Amiral Cem Aziz Çakmak anısına: Papatya

Amiral Cem Aziz Çakmak anısına: Papatya

Karanlık iyice bastırdığında, insan yıldızları görür.

Ralph Waldo Emerson(*)

 

1993 Mayıs ayı, rütbem yüzbaşı…

Amerikan Deniz Kuvvetlerinden, Türk Deniz Kuvvetlerine devredilecek ve devir işlemleri tamamlanınca TCG Zafer (F-253) ismini alacak olan firkateyne harekât subayı olarak tefrik edilmiştim.

Gemi komutanımız Deniz Kurmay Yarbay Ahmet Aksoy, ikinci komutanımız ise Deniz Kurmay Binbaşı Ali İhsan Gönüldaş idi.

Benimle birlikte tefrik edilen personel listesine göz gezdirdim. İçlerinde tanıdıklarım da vardı, tanımadıklarım da…

Tanımadıklarım arasında seyir subayı olarak atanmış bir kurmay yüzbaşı vardı.

Meslekte daha önce rotalarımız hiç kesişmemişti.

Hazırlık çalışmaları yapmak için Yıldızlar Suüstü Eğitim Merkezi Komutanlığı’nda biraraya geliyorduk.

İlerleyen günlerde çalıştığımız odaya çakı gibi bir kurmay yüzbaşı girdi. İlk kez orada tanıştım bu yüzbaşıyla… Kendini tanıttı… “Efendim, ben Yüzbaşı Cem Çakmak… Seyir Subayı…”.

Tokalaştık. Kendisine “Hayırlı olsun” derken, onun zarif görüntüsüne bakıp, içimden “Ben harekât subayı, sen seyir subayı… Hoş geldin papatya!” dedim.

Dostluğumuz o gün başladı. Ve koşullar ne olursa olsun hiç bitmedi.

Ona yıllarca hep Papatya diye takıldım. Yıllar sonra Yedikule’de tutuklu olarak tedavi gördüğü hastaneden bana yolladığı şiir kitabına Canım abim Sadi’ye, Papatyanızın yaprakları dökülse de içi hala sağlam. Özgür ve sağlıklı günlerde buluşmak ümidi ile… Cem… 1 Şubat 2014-Yedikule” notunu yazacaktı.

Son sefer için GATA’ya yattığında ise papatyalık görevini devrettiğini öğrenecektim. Telefonda “Nasılsın papatya?” diye sorduğumda, Papatyalık mı kaldı, artık torunum var. Yeni papatyanız torunum” cevabını verecek, ben de Haklısın Cem. Artık sen koca bir ‘çınar’ oldun” diyecektim.

 *  *  *

Türkiye’de yaptığımız hazırlıklarda, Norfolk’da geminin teslim alınmasında, oradan Guantamo Bay/Küba’ya intikalimizde, iki ay süren harbe hazırlık eğitimlerimizde ve sonra da Atlantik Okyanusu’nu geçerek Gölcük’e intikalimizde hep omuz omuza çalıştık.

Kendimize, personelimize olan güvenimiz ve inancımız tamdı. Ortak inancımızı TCG Zafer (F253) ile denizlerde deviremeyeceğimiz gemi yok” diyerek ifade ederdik. Bize olan güvenini her zaman hissettiren değerli gemi komutanımız, şimdi emekli Amiral Ahmet Aksoy ile yıllar sonra karşılaştığımızda “Her zaman söyledim. TCG Zafer’de rüya gibi bir ekiple çalıştım” ifadesi ortak inancımızın ne kadar somut gerekçelere dayandığının da göstergesiydi.

Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra, 18 Şubat 1994’te harekât subaylığı görevimi Deniz Kurmay Yüzbaşı Cem Çakmak’a devrettim.

Vedalaştım ve gemiden ayrıldım.

*  *  *

Temmuz 1997’de TCG Karadeniz firkateyni ikinci komutanlığına atanmıştım. Gemi komutanımız Deniz Kurmay Yarbay Erdem Caner Bener idi.

1998’de Akdeniz ve Karadeniz’de yaklaşık 5 ay sürecek STANAVFORMED (NATO Akdeniz Daimi Deniz Gücü) görevine iştirak etmiştik. STANAVFORMED Komutanı İspanyol Amiral Fernando del Pozo idi.

