1. Haberler
  2. Analiz
  3. Cumhuriyet’in kamusal sözü: Liyakat (II)

Cumhuriyet’in kamusal sözü: Liyakat (II)

featured

Özsevi Eröz yazdı…

Önceki yazının devanı

GENÇ CUMHURİYET’İN DEĞİŞTİRMEK İSTEDİĞİ DÜZEN

Cumhuriyet kurulurken devralınan yalnız bir enkaz değildi; eğitimli bürokratlar, askerler, okullar, hukuk ve idare gelenekleri de vardı. Fakat değiştirilmek istenen temel ilişki biçimi açıktı. Egemenliğin kaynağı hanedanın şahsından millete geçiyor, kamu makamının meşruiyeti de kişisel lütuftan ortak hukuka bağlanıyordu.

1924 Anayasası’nın üçüncü maddesi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etti. Aynı anayasanın 69. maddesi ise “Her türlü zümre, sınıf, aile ve fert imtiyazları mülga (kaldırılmış) ve memnudur (yasaklanmıştır)” hükmünü taşıyordu. Bu, yalnız hukuki eşitlik cümlesi değildi. Genç Cumhuriyet’in kamusal düzen için koyduğu yönü de gösteriyordu: kişinin ailesi, zümresi veya kişisel ayrıcalığı kamusal hakların kaynağı olamazdı.

Bir makama ulaşmanın yolu aileden, saraydan, cemaatten, parti çevresinden veya güçlü bir koruyucudan geçiyorsa yurttaşların kanun önünde eşit olduğunu söylemek yetmez. Hukuki eşitliğin yanında fiilî bir ayrıcalık düzeni yaşamaya devam eder.

HALKÇILIK, İMTİYAZ VE MESLEK AHLAKI

Genç Cumhuriyet’in “Eşit yurttaşlık” anlayışının düşünsel arka planında Ziya Gökalp’in “Halkçılık” fikrinin de önemli bir yeri vardı. Gökalp’in halkçılığı, toplumun imtiyazlı ve imtiyazsız tabakalara ayrılmasına açık bir itiraz taşıyordu.

Gökalp, 1918’de Yeni Mecmua’da yayımladığı “Halkçılık” yazısında Osmanlı toplumunun tarihini ayrıcalıklı zümrelerin oluşması açısından da okur. Derebeylik döneminde halkın “Zadegân” ve “Avam” diye ayrılmasını, belirli aile ve çevrelerin kalıtsal imtiyazlar kazanmasını, toplumsal gelişmenin aşılması gereken bir safhası olarak görür. Tanzimat ve Meşrutiyet’in önemini ise yalnız yeni kurumlar getirmelerinde değil, siyasal hakları daha geniş kesimlere yaymalarında bulur. Bu dönüşümü anlatırken kullandığı cümle dikkat çekicidir:

“Demokrasi, bütün halkın aristokrat olması demektir.”

Burada kastedilen herkesin yeni bir aristokrasiye dönüşmesi değildir. Eskiden yalnız seçkin bir zümrenin sahip olduğu siyasal hakların bütün yurttaşlara yayılmasıdır. “Avam” ile “Ayan” arasındaki hukuki ve siyasal mesafe kalktığı ölçüde, halk ortaya çıkar.

Gökalp’in halkçılığı bu nedenle yalnız halka sevgi duymak veya halk kültürüne yönelmek değildir. Daha temelinde imtiyaz karşıtlığı vardır. Aynı yazıda bunu neredeyse bir ilke cümlesi halinde ifade eder:

“Halkçılığın esası, cemiyet içinde … imtiyazlı zümre ve tabakaların bulunmamasıdır.”

Gökalp’in saydığı kast, ocak, sınıf ve benzeri kapalı tabakaların ortak özelliği, toplumun bir bölümüne diğerlerinden farklı ve kalıcı bir üstünlük sağlamalarıdır. Ona göre gelişmiş toplumun yönü bu kapalı zümrelerden meslek ve ihtisas düzenine doğrudur. İnsanların toplumsal konumunu doğuştan gelen ayrıcalıkların değil, yaptıkları işin ve üstlendikleri görevin belirlemesi gerekir.

