Mahmut Esat Bozkurt yazdı…
Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran’a ait bir ticaret gemisine saldırmasının ardından ana akım medyada manşetler her zamanki gibi ezbere atıldı: “Batı ile Rusya doğrudan savaşa mı giriyor, yoksa Üçüncü Dünya Savaşı mı çıkacak?”
Manşetlerin aksine ben süreci farklı okuyorum.
ABD, cepheye sürdüğü ve savaşın ağır bedellerini ödettiği Ukrayna’yı, uzun süredir Rusya ile kurmak istediği yeni denge arayışlarında kullanışlı bir pazarlık kartına dönüştürmeye çalışıyor. Hatta Ukrayna’nın ABD tarafından, belirli sınır ve hedefler bakımından çoktan gözden çıkarılmış olabileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Washington Ukrayna’yı hiçbir zaman hayati ve vazgeçilmez bir müttefik olarak konumlandırmadı. Zira emperyalist devletlerin dış politika anlayışı; vefa, sadakat veya ahlaki bağlılıktan ziyade çıkar, güç ve kullanılabilirlik üzerine kuruludur. Bu bakımdan Ukrayna, ABD için başından beri Rusya’yı yıpratmak, Avrupa’yı kendi güvenlik şemsiyesi altında toplamak ve büyük güçler arasındaki pazarlıklarda üstünlük sağlamak amacıyla kullanılan stratejik bir araç hâline geldi.
Önümüzdeki dönemde artacak rekabetin ve olası büyük güç çatışmalarının ana ekseni ise ABD ile Rusya’dan ziyade, ABD ile Çin arasında yaşanacaktır. ABD gerek bu süreçte gerekse uzun vadede temel rakibi olarak yükselişini durduramadığı Çin’i görüyor.
Nitekim Washington’ın güncel savunma yaklaşımında Çin’in caydırılması, en temel ve hayati öncelik hâline geldi. Rusya ise ABD’den ziyade; AB ülkelerinin güvenliği açısından doğrudan bir tehdit algısı oluştururken, ABD ve AB arasında ortak çıkar ve endişeler bulunsa da bu alanlarda kısmi ayrışmaların yaşandığı ve bu ayrışmaların giderek artacağı söylenebilir.
Rusya’nın ulusal çıkarları açısından da tablo çok farklı değil. Moskova’nın giderek daha fazla Çin’e bağımlı hâle gelmesi, geçici koşullar altında kabul edilebilir olsa bile uzun vadede sürdürülebilir bir stratejik tercih olmayacaktır.
Özellikle Orta Asya ve daha geniş Avrasya coğrafyasında Çin’in artan ekonomik, teknolojik ve ticari ağırlığı ile Rusya’nın tarihsel, siyasal ve güvenlik merkezli nüfuz iddiaları arasında şimdilik yönetilebilen fakat bütünüyle ortadan kalkmamış bir rekabet bulunmaktadır. Bugün görünen ortak tehdit algısı bu rekabeti geri plana itiyor olsa dahi, güç dengeleri değiştikçe çıkar çatışmalarının daha görünür hâle gelmesi kaçınılmazdır. Çin’in Orta Asya’daki ekonomik ağırlığı giderek artarken Rusya, güvenlik bağları, enerji hatları ve tarihsel ilişkileri üzerinden bölgedeki etkisini korumaya çalışacaktır.
Trump yönetimi, Çin’i öncelikli rakip kabul eden bu stratejik yaklaşım gereği Rusya’nın bütünüyle Pekin’in yanında konumlanmasını istemiyor. Bu nedenle Moskova’yı Çin’den tamamen koparmak mümkün olmasa da Rusya-Çin yakınlaşmasını sınırlandırabilecek kontrollü bir uzlaşma zemini arıyor.
Rusya ise Ukrayna’da giriştiği ve kendisini uzun süreli bir yıpranma savaşına sürükleyen bu karmaşık süreçten askeri ve siyasi kazanımlarını mümkün olduğunca koruyarak, üzerindeki ekonomik baskıyı azaltarak ve Batı karşısında yeni bir manevra alanı açarak çıkabilmenin yollarını arıyor. Ukrayna meselesi, Trump yönetimi tarafından bu büyük pazarlığın en önemli başlıklarından biri hâline getirilmiş durumda.
İran’a yönelik saldırılar karşısında Rusya’nın beklenen desteği vermemesi de benzer bir yaklaşım ile okunabilir.
Herkesin malumudur ki Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ABD öncülüğünde kurulan tek kutuplu liberal dünya düzeni artık sona ermiştir. Ancak onun yerine yeni, istikrarlı ve kuralları belirlenmiş bir düzen de kurulabilmiş değildir. Dünya, eski güç dengelerinin çözüldüğü fakat yenilerinin henüz kesinleşmediği sancılı bir geçiş döneminden geçiyor.
