Özsevi Eröz yazdı…
BİR İMPARATORLUĞUN İKİ MANZARASI
On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa diplomasisinin dilinde giderek “Hasta adam” olarak anılıyordu. İfade, bir tarih hükmünden çok dönemin güç siyasetinin parçasıydı; fakat imparatorluğun askerî, mali ve idari sorunlarının dışarıdan nasıl algılandığını gösteriyordu. Aynı yıllarda İstanbul’un bazı semtlerinde ise bambaşka bir manzara yükseliyordu.
Bugün Beyoğlu’nun pasajlarına, Pera’nın apartmanlarına ve Büyükada’nın ahşap köşklerine bakarken çoğunlukla mimariden söz ediyoruz. Yüksek tavanlar, süslü cepheler, mermer merdivenler, oymalı balkonlar, geniş bahçeler ve kuleler İstanbul’un kaybolmuş zarafetinin kanıtları olarak anlatılıyor. Bu yapılar gerçekten güzeldi ve bugün de büyük bir tarihî miras değeri taşıyor. Fakat bu yapıların yalnız mimarlık tarihi yoktu. Bir de servet, imtiyaz ve hayat tarzı tarihi vardı.
Pera, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı başkentinin, Avrupa tüketim dünyasına açılan vitriniydi. Cadde-i Kebir (bugünkü İstiklal Caddesi) boyunca Avrupa’dan gelen kumaşlar, eldivenler, parfümler, porselenler, kristaller ve lüks eşyalar satılıyor; terziler, modaevi sahipleri, kuaförler ve pastaneler seçkin müşterilere hizmet veriyordu. Saray çevresinin ve varlıklı sınıfların Avrupa modasını takip etmesi için Paris’e gitmesi gerekmiyordu. Paris, Pera’nın vitrinlerine geliyordu.
Naum Tiyatrosu’nun tarihindeki bir ayrıntı, dönemin iki ayrı Osmanlı manzarasını çarpıcı biçimde yan yana getirir. Sultan Abdülmecid, 13 Kasım 1853’te tiyatroda Verdi’nin “Il Trovatore” operasını izledi. On yedi gün sonra, 30 Kasım 1853’te, Sinop Limanı’ndaki Osmanlı filosu, Rus donanmasının saldırısına uğradı; on iki Osmanlı savaş gemisi tahrip edildi ve yaklaşık 2.800 asker hayatını kaybetti. Gerçeğin kendisi yeterince çarpıcıdır: aynı ay içinde bir tarafta İstanbul’da Verdi, diğer tarafta Sinop’ta yanan bir filo vardı.
Bugün Çiçek Pasajı diye bildiğimiz yapı bu dünyanın en görünür simgelerinden biridir. Aynı yerde daha önce Naum Tiyatrosu bulunuyordu. İtalyan operalarının İstanbul’daki önemli sahnelerinden biri olan tiyatro, 1870 Büyük Pera Yangını’nda yok oldu. Ardından banker Hristaki Zografos arsayı satın aldı ve 1876’da Cité de Péra tamamlandı. Alt katta Paris tarzında düzenlenmiş yirmi dört dükkân, üst katlarda on sekiz lüks daire vardı. Bugün tarihî bir pasajın güzelliğini seyrediyoruz; o gün ise yapı, imparatorluk başkentinde oluşan yeni servetin ve seçkin tüketim hayatının vitrinlerinden biriydi.
Bu sırada aynı imparatorluğun başka coğrafyalarında gündelik hayat çok daha ağırdı. 1873-1875 arasında Orta Anadolu büyük bir kıtlık yaşadı. Kuraklık ve sert kış tarımı vururken ulaşım, dağıtım, maliye ve idare kapasitesindeki yetersizlikler felaketin etkisini büyüttü. Ankara, Konya, Yozgat, Kırşehir ve çevresinde ürün kayıpları, fiyat artışları, borçluluk, göç ve ölüm yaşandı. Doğal afet, zayıf devlet kapasitesiyle birleştiğinde insani felakete dönüşüyordu.
