Ali Erbaş ne yapmak istiyor?

Ali Erbaş ne yapmak istiyor?

Diyanet İşleri Bakanı Ali Erbaş gibi akademisyen kimlikle kendini tanıtan bir kişinin, Türk-Bizans ilişkilerini tarihsel olarak analiz etmek ve günümüzle bağlantı kurmak yerine, doğrudan Ayasofya’nın mevcut konumu ve KILIÇ HAKKI zemininde açtığı pencere, sayısız tartışmaları beraberinde getirdi. Ali Erbaş yaptığı çıkışla, öngörmediği bir tartışma konusunu daha gündeme taşıdı. Bu tartışma, gerçekte Ali Erbaş’ın ne yapmak istediğiydi.

Devletin egemenlik haklarını tartışırken, tartışmaya sondan başlamak, devlet kurma ve ona sahip çıkma geleneği olan halkların yapacağı bir şey değildir. Bu tartışma şekli en başta Türklerin geleneği değildir. Zira konuyu tartışabilmek için öncelikle yüzlerce yıl süren Türk-Bizans ilişkilerini irdelemek nihayetinde İstanbul’un fethine gelmek ve son aşamada Ayasofya’da egemenlik haklarımızı tartışmak zorunda olduğumuzu biliyoruz.

Bizans İmparatorluğu ve Türkler arası ilişkilerin başlangıcını M.S. 4 yy'a kadar yani Selçuklu Türklerinden önceki dönemlere kadar uzatabiliriz. Karadeniz kuzeyinden gelen Hun, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz, Kıpçak Türklerinin savaş ya da diplomasi yoluyla başlattıkları ilişkiler, Anadolu’daki eyaletleri ele geçiren Selçuklu Türkleri ile başka bir boyuta geçmiştir. Selçuklu penceresinden baktığımızda bu dinamik ilişkilerde ittifaklar olsa da temeli mücadele ağırlıklıdır. Bu mücadelenin Bizans yönünden temel noktası Selçuklulara kaptırdıkları Anadolu’yu geri almak; Selçuklular açısından ise yurt edindikleri Anadolu’da hakimiyetlerini sağlamlaştırmaktır. 

Bizans’ı yıkan İstanbul’u işgale hazırlayan koşullar, Anadolu’yu alan Selçukluların Bizans’ın ekonomik ve askeri gücünü zayıflatarak adeta hayat damarlarını kesmiş olmalarıyla sağlanmıştır. Tarihsel perspektifte bakıldığında Fatih Sultan Mehmet’e İstanbul’un giriş kapılarını açan Selçuklu Türklerinin bizzat kendileridir. Nitekim bu görüşü destekleyen en büyük olgu, Bizans’ın Anadolu’daki hakimiyetinin çöktüğü dönemlerde, Sasani, Emevi, Abbasi ordularının Marmara Denizi kıyılarına kadar ilerleyerek hatta İstanbul’u kuşatarak sayısız kez sefer yapmalarıdır. Bir nevi Fatih Sultan Mehmet bu zaferi kendi tarihine borçludur.

Tarihte başarılar da yenilgiler de devamlılık arz ederler. Yükseliş, yükselişi, çöküş çöküşü çağırır. Tıpkı Bizans’ın çöküşü gibi Osmanlı’nın çöküşüne de aynı pencereden bakılabilir. İstanbul’un 1. Dünya savaşı sonrası işgaline Osmanlı’nın çöküşü neden olmuş; Cumhuriyet ve kadroları ise işgali sonlandırarak İstanbul’a ve içerisindeki tarihe tamamen sahip olmuştur.

İstanbul tarihini Fatih Sultan Mehmet’le başlatmak, tarihin devamlılık tezine de aykırıdır. Bu yüzden Cumhurbaşkanının da Ali Erbaş’ın da yaptığı çıkış, hafif ifadeyle devlet kurma ve sürdürme geleneği olan ceddimizin geleneğini anlamamaktan kaynaklanır. AKP’ye düşen yegâne sorumluluk, Cumhuriyet’le işgalden kurtarılan İstanbul’u zayıflatacak koşullardan, siyasi ve diplomasi yoluyla korunmak, stratejik bölgelerinin korunmasını sağlamak, işgal koşullarında ise direnmektir. İstanbul’un stratejik üstlerini zayıflatıp, Ayasofya’yı kılıçla koruma gösterisinin devlet yönetim anlayışında karşılığı yoktur. 

Daha dört yıl önce stratejik bir köprüyü işgal edecek kadar ağır bir saldırının şartlarını hazırlamadaki yönetimsel zafiyet AKP hükümetinin devlet yönetiminde açığı olarak tarihe geçmiştir. Kendi açığını görmeyip, halkı Ayasofya penceresinden bölmek, yine hafif ifadeyle devletin ardında duran gücü zayıflatmaya çalışmaktır.  Hangi şart ve koşullarda olursa olsun Türk Milleti işgale karşı her daim görev, sorumluluk ve öz savunma bilincini korurken, millete kılıç göstermek siyasi bir gösteri olup; daha önemlisi ardında bir çöküşün taşlarını döşemek gibi bir amaç taşıyabilir. Öyleyse bunu kim isteyebilir? Elinde kılıçla öne atlayan Ali Erbaş, hareketinin açıklamasını yapmadığı sürece ne yazık ki BÖLÜCÜ damgası üstüne yapışmıştır. Ne yazık ki bu damgayı hayatı boyunca taşıyacaktır. Sayın Ali Erbaş adeta ava giderken avlanmıştır. 