Deniz Kurmay Yüzbaşı Cem Çakmak ise karargâhın en önemli görevi olan harekât subaylığı görevine atanmıştı. Bir Türk subayının NATO’nun Akdeniz’deki operasyonel gücünde böylesine önemli bir göreve atanmış olması hepimize gurur veriyordu.

Bu süreçte Deniz Kurmay Yüzbaşı Cem Çakmak İspanyol Amiral’in güven ve takdirini kazanmıştı. Liman ziyaretleri esnasında yoğun görevleri arasında vakit buldukça gemiye geliyor, kamaramda kalıyordu. Aylardır denizlerde yabancı personel ile birlikte yaşamanın zorluğu ve ailesine olan özlemi sohbetlerimizin temasını oluşturuyordu.

Fotoğraf 30 Ocak 2014 tarihli Sözcü Gazetesi’nden alınmıştır.

*  *  *

1999 yılı…

Marmara depreminde sanki kırılan fay hattı değil Türkiye’nin ve TSK’nin değerleriydi.

ABD’de, internet ortamında haber siteleri kuruluyor, Türkiye’deki bir kısım basın ile koordineli çalışarak, ağırlıklı olarak Deniz Kuvvetleri personelinin kişiliğini ve ailelerini hedef alan asılsız haberler yayınlıyor, bunlara “paralel olarak” karargâhlara imzasız ihbar mektupları yağıyordu.

Böylesine karışık bir ortamda Eylül 2001’de Donanma Komutanlığı Karargâhına, Plan ve Teşkilat Şube Müdürü olarak atanmıştım. Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek, Kurmay Başkanı Tümamiral Aydın Gürül, Harekât Başkanı Deniz Kurmay Kıdemli Albay Deniz Cora idi.

Oramiral Özden Örnek, meslek hayatı boyunca edindiği tecrübelerinin ışığında gerçekleştirmek istediği projelere yönelik bütün hazırlıklarını tamamlayarak görevine başlamıştı. Kendisi bahriyenin 10 ve 20 yıllık vizyonunun temellerini atarken, “Kumpas Operasyon Merkezi” de hazırladıkları senaryoların kurgusunda kendisine verecekleri rolün hangi yalanlara dayandıracakları üzerine çalışıyordu.

Deniz Kurmay Yarbay Cem Çakmak ise, bu yıllarda TCG Gemlik firkateyni ikinci komutanı idi. Daha sonra TCG Gelibolu firkateynine komutan olarak atandı ve görevi Deniz Kurmay Albay Erdem Caner Bener’den teslim aldı, ikinci komutanı ise Deniz Kurmay Binbaşı Fahri Can Yıldırım idi.

*  *  *

Ve bir gün…

Komuta katına arza çıktığımda ortam bir hayli gergindi. Anladım ki yine bir ihbar mektubu gelmiş ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı idari ve adli işlem yapılması direktifi vermişti.

Sürekli ihbar mektupları geliyor, arkasından da derhal idari ve adli işlem yapılması emri veriliyordu.

Donanma Komutanlığı Karargâhında oluşturulan idari tahkikat heyeti birlikleri basıyor, basılan birlik bir gemi ise telefon hatları kesiliyor, giriş-çıkışlara izin verilmiyor, kasalar dâhil aranıyor, ilgili olabilecek herşeye el konuyor, sonra “idari tahkikat raporu” hazırlanıyor, adli işlem yapılması için dosya askeri savcılığa gönderiliyordu.

Konu hakkında doğal olarak bilgi sahibi olmuştum.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na gönderilen bir ihbar mektubunda “TCG Gemlik firkateyninin 19 Ocak – 6 Mayıs 2001 tarihleri arasında STANAVFORMED görevinde iken bazı limanlara erken girerek veya geç ayrılarak haksız yere personele fazla harcırah ödendiği, kantin heyeti seçimlerinin zamanında yapılmadığı, kantin kayıtlarının usulüne uygun tutulmadığı, personel harcırahlarından kesilen paralarla ve personelin toplu talep ettiği şahsi malzemelerin ücretlerinde yapılan %5’lik indirimle gemiye mal ve hizmet alımı yapıldığı” iddiaları vardı.

Bu iddialar üzerine idari tahkikat emri verildi. Gemi basıldı. Rapor hazırlandı ve askeri savcıya yollanarak adli soruşturma süreci başlatıldı.