1911’de Galatasaray çevresinde “La Modiste Parisienne” gibi Paris modasını adında bile taşıyan şapka mağazaları faaliyet gösteriyordu. Aynı yılların Pera’sını anlatan H. G. Dwight, Galatasaray ile Taksim arasındaki Cadde-i Kebir’i, apartmanlarıyla bir tür Broadway’e benzetiyordu. Tokatlıyan’ın salonlarında balolar ve müzikli yemekler düzenleniyor, Pera, başkentin tüketim ve eğlence vitrini olmayı sürdürüyordu.
Aynı yıl İtalya, Trablusgarp’a saldırdı.
Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki son büyük toprağına düzenli kuvvet göndermekte zorlanması, devletin askerî hareket kabiliyetindeki aşınmayı açıkça gösteriyordu. Mustafa Kemal, Fethi Okyar, Nuri Conker ve başka genç Osmanlı subayları bölgeye gönüllü ve gizli yollarla ulaşarak yerel direnişi örgütlemek zorunda kaldılar. Mustafa Kemal Mısır üzerinden, takma ad kullanarak Trablusgarp’a geçti; Tobruk ve Derne’de İtalyan kuvvetlerine karşı savaştı ve yerel birliklerin örgütlenmesinde görev aldı.
Bu kuşak için imparatorluğun çözülüşü İstanbul’dan okunan bir gazete haberi değildi. Birkaç yıl sonra Cumhuriyet’i kuracak subaylar, devletin asker gönderemediği topraklara gizlice gidiyor ve elde kalan imkânlarla savunma örgütlemeye çalışıyordu.
Pera’daki ihtişam ile Trablusgarp’taki bu tablo aynı devletin aynı yıl içindeki iki ayrı yüzüydü.
İstanbul’un sayfiye hayatı da aynı dönemde genişliyordu. Buharlı vapurların yaygınlaşmasıyla Büyükada, 19. yüzyılın ikinci yarısında bankerlerin, tüccarların, saray çevresinin ve yüksek devlet görevlilerinin gözde yazlık merkezlerinden biri haline geldi. Ada’nın Çankaya ve Nizam semtleri çevresinde büyük bahçeli köşkler yükseldi. Yazlık hayat yalnız ev değiştirmek değildi; şehirdeki seçkin tüketim kültürü Ada’ya taşınıyor, İstanbul’dan ve Avrupa’dan gelen mallar, kıyafetler, parfümler ve ev eşyaları yazlık hayatın parçası oluyordu.
Ada’nın cemiyet hayatının en görünür sahnelerinden biri “Regatta”lardı. Büyükada’da 19. yüzyıl ortalarından itibaren düzenlenen kürek ve yelken yarışları zamanla bütün güne yayılan büyük eğlencelere dönüştü. Vapurlar seyirci taşıyor, kıyılar kalabalıklaşıyor, kayıklar ve yelkenliler yarışıyordu. Organizasyonların çevresinde bankerler, yüksek sosyete mensupları, saray ve devlet çevresinden isimler bulunuyor; bazı yarışlar yüksek devlet makamlarının himayesinde yapılıyordu. Deniz sporunun kendisi değil, devletin diğer bölgelerindeki manzarayla aynı zamana denk düşen bu korunaklı refah dünyası önemlidir.
Samuel Sullivan Cox’un 1887’de yayımladığı The Isles of the Princes; or, The Pleasures of Prinkipo, Büyükada’daki seçkin yazlık hayatı içeriden gösteren canlı tanıklıklardan biridir. Cox, kendisinin kiraladığı villanın bile kıyı boyunca yükselen daha görkemli konakların yanında küçük kaldığını söyler. Verandalar, bahçeler, geniş salonlar, hizmetkârlar ve denize açılan yazlık yaşam, Ada’yı başkentin varlıklı kesimleri için ayrı bir dünyaya dönüştürmüştür.
