Özsevi Eröz yazdı…
Türkiye’de devlet fikrinin en kırılgan noktası, kurumların varlığı değil, hangi akılla işlediğidir. Devlet aklı hukuk, liyakat ve yurttaşlık ister; kabile sadakati ise yakınlık, ayrıcalık ve kapalı aidiyet ağları üretir.
Devlet aklı ile kabile sadakati arasındaki çatışma, Türkiye’de yalnızca dönemsel bir siyaset tartışması değildir; modern devlet fikrinin en kırılgan yerlerinden birine dokunur. Bir yanda kurallar, kurumlar, liyakat ve kamu yararı vardır. Öte yanda yakınlık, aidiyet, tarafgirlik, cemaat, hizip, mahalle ve ‘bizden olanı koruma’ refleksi. Bu iki mantık aynı anda işlediğinde devlet biçim olarak yerinde durur, fakat içeriği yavaş yavaş aşınır.
Devlet aklı, en kaba anlamıyla devletin sürekliliğini, güvenliğini ve kamu düzenini gözeten siyasal akıl yürütme biçimidir. Batı siyaset düşüncesinde “Raison d’état” veya “Reason of state” olarak tartışılan bu kavram, modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte önem kazanmıştır. Ancak bu kavram, yalnızca “Devlet ne isterse o olur” anlamına indirgenemez.
Gerçek devlet aklı, iktidarın keyfî kararlarını meşrulaştıran bir kalkan değildir. Devlet aklı; hukuk, kurum, süreklilik, kamu yararı, egemenlik ve yurttaşlık fikriyle birlikte düşünüldüğünde anlam kazanır. Bu nedenle devlet aklı ile iktidar aklı aynı şey değildir.
İktidar aklı kısa vadeli çıkarı, seçim hesabını, parti menfaatini veya kişisel konumu korumaya çalışabilir. Devlet aklı ise daha uzun vadeli düşünmek zorundadır. Bir kişinin, partinin, cemaatin, hizbin ya da çıkar grubunun değil; milletin, kurumların ve Cumhuriyet’in sürekliliğini esas alır.
Bu ayrım önemlidir çünkü Türkiye’de “Devlet aklı” kavramı zaman zaman yanlış biçimde kullanılır. Hukuksuzluk, liyakatsizlik, kapalı pazarlıklar, cemaatleşme, parti sadakati ya da keyfî kararlar “Devlet aklı” diye sunulabilir. Oysa bunlar devlet aklı değil; devletin içine yerleşmiş kabile, hizip veya iktidar aklıdır.
Devlet aklı, kişisel sadakat ilişkilerine yaslanmaz. Bir makamın, bir kuruma ait olduğunu bilir; bir kişinin mülkü gibi kullanılmasına izin vermez. Kamu görevini ganimet değil, sorumluluk olarak görür. Yurttaşı “Bizden olan / olmayan” diye ayırmaz. Devletin eşitlik ve hukuk fikrini, grup sadakatlerinin üzerinde tutar.
Gerçek devlet aklı, Cumhuriyet’in ortak hukuk alanını koruma iradesidir. Kabile sadakati ise bu ortak alanı parçalara ayıran iç çözülme biçimidir.
Devlet aklı dediğimiz şey yalnızca devlet yöneticilerinin soğukkanlı karar alma becerisi değildir; aynı zamanda yurttaşın, kurumların ve kamusal hayatın hangi ilkelere göre düzenleneceği sorusudur. Kabile sadakati ise yalnızca eski toplumsal bağların kalıntısı değil, modern kurumların içine sızdığında onları içeriden dönüştüren güçlü bir alışkanlıktır.
Asıl soru şudur: Bir ülkede devlet herkes için mi işler, yoksa belli çevrelerin, grupların, cemaatlerin, partilerin veya çıkar ağlarının koruma alanına mı dönüşür? Bu sorunun cevabı, yalnızca yönetim kalitesini değil, yurttaşlık duygusunu, adalet inancını ve ortak gelecek fikrini de belirler.
Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşu bu açıdan yalnızca bir rejim değişikliği değildir. Aynı zamanda sadakat merkezinin değiştirilmesidir. Osmanlı’nın son döneminde devlet, hanedan, ümmet, tarikat, cemaat, eşraf, aşiret ve dış müdahale ağları arasında çözülürken; Cumhuriyet bu dağınık bağlılık biçimlerinin yerine millete dayanan siyasal egemenlik fikrini yerleştirmeye çalışmıştır.