Bu düşünce, Cumhuriyet’in daha sonra Anayasal hükme dönüştüreceği zümre, sınıf, aile ve fert imtiyazlarının reddiyle aynı düşünsel iklimin içindedir. Gökalp’ten devralınan esas damar, imtiyazlı tabakaların reddi, toplumsal dayanışma ve yurttaşlar arasında siyasal eşitlik düşüncesiydi.

Gökalp’in Osmanlı tarihine bakışı da bu bakımdan önemlidir. Yavuz Sultan Selim döneminden başlayarak bazı bölgesel güçlere verilen “yurtluk” ve “ocaklık” gibi kalıtsal ayrıcalıkları eski devlet teşkilatında açılmış gedikler olarak değerlendirir. Bu imtiyazların zaman içinde ayanlık ve benzeri ayrıcalıklı tabakalar yaratmasını, toplumun halkçı bir yapıya ulaşmasının önündeki tarihsel engel aşamalarından biri sayar.

Bu noktada onun saltanat anlayışına yönelik daha genel eleştirisi de belirginleşir. Gökalp, millî toplulukların tarih boyunca dinî ve siyasî imparatorluklar tarafından “saltanat ve ümmet çemberleri” içinde tutulduğunu düşünür. Millî egemenliğin gelişmesi, kişinin hükümdarın tebaası olmaktan çıkarak milletin parçası haline gelmesini de gerektirir.

Ancak Gökalp’in halkçılığı yalnız siyasal eşitlikte kalmaz. Emile Durkheim’dan aldığı iş bölümü ve dayanışma düşüncesini meslek hayatına taşır. Toplum geliştikçe ihtisasın derinleşeceğini ve mesleklerin daha önemli hale geleceğini düşünür. Mesleği yalnız geçim sağlayan bir uğraş değil, topluma karşı görev ve ahlak doğuran bir alan olarak görür.

Liyakat meselesiyle asıl bağlantı burada kurulabilir.

İmtiyaz düzeninde kişinin konumunu ailesi, çevresi, mensup olduğu zümre veya güçlü kişilere yakınlığı belirler. Meslek düzeninde ise insanın toplumsal değeri yaptığı iş, sahip olduğu ihtisas ve üstlendiği sorumluluk üzerinden kurulmalıdır.

Cerrahın değeri kimin yakını olduğundan değil, tıp bilgisinden ve hastasına karşı taşıdığı meslek ahlakından gelir. Hâkim, kendisini göreve getirene değil hukuka karşı sorumludur. Mühendis, siyasi baskı karşısında yanlış rapora imza atmamakla yükümlüdür. Memur, üstünün kişisel talebini devlet iradesiyle karıştırmamalıdır.

Bu nedenle liyakat yalnız teknik yeterlilik değildir. Bilgi, ihtisas, meslek ahlakı ve kamu sorumluluğunun birlikte bulunmasıdır.

Genç Cumhuriyet’in kurmaya çalıştığı kamu insanı da burada belirginleşir: doğuştan veya bağlantıdan gelen imtiyaza yaslanmayan, mesleğini bilen ve yetkisini bir şahsın lütfu olarak değil millet adına üstlenilmiş bir görev olarak gören insan.

Cumhuriyet’in halkçılığı açısından liyakat, böylece yalnız devletin iyi işlemesinin aracı olmaktan çıkar; imtiyazsız yurttaşlığın kurumsal biçimlerinden biri haline gelir.

SADAKAT AĞLARININ LİYAKAT KILIĞINA GİRMESİ

Eski imtiyaz biçimleri hukuk tarafından reddedildiğinde ayrıcalık yeni yollar bulabilir. Modern bir devlette hiç kimse açıkça bir makamın ailesine ait olduğunu söyleyemez. Bir kişinin ‘kendisinden’ olduğu için atandığını da kamusal gerekçe olarak sunamaz. Ayrıcalık yaşayacaksa kendisini başka bir biçimde göstermek zorundadır.