Cox’un anlatısında satıcılar meyveden dondurmaya, iğneden ayakkabıya kadar ihtiyaç duyulan malları evlerin kapısına getirir. Öğleden sonraları verandalar çay, kahve ve misafirlerle dolar; akşamları lokantalarda orkestralar çalar, gençler dans eder, piknikler ve geziler düzenlenir. Pazar vapurları İstanbul’dan binlerce eğlence yolcusunu Ada’ya taşır.
Bu dünya yalnız güzel bir sayfiye hayatı değildi. Köşkleri, hizmet düzeni, tüketimi ve eğlenceleriyle dönemin servet yoğunlaşmasının da görünür alanlarından biriydi.
Büyükada’da henüz elektrik yokken Splendid Palas Oteli, kendi jeneratörüyle asansör çalıştırıyor; yemek masalarında Paris’ten getirilen gümüşler, salonlarında Avrupa’dan taşınan mobilyalar bulunuyordu. Hafta sonları “Avrupa Geceleri” düzenlenen otelin tamamlandığı yıl 1911’di; Trablusgarp’ta henüz savaş sürerken, bir yıl sonra 1912’de Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı’na girecekti.
Balkanlarda milliyetçi hareketler, silahlı çeteler, büyük devletlerin müdahaleleri ve merkezi idarenin giderek zayıflayan otoritesi aynı coğrafyada üst üste biniyordu. Devlet bir tarafta güvenlik sağlamak, bir tarafta reform taleplerine cevap vermek, bir tarafta da yabancı müdahaleyi sınırlamak zorundaydı. Merkezin kendi toprağında düzen kurma kapasitesinin tartışmalı hale gelmesi, sonraki büyük kopuşların zeminini hazırlıyordu.
Bu nedenle imparatorluğun son dönemindeki sefahati, “Zenginler eğleniyordu, fakirler açtı” kolaycılığına indirgemek yetersizdir. Asıl mesele, kamusal güç zayıflarken özel servetin büyüyebilmesi; devlet borçlanırken devlet çevresinde imtiyazların dağıtılabilmesi; taşra güvenlik, ulaşım ve idare sorunları yaşarken başkentte saraya, bürokrasiye ve finans çevrelerine yakın olanların son derece konforlu bir hayatı sürdürebilmesidir.
İMTİYAZ, RÜŞVET VE DÖNMEYEN DEVLET ÇARKI
Beyoğlu’nun vitrinleri, Ada köşkleri, regattalar ve saray çevresindeki gösterişli hayat tek başına bir devletin çöküşünü açıklamaz. Fakat bu hayatın arkasındaki servet ve iktidar ilişkilerine bakıldığında başka bir mesele görünür hale gelir. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında kamu gücü ile kişisel nüfuz, devlet görevi ile himaye, ekonomik imtiyaz ile saraya yakınlık arasındaki sınırlar birbirine karışıyordu. Bu ayırım bugün de önemlidir. Bir devlet rüşveti yalnız para alışverişi olarak görürse asıl büyük alanı kaçırabilir. İltimas, tavsiye, saray yakınlığı, kişisel himaye ve siyasi sadakat doğrudan para el değiştirmeden de kamu görevini özel çıkarın hizmetine sokabilir.
On dokuzuncu yüzyılın büyük imtiyaz işlerinden Rumeli demiryolları bunun ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Avrupa ile İstanbul’u bağlamak yalnız ticari bir girişim değildi; Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyeti açısından askerî ve siyasi öneme de sahipti. Baron Maurice de Hirsch’e verilen imtiyazlar ve daha sonra yapılan sözleşmeler devletin sırtına büyük mali yükler bindirdi. Mahmud Nedim Paşa dönemindeki düzenlemeler Hirsch’e önemli avantajlar sağladı. Tarih kaynaklarında Hirsch’in rüşvet dağıttığı ve Mahmud Nedim Paşa’nın da bu ilişkilerden yararlandığı yönünde ciddi iddialar yer alır.