Yarbay Cem Çakmak gemisiyle Aksaz Deniz Üssü’nde idi. Telefon ile aradım. Biraz sohbet ettikten sonra konuyu açtım ve “Cem, ikinci komutanlık yaptığın TCG Gemlik olayında ciddi bir pusu var. Belli ki ihbar mektubunu yazan gemiden biri. Gemiden biri olmasa bu kadar detayı veremez. Sen bile ıvır zıvır konularda bu detayı bilemezsin. Ama bu konu ciddiye alınmalı. Aksine tutumun büyük bir hata olur.” dedim.

Bana, şaşırarak Böylesine saçma sapan konularla ilgili olarak bana ne yapacaklar ki? Bir suç mu işlemişim? Bahriyeye yıllarını adamış bir kurmay yarbaya kötülüğü reva mı görecekler? Benim dünya kadar işim gücüm var, bu safsatalara vakit ayıramam sözleriye cevap verdi.

Çirkinliklerden o kadar uzak, öylesine saf ve sisteme öylesine koşulsuz bir güveni vardı ki, daha ilk gördüğümde kendisine “papatya” demekle ne kadar haklı olduğumu anımsadım.

Sadece “Sen beni dinle ve bu konuyu gündemine al” diyebildim ve telefonu kapattım.

Dürüst insanlar tarafından anında, kimileri için yıllar sonra gerçeği algılanabilecek kumpaslar sürecinin perdesi açılmıştı.

Kumpası kurgulayanların bile beklemedikleri bir başarı ve hız ile süreç ilerliyor, sorgulamalar yapılıyor, ifadeler alınıyordu. Deniz Kurmay Yarbay Cem Çakmak içinde bulunduğu ihanet dolu süreci anlamaya başlamıştı.

Kahır ve üzüntü yarış halindeydi. Kendisiyle o süreçte uzun uzun konuşmalarımız oldu. Kurguyu çözmüş gibiydi.

İhbarcıların bir kısmı o dönemde çete üyesi değildi. Bunlar, ahlaki niteliklerinde zaafiyetleri olan, psikolojik ve ailevi sorunlar içerisinde debelenen, ekonomik yönden tuzaklara düşmüş, mesleki başarısızlıkları ve olumsuz ilişkileri nedeniyle çetenin oluşturduğu ortama gönüllü hizmet edenlerdi.

Yöntemleri aynıydı.

Pusuya yatıyorlar, idari yönden kimi eksiklikleri ve yanlış uygulamaları teşvik ediyor ve sonra da kayıt altına alıyorlar, bunları hayali bir kurguyla harmanlayıp çetenin hizmete sunduğu iletişim ağları üzerinden ihbar ediyorlardı.

Çete’nin asli unsurları o yıllarda kirli işlere bulaşmıyor, böylece deşifre olma riskine girmiyor, gönüllü piyonların hizmet vereceği koşulları yönetiyorlardı.

TSK’nin yönetim kadrosu da, bunları teşvik edercesine her ihbara soruşturma emri veriyordu.

Ama bir fark vardı ki, bu fark kumpas davalar sürecinde de devam edecekti. O da ihbarlar ve soruşturmalar ağırlıklı olarak Deniz Kuvvetleri üzerinde yoğunlaşıyor, diğer kuvvetlere ise “öylesine” dokunuluyordu.

Bu da Genelkurmay’daki kadroların “Gereği yapılsın” emrini vermesini kolaylaştırıyordu.

O dönemde neredeyse basılmayan gemi ve kıyı birliği kalmamıştı. “Kumpas Harekât Merkezi” dersine iyi çalışmıştı.

*  *  *

Gecesi ve gündüzü farklı olmayan günlerden bir gün odamda çalışırken, saat 21.00 sularında TCG Gelibolu İkinci Komutanı Deniz Kurmay Binbaşı Fahri Can Yıldırım telefon ile beni aradı.

Gemi komutanı Yarbay Cem Çakmak’ın çok üzgün olduğunu söyledi. Gemi tersanedeydi. Hemen gemiye gittim ve Yarbay Cem Çakmak’ı kamarasında ziyaret ettim.

Çok üzgündü. “Bana böyle bir şeyi nasıl yaparlar? Yıllarca şerefimle gece-gündüz demedim, evimden, ailemden uzaklarda hayatımı bu mesleğe adadım. Ben ne suçu işlemişim? Kimin hakkını yemişim? Kime ihanet etmişim” sözleriyle isyan etti.

Dinlemeyi tercih ettim. Ona, “Vatansever ihbarcıların abilerini anlatmam gerekiyordu, ama dinleyecek durumda değildi.