Pierre Bourdieu’nun bazı kavramları bu noktada açıklayıcıdır. Bourdieu, ekonomik sermayenin yanında ilişki ağlarını “Sosyal sermaye”; eğitim, bilgi ve kültürel yetkinliklerini ise “Kültürel sermaye” olarak ele alır. Diploma, kültürel sermayenin kurumsal olarak tanınmış biçimlerinden biridir. Kişinin belirli bir eğitim ve yeterlilik sürecinden geçtiğine ilişkin toplumsal güveni temsil eder.

İnsanların dostlarının, çevrelerinin ve mesleki ilişkilerinin bulunması başlı başına bir sorun değildir. Sosyal hayat zaten ilişkilerden oluşur. Sorun, ilişkinin kamusal ölçünün yerine geçmesidir. Kişinin sahip olduğu sosyal sermaye, gerçekte sahip olmadığı bir eğitim, başarı veya mesleki yeterliliğin yerine kullanıldığında sadakat düzeni, liyakat görüntüsü üretmeye başlar.

Bağlantı sınav sonucuna, sınav sonucu kamu görevine, kamu görevi maaş ve unvana, unvan yeni ilişkilere ve yeni nüfuza dönüşebilir. Başlangıçtaki ayrıcalık birkaç yıl sonra görünmez hale gelir. Artık dışarıdan görünen yalnız yüksek puan, diploma, özgeçmiş ve yıllara yayılmış mesleki deneyimdir. Makam, o makamın nasıl elde edildiğinin üzerini örter.

AYRICALIĞIN GÖRÜNMEZLEŞMESİ

Sadakat düzeninin en güçlü olduğu an, herkesin onun varlığını açıkça gördüğü an değildir. Asıl güç, ayrıcalığın normal bir başarı hikâyesine dönüşebildiği noktada ortaya çıkar.

Pierre Bourdieu’nun “Doxa” kavramı bu normalleşmeyi anlamak için özellikle kullanışlıdır. Doxa, yalnızca yaygın bir kanaat ya da alışkanlık değildir. Bir toplumsal düzenin bazı kabullerinin artık tartışmaya bile açılmayacak kadar doğal görünmeye başlamasıdır. İnsanlar belirli ilişkilerin neden öyle olduğunu sormaktan vazgeçer; onları değiştirilmesi mümkün tercihler olarak değil, hayatın değişmez gerçekleri olarak algılar.

Bu noktaya gelindiğinde düzenin kendisini sürekli savunmasına bile gerek kalmaz çünkü insanlar onun sınırları içinde düşünmeye başlamıştır. Ayrıcalığın varlığı görülebilir, hatta eleştirilebilir; fakat ayrıcalıksız bir düzenin mümkün olduğuna ilişkin inanç zayıflamıştır. Yurttaş, kayırmacılığı bozuk bir uygulama olarak görmeye devam etse bile, onu oyunun gerçek kuralı olarak kabul etmeye başlamıştır.

Doxa, tam da burada işler. Bir uygulamanın adaletsiz olduğu bilinmesine rağmen, başka türlü bir düzenin mümkün olmadığı düşünülür. İnsanlar sistemi değiştirmek yerine o sistem içinde kendilerine yer açmanın yollarını aramaya başlar. Bunun ardından davranış da değişir. Aile, çocuğuna yalnız iyi okumasını değil, çevre edinmesini de öğütler. Genç, yalnız iyi bir özgeçmiş hazırlamaya değil, doğru kişiye ulaşmaya çalışır. Kamu çalışanı yalnız işini iyi yapmayı değil, kimin yanında durmasının güvenli olduğunu hesaplar. Yönetici, mesleki itirazı değerli bir uyarı yerine sadakatsizlik belirtisi gibi okuyabilir.