Gelelim AYASOFYA konusuna. 24 Kasım 1934 tarihinde, Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Bakanlar Kurulu, Ayasofya camisini, yegâne sanatsal özelliği ve tüm insanlığı ilgilendiren tarihsel özelliği nedeniyle, bir bilgi enstitüsü olarak değerlendirdi. Ayasofya’ya bir ibadethane penceresinden bakan Yunanlıların ve İngilizlerin bizzat restorasyon sonrası kullanım hakkını kesin dille reddetti ( Nelson, Hagia Sophia, 106. Ibidem, 122-125) Bu pencere Bizans Tarihine ve Helenistik kültüre ilgi duyan tarihçilerin ilgisini çekti ve restorasyon çalışmaları bizzat yapılarak Dünya Kültür Tarihine bir miras bırakıldı. Vakfiyenin talebine uygun olarak da camii ismi korundu. Kısmi olarak da olsa İslam ibadetine açıldı. Bir nevi Genç Türkiye Cumhuriyeti Ayasofya’daki egemenlik hakları yönünden bir tavır gösterdi ve Türklerin tarihsel geleneğine uygun olarak fethedilen bölgelerdeki mabetlere dokunmadı. Ayasofya’nın dinler tarihindeki Helenistik konumuna istinaden ondan bir mabet değil, bir bilgi enstitüsü kurgulandı. Bu siyasi ve diplomatik manevra ile seküler ahlaka uygun bir uygulamaya imza atıldı. 

Peki AKP hükümeti ve Ali Erbaş ne yaptı? İşte bu noktada AKP hükümetinin tavrını Ali Erbaş’ın tavrından ayrı değerlendirmek gerekiyor. Hükümetin temel sorununun kimlik bunalımı olduğunu düşünüyorum. Ancak Ali Erbaş’ın sorunu kimlik bunalımından ziyade anlamlar taşımakta. Zira Ali Erbaş, akademik hayatı boyunca hep aynı kimliğin temsilciliğini yapmış bir kişi!  

Bir CIA-Fethullah Gülen projesi olan "Dinler Arası Diyalog" projelerinde fikir işçiliği yapmış, dinleri iyilik güzellik tek tanrı penceresinden bakarak yorumlayacak kadar üst perdeden konuşmuş, uluslararası sempozyumlarda görev almış, kitapları diyalogculara referans olmuş bir kişinin, bir "cihatçı" edasıyla eline kılıç alarak sanal cepheler açması, ciddi yorumları gerektirecek bir olgu. Gözünü o kadar karartmış olmalı ki belki birileri üstüne vazife çıkararak kılıca mana biçecek diye dahi düşünmüyor. Zira kılıcın kınını kesmeyeceğini biliyor. Kılıçla sağlanan adaletin kanlı olacağını da biliyor. Öyleyse dökülecek kan kimin veya kimlerin diye Erbaş’a sormak zorundayız. 

AKP hükümetinin kimlik bunalımı da ayan beyan ortaya serildi. Zira iktidara geldiği andan itibaren Anadolu’daki diğer dinlerin ibadethanelerinin aslına uygun kullanılması teorisi ve icraatlarına imza attılar. Başta Süryaniler, Ermeniler ve Rumlar ibadethanelerinde özgürce ibadetlerini yapıp ayinler düzenlediler. Verdikleri görüntü ile tüm Batı’nın teveccühüne mazhar oldular. Ancak bir sabah uyanıp, Ayasofya’da kılıç hakkını savunacak kadar radikal bir dönüşüm gösterdiler. Bu dönüşümü izah etmek için başta işgal tehdidi olmak üzere farklı teoriler öne sürülebilir. Hangi teori öne sürülürse sürülsün, son tahlilde bir kimlik bunalımı olduğu aşikardır. 

Hem AKP hükümetinin kimlik bunalımı sorunu hem de Ali Erbaş’ın üstüne yapışmış kimliğinin icrası bir araya geldiğinde devlet yönetiminde riskli koşullar oluşacağı mutlaktır. Son tahlilde kimin nerede durduğunu analiz etmek ve aklıselimi korumak halkın sorumluluğundadır. Ne iyi ki halkımız, Ayasofya konusunda egemenlik hakları yönünde evrensel irade koymuş Cumhuriyet ideolojisini özümsemiş bir halktır. Her işgale "evet" diyecek, her sallanan ipe boynunu uzatacak bir halk değildir. İşte o halk ihtiyaç zuhur ettiğinde İstanbul’un egemenliği konusunda irade koyacak, günü geldiğinde de devlet yönetiminde zafiyet gösterenlerin elinde salladığı lanet halkasını parçalayacak bir halktır. Ali Erbaş, kurgusuna dahil etmeye çalıştığı halkı bence hiç tanımamıştır.