Uluslararası kurumların etkisizleşmesi, kuralların güçlü devletlerin çıkarlarına göre seçici biçimde uygulanması, egemenlik sınırlarının ihlal edilmesi ve tek taraflı oldubittilerin olağanlaşması da ortaya çıkan bu güç boşluğunun ve belirsizliğin doğal sonuçlarıdır.
Gelinen noktada eski düzenin zaten kırılgan olan kuralları artık belirleyici değildir. Yeni düzenin kuralları ise henüz yazılmamış ve oldukça belirsizdir. Uluslararası sistemde güç dengeleri yeniden şekillenirken gerek küresel gerekse bölgesel aktörler, belirmekte olan bu yeni düzendeki konumlarını korumaya ve sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Yaşanan çatışmaların, ekonomik yaptırımların, ticaret savaşlarının ve diplomatik krizlerin önemli bir bölümü de bu yeniden paylaşım mücadelesinin farklı cephelerdeki yansımalarıdır.
Bu süreç, doğrudan bir dünya savaşından ziyade güç dengelerinin ve ortaya çıkmakta olan yeni dünya düzeninin belirlenmesi mücadelesidir. Bölgesel savaşlar, vekâlet çatışmaları, ekonomik yaptırımlar, ticaret savaşları, enerji mücadeleleri ve teknolojik rekabet artarak devam edecektir.
Küresel güçlerin doğrudan karşı karşıya geleceği daha büyük çaplı bir savaş ihtimali imkânsız olmasa da çağın koşullarında pek olası değildir. Zira bu çapta bir savaş, en çok savaşı başlatacak emperyal güçleri ekonomik, askeri ve toplumsal bir felakete sürükleyecektir.
Nükleer caydırıcılık, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve büyük devletlerin kendi rejimlerini koruma kaygısı, doğrudan ve geniş çaplı bir savaşı son ve en düşük olasılıklı seçenek hâline getirmektedir. Bu koşullar, büyük güçleri doğrudan birbirleriyle savaşmak yerine mücadeleyi başka ülkelerin topraklarına, vekil örgütlere, ekonomik yaptırımlara, ticaret yollarına, enerji hatlarına ve teknoloji alanına taşımaya yöneltmektedir.
ABD, Çin, Rusya ve yükselen tüm bölgesel güçler, belirmekte olan bu yeni düzende daha geniş bir etki alanı elde etmeye çalışmaktadır. Gerek bu mücadele ortamında gerekse mevcut uluslararası sistemin yapısı gereği, uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklardan veya değişmez ittifaklardan söz etmek mümkün değildir.
Kaldı ki uluslararası sistemin kendisi, devletleri çıkarları örtüştüğü ölçüde yakınlaşmaya; çıkarları çatıştığı anda ise karşı karşıya gelmeye mecbur bırakmaktadır. Zira devletler arası ilişkiler duygusal, ahlaki veya normatif değerlerle değil; esas olarak güç, güvenlik ve ulusal çıkar hesaplarıyla şekillenmektedir.
Bu bakımdan ABD ile AB, Rusya ile Çin, Rusya ile İran veya Batı ile Ukrayna arasında mutlak ve sarsılmaz bir ittifak bulunduğunu düşünmek de büyük bir yanılgıdır. Bugün ABD baskısı karşısında ortak hareket edebilen Moskova, Pekin ve Tahran; yarın nüfuz alanları, enerji kaynakları, ticaret yolları, Orta Asya üzerindeki etkinlikleri ve liderlik iddiaları nedeniyle daha açık bir rekabete girebilir. Hatta bu rekabetin işaretleri şimdiden görülmektedir.
Aynı şekilde ABD ile Rusya arasında Çin’i dengelemeye yönelik sınırlı ve kontrollü yakınlaşmalar görülmesi de şaşırtıcı olmayacaktır. İlişkilerde belirleyici olan, ideolojik söylemler veya duygusal ve ahlaki yakınlıklardan ziyade değişen güç dengeleri ve ulusal çıkarlardır.
Karşımızda ise değişmez iki bloktan oluşan basit bir Doğu-Batı çatışması yoktur. Aynı anda iş birliği yapan, rekabet eden ve birbirleriyle pazarlık yürüten çok sayıda güç merkezinin bulunduğu karmaşık bir yeniden paylaşım mücadelesi vardır.
Bu gibi sebeplerle yaşanan her gelişmeyi “Dünya savaşı başlıyor” veya “Doğu ile Batı arasındaki büyük savaş kaçınılmaz” manşetleriyle okumak yerine; her çatışmanın hangi pazarlık alanını genişlettiğine, hangi ittifakın içindeki çatlakları derinleştirdiğine ve hangi güç merkezine yeni bir manevra alanı açtığına bakmakta fayda vardır.