Böylece sadakat düzeni yalnız belirli kişileri kayırmaz; toplumun neyin mümkün, neyin gerçekçi, neyin ‘normal’ olduğuna ilişkin düşüncesini de biçimlendirir. En tehlikeli aşama budur, çünkü artık insanlar haksızlığın ortadan kaldırılmasını değil, haksızlık düzeni içinde kendilerinin de korunabileceği bir bağlantı bulmayı istemeye başlayabilir. İmtiyazın karşısına eşitlik talebi değil, başka bir imtiyaz talebi çıkar. Sadakat düzeni böylece yalnız yukarıdan dayatılan bir yönetim biçimi olmaktan çıkar; insanların günlük tercihleri, korkuları ve beklentileri tarafından da yeniden üretilmeye başlar.

Sadakat düzeni sadece insanları seçmez. İnsanlara hangi davranışın işe yaradığını da öğretir. Bu nedenle liyakatsizlik, birkaç kötü atamanın toplamından daha büyük bir sorundur. Kurum kültürü haline gelir ve kurum kültürü zamanla toplumun gündelik sağduyusuna sızar.

Cumhuriyet, yurttaşa güçlü birine bağlanmadan kamusal alanda var olabileceği sözünü verir. Sadakat düzeni ise tek başına yurttaşlığın yetmediğini, koruyucu bir ağ bulunması gerektiğini öğretir. Cumhuriyet’in eşitlik vaadi, gündelik hayatta böyle tersine çevrilir.

CUMHURİYET’İN LİYAKAT DÜZENİNİ YENİDEN KURMASI

Sadakat düzeni yalnız kötü insanların iyi insanların yerine atanmasıyla oluşmadığına göre, liyakat düzeni de yalnız iyi insanları göreve getirme sözüyle kurulamaz. Kişilere dayanan sistem, iyi kişiler tarafından yönetildiğinde bile kırılgandır. Cumhuriyet’in güvencesi iyi yöneticinin vicdanı değil, kötü yöneticinin keyfini de sınırlayabilen kurumdur.

Üstelik bunun Anayasal ölçüsü bugün de açıktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 70. maddesi kamu hizmetlerine girme hakkını düzenler ve “Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez” hükmünü taşır. Cumhuriyet’in yapması gereken, bu ilkeyi kâğıt üzerindeki bir hüküm olmaktan çıkarıp devletin gündelik çalışma biçimine dönüştürmektir.

SONUÇ

Cumhuriyet, yalnız bir yönetim biçiminin adı değildir. Devletin kime ait olduğu konusunda verilmiş kesin bir cevaptır.

Devlet bir hanedanın, bir ailenin, bir zümrenin, bir cemaatin, bir partinin ya da kendisini devletle özdeşleştiren herhangi bir çevrenin mülkü değildir. Devlet milletindir.

Cumhuriyetçilik bu nedenle devleti her gün yeniden ortaklaştırma iradesidir.

Cumhuriyet yurttaşı, hakkını devletten aracısız talep edebilen insandır. Kamu görevi de bir lütuf değil, millet adına kullanılan yetkidir. O yetkiyi kullanacak kişide aranacak ölçünün yakınlık değil ehliyet olması bundan dolayı zorunludur.

Liyakat burada idari bir ayrıntı olmaktan çıkar. Cumhuriyet’in eşitlik iddiasının sınandığı yere dönüşür. Cumhuriyet’in yeniden güçlenmesi için önce bu ölçünün geri dönmesi gerekir.

Kamu makamını şahıslardan geri almak, kurala bağlamak, imtiyazı reddetmek, yurttaşı himaye ilişkilerinden kurtarmak ve devlet görevinin sahibinin millet olduğunu yeniden hatırlatmak Cumhuriyetçiliğin bugünkü anlamıdır.

Kimsenin adamı olmayan insanların devlet görevlisi olabildiği; hiçbir çevreye mensup olmadan yurttaş olmanın yettiği; bilginin, emeğin, meslek ahlakının ve sorumluluğun karşılık bulduğu bir kamu düzeni:         Cumhuriyet’in vaadi budur.

Ve Cumhuriyetçilik, bu vaadi, topluma verilen “Emeğin boşa gitmeyecek” sözünü yeniden gerçek kılma ve bu sözü tutma iradesidir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!