kurmuş olması, yirmi beş yılda oluşan siyasal zemini yeterince hesaba katmama riskini beraberinde getiriyor.

Bu bakımdan, iktidarın da muhalefetin de zaman zaman dış güç merkezlerine, uluslararası sermayeye ya da mevcut düzenin devamından yana çevrelere verdikleri güvence mesajlarını gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü böylesi kırılma anlarında mesele yalnızca kimin seçileceği değil, hangi siyasal ve ekonomik çerçevenin korunacağıdır.

Bu çerçevede son yıllarda yeniden gündeme taşınan “açılım” başlığı da yalnızca iç siyasetin bir pazarlığı olarak okunamaz. 

Böyle dönemlerde etnik kimlikler, güvenlik politikaları ve bölgesel dengeler seçim hesaplarının ötesinde, yeni dönemin kuruluş pazarlığının parçasına dönüşebilir. Ortaya çıkacak tabloda asıl kazanan ise, Türkiye’nin üniter devlet yapısını uzun vadeli müzakere konusu hâline getirmek isteyen siyasal anlayış olacaktır.

Belli ki böyle bir seçim yalnızca iki adayın yarışı olmayacaktır. Devlet aygıtı, seçmen psikolojisi, uluslararası dengeler ve çeyrek asırlık iktidarın oluşturduğu refleksler de sandığa gidecektir.

Kim aday olursa olsun, yirmi beş yılda oluşmuş devlet yapısını, toplumsal refleksleri ve uluslararası güç dengelerini yok sayması kolay değildir.

Bu bakımdan özellikle son yıllarda giderek biçimlenen bir “Erdoğan’sız Erdoğan düzenine” yönelik toplum mühendisliğine itiraz edeceklerin, bunu rasyonel gerekçelerle temellendirmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, gerçeklikle bağı zayıf antitezler üretir; tıpkı yıllardır muhalefetin yaptığı gibi kendi kendinizin karikatürüne dönüşürsünüz.

Bu yazı, seçimlerin anlamsız olduğunu ya da iktidarın değişemeyeceğini söylemiyor. Tam tersine, Türkiye’nin içine sıkıştırıldığı kısır döngünün kırılabileceğine inanıyor. Ancak bunun yolu, gerçekle bağı kopmuş siyasi masallar anlatmaktan ve isim değişikliğinden çok, siyaset yapma biçiminin değişmesine bağlıdır.

İtirazımız sandığa değil; sandığın tek başına bütün sorunları çözeceği varsayımınadır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değildir. Cumhuriyet’in bağımsızlık fikrini, değişen dünyanın gerçekleriyle birlikte yeniden üretebilecek bir siyasal akıldır. 

Görev ülkesi olmayı reddeden, dışarıdan yazılmış senaryoları değil kendi tarihini esas alan bir siyaset mümkündür. Ama bunun yolu sloganlardan değil, gerçekle yüzleşmekten geçer.

Aksi hâlde isimler değişir, aktörler değişir, fakat aynı oyun farklı oyuncularla sürmeye devam eder.

Madem yazının başında Fenerbahçe’den söz açtık, kapanışı da onunla yapalım. Peşinden birçok Avrupa takımının koştuğu Alex’in Fenerbahçe’ye transferinin konuşulduğu günlerde, bugün bir kısım avarenin saatlerden, arabalardan ve teknelerden anladığı için “entelektüel” saydığı işini bilir bir gazeteci (Fenerbahçe kompleksiyle malul niceleri gibi), “Kandırmayın Fenerbahçelileri” başlıklı bir yazı yazmıştı…

Kandırmayın Türk milletini.

Soytarılığın âlemi yok.

NOT: Yine mahrumiyet bölgesi Ankara’dayım. NATO zirvesiyle birlikte başkent, her zamankinden daha kasvetli. Ünlü bir yabancı kahve zincirinden aldığım berbat kahveyi içerken, “Kötü komşu insanı ev sahibi yapar” atasözünü düşündüm. En basit askerî teçhizatın bile paylaşılmadığı yıllardan, bugün Türkiye’yi yanına çekebilmek için methiyeler düzüldüğü yıllara… Onurlu bir NATO vedası da, muhtemelen böyle bir dünyanın içinden doğacaktır.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!