Meselenin Türkiye açısından boyutu da kritik ve tarihi bir nitelik taşımaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Türkiye, güvenlik, ekonomi ve dış politika tercihlerinde giderek artan ölçüde ABD öncülüğünde kurulan Transatlantik sistemde konumlanmayı tercih etmiştir. Türkiye’nin 18 Şubat 1952’de NATO’ya katılmasıyla bu yönelim kurumsal ve kalıcı bir nitelik kazanmıştır.
Ancak gelinen süreç açıkça gösteriyor ki ne Batı merkezli yapılar ne de Çin ve/veya Rusya çevresinde oluşacak yeni güç eksenleri Türkiye’ye eşit, bağımsız ve egemen bir hareket alanı tanımayacaktır. Değişen dünya düzeninde ve derinleşen çatışma ortamında ise her güç merkezi, Türkiye’yi doğal olarak kendi stratejik hedefleri doğrultusunda konumlandırmak isteyecektir. Tarihsel süreç de büyük ölçüde bu doğrultuda ilerlemiştir.
Kaldı ki emperyalizm çağın koşullarına göre yöntemlerini değiştirmiştir. Günümüz emperyalizmi artık yalnızca klasik sömürgecilik, fiili işgal veya toprakların ve kaynakların doğrudan ele geçirilmesi üzerinden işlememektedir. Çok uluslu şirketler, finans sistemi, teknoloji, medya, kültür endüstrisi, tüketim kalıpları, veri egemenliği, eğitim anlayışı ve kimlik siyaseti gibi karmaşık araçlar üzerinden toplumların düşünme biçimlerini, ihtiyaçlarını ve gelecek tasavvurlarını da şekillendirmektedir.
Bu nedenle siyasal bağımsızlık kadar ekonomik, kültürel, teknolojik ve zihinsel bağımsızlık da hayati önemdedir. Batı’nın bilimsel, teknolojik ve kurumsal birikiminden yararlanmak; Batı’nın siyasal ve kültürel vesayeti altına girmekle veya herhangi bir bloka eklemlenmekle aynı şey değildir.
Türk Devrimi’nin amacı herhangi bir kutbun tarafı olmak; daha açık bir ifadeyle Batıcılık, Rusçuluk, Çincilik veya Avrasyacılık olmamalıdır. Kurucu iradenin açık beyanı, Türkiye’yi Batı’nın veya başka herhangi bir güç merkezinin çevresine, etkisine ya da yörüngesine yerleştirmek değil; çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmaktır.
Kuruluştan gelen idealleri ve antiemperyalist karakteri gereği Türkiye, tarafgirlikten ve taklitçilikten yana olmamalıdır. Aynı şekilde kültürel yabancılaşmayı değil, yaratıcı bir sentezi, bağımsız aklı ve ulusal kimlikle evrensel bilimin buluşmasını hedeflemelidir.
Türk Devrimi’nin temelini de oluşturan antiemperyalist anlayış, Türkiye’nin bir güç merkezine karşı başka bir güç merkezinin yanında konumlanmasına zemin hazırlayamaz. Her çağın koşulları kendi dinamiklerini üretse de Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesi gereği antiemperyalist öz değişmemelidir.
Bu yaklaşım; hiçbir gücün iradesi altına girmeden ulusun koşulsuz egemenliğini ve bağımsız karar alma hakkını savunmak, ulusal çıkarları her türlü dış dayatmanın üzerinde tutmak anlamına gelir.
Bu nedenle Türk milletinin önündeki asıl sınav, güç denklemlerinden hangisine eklemleneceği değil, yeni dünya düzeninde kendi merkezini oluşturup oluşturamayacağıdır. Başkalarının kurduğu bir denklemde kendisine daha iyi bir yer arayan Türkiye anlayışı, tam bağımsızlık idealiyle bağdaşmaz.
Türkiye; kendi denklemini kurabilen, önceliklerini belirleyen ve diğer güçleri bu denklemi dikkate almak zorunda bırakan bir devlet olmalıdır.
Kısacası ne NATO güvencelerine bel bağlayan bağımlılık anlayışı ne de Bahçeli gibilerin Türkiye, Rusya ve Çin’den oluşan “TRÇ ittifakı” önerisi gibi hayali reçeteler Türkiye için bir çıkış seçeneği değildir. Türkiye’yi bir bağımlılık ekseninden çıkarıp başka bir bağımlılık eksenine yerleştirmek, ulusumuzun çıkarlarına uymadığı gibi Cumhuriyetimizin kuruluş esaslarıyla da taban tabana zıttır.