Biraz sakinleşince gemiden ayrıldım. İkinci Komutan Binbaşı Fahri Can Yıldırım’a ayaküstü tavsiyelerde bulundum ve komutanını yalnız bırakmamasını söyledim.

*  *  *

Donanma Karargâhına dönünce doğrudan harekât başkanımız Albay Deniz Cora’nın makamına gittim ve kapısını çaldım. Odaya girer girmez sıkıntılı bir durumun olduğunu anladı ve “Sadi otur, hayırdır, ne oldu?” diyerek sordu.

Durumu açıkladım ve “Uygun görürseniz durumu kurmay başkanına iletseniz de, kendileri telefon ile hatırını sorsa. Moral açısından çok iyi olur.” dedim.

Çok üzüldü, hemen ayağa kalktı ve “Ben komuta katına çıkıp, kendisine durumu arz edeyim” dedi.

Yaklaşık yarım saat sonra döndü ve “Kurmay başkanına durumu anlattım” dedi.

Konu hakkında biraz sohbet ettik. Tespitlerimiz ve değerlendirmelerimiz arasında fark yoktu. İzin isteyip, çalışma odama geçtim ve telefon ile İkinci Komutan Binbaşı Fahri Can Yıldırım’ı aradım. Bilgi verdim, komutanının son durumunu sordum. Endişe ile “Komutan kamarasında” diyerek cevapladı.

Duruşmalar öncesi emekli bir askeri hakîm olan Avukat Kazım Özok’un ofisine gittik. Bütün gerçekleri anlattık. Kendisi Cem’in avukatlığını üstlendi.

O gün unutamadıklarım arasında Kazım Bey’in kendisi gibi avukat olan eşi sayın Serpil Özok’un anlatılanlar karşısında ağlamamak için kendisini zor tuttuğu idi.

İlk duruşma öncesi Cem’in yapacağı savunma için evde sabaha kadar çalıştık. Çalışmalar esnasında dayanamadım ve Cem’i uyardım. “Cem bugün tutuklama olabilir. Temel ihtiyaçlarını yanına al. Sonradan temin etmek zor olabilir” dedim. Yüzüme baktı ve üzgün bir şekilde “Anladım. Peki!” dedi. Bugün de aynı inançtayım. O ilk duruşmada tutuklama olacaktı.

Albay Cem Çakmak Mart 2002’de gemi komutanlığı görevini çok sevdiği İkinci Komutanı Deniz Kurmay Yarbay Fahri Can Yıldırım’a devretti.

Bir bahriye subayının hayatının en önemli görevi olan gemi komutanlığının çok kısa sürmesi onu kahretti.

Yargı süreci vardı… Öyle uygun görülmüştü…

Ankara’ya gitti. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Genel Sekreteri Deniz Kurmay Albay Ali Semih Çetin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Özel Sekreteri Deniz Kurmay Albay Soner Polat ile görüşerek olanları ve yapılanları anlattı. Her ikisi de gerçeğin her boyutu ile farkındaydı. Çok büyük bir üzüntüyle Cem’i dinlemişler ve gerçeklerin komutanlara anlatılması için ellerinden geleni yapacaklarını ifade etmişlerdi.

Cem o tarihlerde Deniz Kuvvetleri Lojistik Başkanı olan Tümamiral Uğur Yiğit ile de görüşmüştü. Sonradan Donanma Komutanımız ve Deniz Kuvvetleri Komutanımız olan Oramiral Uğur Yiğit yakın ilgisini ve desteğini hiç eksik etmemişti.

Cem’in bir de dostları(!) ve silah arkadaşları(!) vardı.

TCG Gemlik soruşturması başlar başlamaz hepsi adeta ışınlanarak yok olmuşlardı. Cem’i ne arıyorlar, ne de soruyorlardı. “Geçmiş olsun” bile diyememişlerdi. Karşılaştıklarında yollarını değiştiriyorlar, zorunlu olarak birarada bulundukları ortamlarda ise göz temasından özenle kaçınıyorlardı.

Bu durum Cem’i kahretmişti. Yıllar sonra “Balyoz Kumpası” sürecinde de benzer davranışları görecek ve girdiği cezaevinde bu türe girenler için “Karşılaşma” (**) şiirini kaleme alacak, hayal kırıklığını mısralara şöyle dökecekti…

“(…)

Ardından uzun uzun baktım.

Hayal kırıklığım

Arkadaşımın yitirdiği kişiliğiydi.