Buradaki asıl ders, kişilerin ahlakından daha büyüktür. Balkanları merkeze bağlaması beklenen bir altyapı yatırımı, imtiyaz ve denetim zaafı nedeniyle devletin ihtiyaç duyduğu anda tam kapasiteyle kullanamadığı bir sisteme dönüşebiliyordu. Yanlış karar yalnız o günün sözleşmesini bozmaz. Yıllar sonra işlemeyen hat, yetişmeyen asker, geciken erzak ve zayıflayan yönetim kapasitesi olarak yeniden ortaya çıkar.
Finans dünyasında Galata bankerleri, devletin artan nakit ihtiyacında giderek önemli hale geliyordu. Yorgo Zarifi gibi büyük bankerler devlete ve padişahlara kredi veriyor, sarayın mali ilişkilerinde etkili olabiliyordu. Burada önemli olan, kamu maliyesi ile sarayın özel mali çevresinin büyük özel sermayeye giderek daha bağımlı hale gelmesidir.
Osmanlı Devleti, 1854’te Kırım Savaşı sırasında ilk büyük dış borçlanmasına girişti. Sonraki yıllarda borçlanma hızlandı. 1875’e gelindiğinde devlet dış borç ödemelerini sürdüremedi; 1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyun-ı Umumiye kuruldu ve bazı önemli devlet gelirleri alacaklıların temsil edildiği bu idarenin denetimine bırakıldı. Böylece mali sıkıntı yalnız bütçe açığı olmaktan çıktı; devletin kendi gelirleri üzerindeki tasarruf yetkisinin bir bölümü de aşındı. İki yıl sonra başlayan 93 Harbi ise imparatorluğun askerî zaafını başkentin kapısına kadar taşıdı. Rus ordusu Balkanları aşarak İstanbul önlerine geldi; karargâhını Ayastefanos’a, bugünkü Yeşilköy’e kurdu. 3 Mart 1878’de ağır şartlar taşıyan Ayastefanos Antlaşması burada imzalandı.
Savaşın İstanbul’daki karşılığı da ağırdı. Rumeli’den kaçan yüz binlerce muhacir başkente yığılmış, hazine kaynakları tükenme noktasına gelmiş, şehirde iaşe ve ekmek sıkıntısı büyümüştü. İmparatorluğun başkenti artık savaşın uzağındaki güvenli merkez değil, düşman ordusunun birkaç kilometre ötesine kadar geldiği bir şehirdi.
Ardından Sırbistan, Romanya ve Karadağ’ın bağımsızlığı tanındı; Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya bırakıldı, Bosna-Hersek’in idaresi Avusturya-Macaristan’a geçti, Kıbrıs’ın yönetimi İngiltere’ye verildi.
Bu sırada Pera’nın apartmanları, pasajları ve seçkin tüketim hayatı büyümeye devam ediyordu. Pera’nın ışıkları ile Anadolu’nun ve Balkanların karanlığı arasındaki esas bağ burada aranmalıdır. Bir tarafta özel servet, banka sermayesi, ithal mallar, köşkler ve seçkin tüketim dünyası büyüyordu. Diğer tarafta devlet borcunu çeviremiyor, yatırımlarını tamamlamakta zorlanıyor ve kendi gelirlerinin bir bölümünü doğrudan yönetemez hale geliyordu. Ciddi siyasal sorun, devlet güç kaybederken devlete yakın olmanın hâlâ makam, servet ve imtiyaz üretmeye devam edebilmesiydi.
BALKANLARDA ÇARK ARTIK DÖNMÜYORDU
Resneli Niyazi Bey ve İşlemeyen Devlet
Bu çözülüşü yalnız İstanbul’daki mali tablolardan veya Avrupa devletlerinin raporlarından okumak gerekmez. Rumeli’de görev yapan genç bir Osmanlı subayının hatıraları, devlet düzenindeki aşınmanın sahada nasıl göründüğünü daha çıplak biçimde gösterir.