Cumhuriyetin kuruluş felsefesi; güvenlikten ekonomiye, enerjiden teknolojiye, tarımdan savunma sanayisine, eğitimden kültüre kadar her alanda fiili kapasite ve güçlü bir devlet iradesini gerektirir. Bu nedenle dış politikamızın bağımsızlığı, ekonomik, askeri ve teknolojik bağımlılıkların azaltılmasıyla mümkün olacaktır.
Kendi güvenlik mimarisini kuramayan, üretim gücünü geliştiremeyen, enerjide ve finansmanda dışa bağımlılığını azaltamayan hiçbir devlet gerçek anlamda bağımsız olamaz. Zira bağımsızlık, alınan kararların arkasında durabilecek fiziki ve maddi güce sahip olmayı da gerektirir.
Bu noktada Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi de ayrı bir önem taşımaktadır. Bu anlayış pasiflik, teslimiyet veya dünya meselelerinden geri çekilmek anlamına gelmez. Aksine ülke içinde ulusal birliği ve toplumsal istikrarı sağlarken dışarıda barışı, devletlerin karşılıklı egemenlik hakkını ve bölgesel dengeleri esas alan akılcı ve antiemperyalist bir devlet anlayışının ifadesidir.
Barışçıl olmak, güçsüz olmak değildir. Barışı koruyabilmek, gerektiğinde saldırganlığı caydırabilecek askeri, ekonomik ve diplomatik güce sahip olmayı gerektirir.
Türkiye Cumhuriyeti, yüzyıllara dayanan Türk devlet geleneğinin ve kuruluşundan gelen yüksek ideallerinin gereği olarak; çevresindeki çatışmaların içine sürüklenen, başka devletlerin hesapları uğruna hareket eden veya komşularına karşı kullanılan bir aktör olmamalıdır.
Türkiye; çatışmaları önleyebilen, gerektiğinde arabuluculuk yapabilen ve kendi güvenlik önceliklerini dışarıdan dayatılan tehdit tanımlarına göre değil, ulusal çıkarlarına göre belirleyebilen güçlü ve bağımsız bir devlet olmalıdır.
Özellikle bölgemizde “demokrasi”, “özgürlük” ve “rejim değişikliği” söylemleri altında yürütülen emperyalist müdahalelerin ne tür sonuçlar doğurduğu ortadadır. Devletlerin parçalanması, sınırların tartışmaya açılması, terör örgütlerinin araçsallaştırılması ve toplumların birbirine düşürülmesi; bölgemize giderek daha fazla savaş, göç, yoksulluk ve istikrarsızlık getirmiştir.
Türkiye, bu emperyalist müdahale düzeninin parçası olmak yerine bölge ülkelerinin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını koşulsuz savunan bir çizgide durmalıdır. Zira komşularımızın zayıflaması bizi güçlendirmez. Aksine sınırlarımızın çevresinde oluşan her otorite boşluğu, her iç savaş ve her parçalanma girişimi doğrudan Türkiye’nin güvenliğini tehdit eder.
Bağımsız, istikrarlı ve kalkınan bölge ülkeleri; Türkiye’nin güvenliği, ekonomik büyümesi ve bölgesel etkisi açısından stratejik bir imkândır. Türkiye’nin yükselişi komşularının yıkımı üzerinden değil; bölgesel barış, karşılıklı kalkınma, ekonomik iş birliği ve emperyalist müdahalelere karşı ortak direnç üzerinden gerçekleşecektir.
Maceradan uzak fakat edilgen olmayan; barışçı fakat caydırıcılıktan vazgeçmeyen, hiçbir bloka kayıtsız şartsız bağlanmadan büyük güçler arasında denge kuran ve ulusal çıkarlarından asla taviz vermeyen bir çizgi…
İşte Atatürk çizgisindeki dış politika anlayışı bugün de bütün güncelliğini korumaktadır. Türkiye’nin tarihsel gücü; kendi stratejisini geliştirebilmesinden, Doğu ile Batı arasında özgün sentezini kurabilmesinden ve kuruluşundaki antiemperyalist çizgiyi günümüzün koşullarına taşıyabilmesinden doğacaktır.
Özetle, yeni dünya düzeni şekillenirken Türkiye’nin yeri Washington, Moskova, Brüksel veya Pekin üzerinden belirlenmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yönü ve konumu; Türk milletinin ulusal iradesi, bağımsızlık kararlılığı, üretim gücü, jeopolitik aklı ve kurumsal devlet kapasitesiyle Türkiye’nin merkezinde, Ankara’da belirlenmelidir.
Türkiye için dış politika da çıkış yolu, tam bağımsızlık temelinde kendi merkezini kurmaktır.