Millî Mücadele’nin anlamı da burada belirginleşir. Bu mücadele yalnızca işgale karşı verilmiş askerî bir savaş değildir; kimin adına, hangi hukukla, hangi siyasal iradeyle devlet kurulacağı sorusunun da cevabıdır. Cumhuriyet’in kurucu aklı, egemenliği padişahın, hanedanın, tarikatın, cemaatin, mandacı çevrelerin veya dış güçlerin değil, milletin temsil etmesi gerektiğini kabul eder.
Bu nedenle Cumhuriyet, devlet aklını kişisel sadakat ilişkilerinden ayırmaya çalışmıştır. Devlet artık bir kişinin, ailenin, zümrenin veya kapalı aidiyet ağının mülkü olmayacaktır. Kamu görevi, ganimet değil sorumluluk; yurttaş, tebaa değil hak sahibi birey; hukuk, ayrıcalık dağıtan bir araç değil ortak yaşamın zemini olacaktır.
Laiklik de bu tarihsel dönüşümün merkezindedir. Laiklik yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değildir; kamu düzeninin mezhep, tarikat, cemaat veya dinî otorite üzerinden değil, yurttaşlık ve hukuk üzerinden kurulmasıdır. Bu bakımdan laiklik, modern devlet aklının en önemli koruma duvarlarından biridir. Devlet, yurttaşları inançlarına göre değil, hukuk karşısındaki eşit konumlarına göre tanıdığında ortak alanı koruyabilir.
Cumhuriyet’in “Millî egemenlik” fikri de kabile sadakatine karşı güçlü bir cevaptır. Çünkü millî egemenlik, siyasetin meşruiyetini dar gruplardan, hanedan soyundan, cemaat hiyerarşilerinden veya dış merkezlerden değil, milletin ortak iradesinden alır. Bu irade kişisel bağlılıkların üzerinde durmak zorundadır. Aksi halde devlet, görünüşte modern kurumlara sahip olsa bile içeride eski sadakat biçimlerinin yeni adlarla geri döndüğü bir yapıya dönüşür.
Fakat tarihsel sorun burada bitmez. Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri devletin yönünü belirlese de eski sadakat biçimleri toplumsal hayattan bir anda çekilmez. Aşiretçilik, hemşericilik, cemaatçilik, tarikat bağları, parti sadakati, bürokratik klikler ve ekonomik çıkar ağları farklı dönemlerde farklı biçimlerle yeniden ortaya çıkabilir. Modern kurumların içine sızdıklarında ise artık eski kıyafetleriyle değil, yeni unvanlar, yeni tabelalar ve yeni meşruiyet dilleriyle görünürler.
Bugünkü görünümde asıl sorun, yalnızca devlet kurumlarının zayıflaması değildir. Cumhuriyet fikrini anlamamış, onu ortak bir hukuk ve yurttaşlık düzeni olarak benimsememiş geniş yığınlar; eski kabilelerine, cemaatlerine, mezheplerine, partilerine, etnik çevrelerine ve yerel çıkar ağlarına bağlılık göstermeyi sürdürmüştür. Cumhuriyet’in kendilerine sunduğu yurttaşlık bilincini içselleştirmek yerine, devleti kendi grubuna imkân sağlayacak bir ganimet alanı olarak görmüşlerdir.
Bu yığınlar için temel ölçü çoğu zaman ülkenin bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü veya kamu yararı değil; kendi çevrelerinin güç kazanması olmuştur. Kendi kabilesi iktidara yaklaşıyorsa hukuksuzluk görülmemiş, kendi cemaatine kadro açılıyorsa liyakat aranmamış, kendi siyasal tarafı dışarıdan destek buluyorsa bunun ülkeye ödetebileceği bedel sorgulanmamıştır. Böylece kısa vadeli grup çıkarı, millî çıkarın önüne geçirilmiştir.
Emperyalizm de tam olarak bu parçalanmış zeminde kendisine yer bulur. Cumhuriyet fikri etrafında birleşmiş, ortak hukuk duygusu güçlü bir toplumu yönetmek zordur; fakat birbirine düşman kabilelere, mezheplere, cemaatlere ve siyasal mahallelere bölünmüş bir toplum kolayca yönlendirilebilir. Her grup dış gücü, kendi rakibine karşı kullanabileceği bir destek kaynağı olarak görmeye başladığında ülkenin bağımsızlığı içeriden aşınır.