Resneli Niyazi Bey’in devlet idaresine duyduğu güvensizlik 1908’den çok önce başlamıştı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda gösterdiği başarıdan sonra İstanbul’a geldiğinde yaşadığı bir olay, onun zihninde derin bir iz bıraktı. Kendisine on lira ödül verilirken, yanında bulunan yüksek rütbeli bir paşanın henüz on üç yaşındaki oğluna iki yüz lira ödül, iki derece terfi ve yaverlik verilmişti. Niyazi Bey, saraya alınma teklifini kabul etmedi. Hatıratında bu olayların ardından devletin “kendi kendini tanzim edemeyeceğini” düşünmeye başladığını ve bir inkılâba ihtiyaç bulunduğu kanaatinin güçlendiğini anlatır.
Burada genç bir subayın karşısına çıkan sorun yalnız kişisel bir haksızlık değildi. Devletin verdiği ödül ile gösterilen hizmet arasındaki bağ kopmuştu. Askerî başarıdan çok nüfuzun karşılık bulduğu bir düzende rütbe ve makamın temsil ettiği değer de aşınıyordu.
Resneli Niyazi Bey’in birkaç yıl sonra Makedonya’da gördüğü manzara, aynı sorunun daha geniş ölçekteki karşılığıydı. Hatıratında polis, jandarma, adliye ve sivil memurların görevlerini yerine getirmemesinden, halkı devletten uzaklaştıran uygulamalardan ve rüşvetle anılan görevlilerden söz eder.
Devlet, topraklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı; fakat bazı yerlerde daha temel bir sorun yaşanıyordu. Devlet adına bulunan insanlar, devletin temsil etmesi gereken düzeni kuramıyordu.
Resneli Niyazi Bey, dağa çıktıktan sonra dolaştığı köylerden birinde hükümetin etkisinin “hemen hemen sıfırı bulmuş” olduğunu yazar. Köylerde yalnız silahlı çetelerin baskısı yoktur. İnsanlar birbirleriyle olan anlaşmazlıklarını çözecek, haklarını koruyacak ve kanunu uygulayacak bir otoriteden de yoksundur. Niyazi Bey’nin anlatımında köylünün aradığı şey yalnız güvenlik değil, adalet ve eşitlik uygulayan bir devlet otoritesidir. Hatıratında hükümetin, vatanın parçalanması ihtimali karşısında dahi etkili bir irade gösteremediğini düşündüğünü açıkça yazar.
Bu tablo, genç Cumhuriyet’in devraldığı tarihsel hafıza açısından önemlidir. Devlet çarkının durması, devlet dairelerinin kapanması demek değildir. Memurlar görevlerinde, kanunlar yürürlükte ve askerler kışlalarında olabilir. Çöküş bazen bütün bunlar yerli yerinde görünürken makamın ehliyetten, ödülün hizmetten ve kanunun uygulamadan kopmasıyla başlar.
GENÇ CUMHURİYET’İN DEĞİŞTİRMEK İSTEDİĞİ DÜZEN
Cumhuriyet kurulurken devralınan yalnız bir enkaz değildi; eğitimli bürokratlar, askerler, okullar, hukuk ve idare gelenekleri de vardı. Fakat değiştirilmek istenen temel ilişki biçimi açıktı. Egemenliğin kaynağı hanedanın şahsından millete geçiyor, kamu makamının meşruiyeti de kişisel lütuftan ortak hukuka bağlanıyordu.
1924 Anayasası’nın üçüncü maddesi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etti. Aynı anayasanın 69. maddesi ise “Her türlü zümre, sınıf, aile ve fert imtiyazları mülga (kaldırılmış) ve memnudur (yasaklanmıştır)” hükmünü taşıyordu. Bu, yalnız hukuki eşitlik cümlesi değildi. Genç Cumhuriyet’in kamusal düzen için koyduğu yönü de gösteriyordu: kişinin ailesi, zümresi veya kişisel ayrıcalığı kamusal hakların kaynağı olamazdı.
Bir makama ulaşmanın yolu aileden, saraydan, cemaatten, parti çevresinden veya güçlü bir koruyucudan geçiyorsa yurttaşların kanun önünde eşit olduğunu söylemek yetmez. Hukuki eşitliğin yanında fiilî bir ayrıcalık düzeni yaşamaya devam eder.
DEVAM EDECEK…