Bu nedenle emperyalizm yalnızca dışarıdan dayatılan bir güç değildir. İçeride ona kapı açan, ondan çıkar uman, onun desteğiyle kendi kabilesini üstün kılmaya çalışan yerli çevreler sayesinde etkili olur. Bir kesim dış desteği iktidarını korumak, başka bir kesim iktidara gelmek, bir başkası ekonomik ayrıcalık elde etmek için kullanır. Sonunda herkes kendi dar hesabını yaparken ülkenin ortak egemenlik alanı küçülür.
Cumhuriyet’in tasfiyesi de böyle gerçekleşir: Cumhuriyet’e açıkça karşı çıkılarak değil, onun yurttaşlık fikri boşaltılarak; millet birbirine rakip kabilelere ayrılarak; bağımsızlık, grup çıkarları uğruna pazarlık konusu hâline getirilerek. Eski sadakatlerini Cumhuriyet’in üzerine çıkaran yığınlar, kendi çıkarlarını koruduklarını sanırken emperyalizmin ülke içinde ilerleyebileceği yolu açarlar.
Bu yüzden devlet aklı ile kabile sadakati arasındaki çatışma, aynı zamanda Cumhuriyet ile emperyalizm arasındaki çatışmadır. Cumhuriyet ortak egemenlik, ortak hukuk ve bağımsızlık ister. Kabile sadakati ise kendi payını, kendi kadrosunu, kendi iktidarını ister. Emperyalizm de bir milleti ancak millet olmaktan çıkardığı, onu birbirinden kopuk ve birbirine düşman gruplara böldüğü ölçüde yönetebilir.
Bu bağlamda, Türkiye’de devlet aklı ile kabile sadakati arasındaki çatışma tarihsel olarak süreklidir. Bir yanda Cumhuriyet’in yurttaşlık, laiklik, hukuk, liyakat ve millî egemenlik fikri vardır. Öte yanda kişisel bağlılık, zümre çıkarı, cemaat refleksi, parti taassubu ve kapalı aidiyet ağları vardır. Cumhuriyet’in gerçek sınavı, bu ikinci alanın devleti içeriden ele geçirmesini önleyip önleyemeyeceği; önleyemediği durumlarda ise kendisini yeniden kuracak denetim, tasfiye ve yenilenme mekanizmalarını harekete geçirip geçiremeyeceğidir. Bu mekanizmaların harekete geçmesi, dönemsel tasfiye hareketlerinden değil; hukukun üstünlüğünü, kurumsal denetimi ve liyakati kalıcılaştıran bir devlet düzeninden geçer.
Bugünkü görünüm bize şunu gösterir: Devlet aklı yalnızca yöneticilerin, bürokratların ya da siyasal kurumların meselesi değildir. Onu ayakta tutan asıl zemin, toplumun ortak ilkelere, hukuka, liyakate ve yurttaşlık fikrine ne ölçüde sahip çıktığıdır. Çünkü hukuk yalnızca mahkeme salonlarında, liyakat yalnızca atama listelerinde, yurttaşlık ise yalnızca kimlik belgelerinde yaşayan kavramlar değildir. Bunlar, toplumun gündelik hayatta hangi davranışları meşru, hangi ayrıcalıkları kabul edilemez ve hangi bağları kamusal alanın dışında tuttuğuyla anlam kazanır.
Bu nedenle Cumhuriyet fikrinin kurulması, yalnızca devlet içindeki kapalı ağların dağıtılmasıyla mümkün değildir. Aynı zamanda toplumun da kendi kabile refleksleriyle yüzleşmesi gerekir. Kendi grubunun haksızlığını görmezden gelen, kendi siyasal tarafının ayrıcalığını meşru sayan, kendi çevresinin liyakatsizliğine sessiz kalan bir toplum, eleştirdiği düzeni başka adlar altında yeniden üretir. Kabile düzeni böylece yalnızca yukarıdan kurulmaz; aşağıdan da beslenir.
Bu yüzden devlet aklının yeniden kurulması, yalnızca kurumların değil, yurttaşlık bilincinin de yeniden inşasını gerektirir. Cumhuriyet’in geleceği, insanların birbirlerine hangi gruba mensup olduklarını sormadan aynı hukukun, aynı sorumluluğun ve aynı kamusal ahlakın parçası olabilmelerine bağlıdır. Cumhuriyet, ancak sadakatin kişilere ve yapılara değil; hukuka, liyakate, millî egemenliğe ve ortak geleceğe yöneldiği ölçüde kendisini yenileyebilir.