Dostluğumuz korkusuna yenilmişti.

Ve bu Hasdal’dan hastaneye son sevkimdi.

Ertesi gün durak Silivri’ydi.

İnanın,

Ne Hasdal ne Silivri

Beni bu kadar üzemedi…”

*  *  *

Bir akşamüstü Cem ile hukuki durumu değerlendirmek için biraraya geldik. Artık dosyaya hâkimdik. Cem konuyu ağırlıklı olarak hukuki boyutu ile değerlendiriyordu. Benim değerlendirmem ise bu tür süreçlerin herşeyle ilgili olabileceği ama asla hukuk ile ilgisi olamayacağı yönünde idi. Düşüncemin gerekçelerini anlatma olanağını o akşam bulabildim.  Ona daha önce anlatamadığım ‘vatansever ihbarcıların “abilerini” anlattım.

“1981 yılında Deniz Harp Okulu 4’üncü sınıftayız. Mezun olup teğmen rütbesini takmamıza 2-3 ay vardı. Akşam etüt saati idi. Sınıflar alay teşkilatı tarafından basıldı ve herkesin çantaları ve sıraları arandı.

Bir arkadaşımızın çantasından haftalık ‘Arayış’ dergisi çıktı. O dergi eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in çıkardığı bir dergiydi.

Bölük komutanı yüzbaşı ‘Bunu imzalatmamışsın’ diyerek, dergiyi sarı bir zarfın içerisine özenle koydu ve notlarını aldı.

O gün toplam 6 kişi nezarete alındı. Nezarete alınanlar ertesi sabah toplu halde okulun orta bahçesine çıkarıldılar. Sınıf arkadaşlarının çoğunluğu boyunları tutulurcasına kafalarını aksi yöne çeviriyorlar, göz teması bile kurmak istemiyorlardı.

Sonuçta, üzerinde Nazım Hikmet’in şiir kitabı bulunan öğrenci okuldan ihraç edildi. Okul 3’üncüsü idi. Diğerleri 28 gün hapis yattı. Yıllarca “sakıncalı personel” kategorisinde kaldılar. Biri hariç diğerleri genç rütbelerde mesleklerine veda ettiler.

Yıllar sonra öğrendik…

Yapılan arama ve bulunanlar bahaneymiş. Konu uzun bir ihbar mektubuydu. Mektubun sonu ‘BİR DENİZ HARP OKULU ÖĞRENCİSİ’ olarak bitiyordu. O mektupta yer alan iddialara yönelik olarak MİT ve askeri kaynaklar hiçbir şey tespit edemediklerini bildirmişlerdi. Ama olsun… İhbar mektubu vardı.”   

Cem o akşam anlattıklarımdan oldukça etkilenmiş ve şaşırmıştı.

1981 yılının “Vatansever(!) Harp Okulu Öğrencileri” yıllar sonra “Vatansever(!) Türk(!) subayları” olacaklar, kamerası olmayan veya kamerası arızalı(!) PTT şubelerinin veya internet kafelerinin tutkunu olarak sahne alacaklardı.

Balyoz kumpasından içeri girdiğimizde bu olayları anlattığım benimle birlikte tutuklu olan gençler de Cem ile benzer tepkiyi vereceklerdi.

Cem’in de TCG Gemlik olayı ile ilgili olarak anlatacakları vardı…

“Ahlak ve karakter yönünde zaafiyetleri olan bir üsteğmen… Evli… Ama bir kadın subayı rahatsız ediyor. Olaydan geminin ikinci komutanı olarak Cem’in haberi oluyor. Ve Cem gerekenleri yapıyor.  Pusunun kiralık tetikçisini buluyor. O yıllarda da ihbarın kaynağını tespit etmeye yönelik bir çaba olmadığı için son noktayı koyamıyor. Yalnız bırakılıyor. Pusunun faydalanacağı ortamın oluşmaması için zaman zaman geminin komutanı ile de tartışmaları oluyor. Ama sürece engel olamıyor.”

Bahriye tarihine TCG Gemlik davası olarak geçen dava yıllarca sürdü. Süreç 28 Haziran 2006 tarihinde Askeri Yargıtay 1’inci Dairesi’nin onama kararı ile sona erdi. Dava kapsamında yer alan tüm personel beraat etti.

Bu süreçte isimleri geçen dönemin Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek, Donanma Kurmay Başkanı Tümamiral Aydın Gürül, Donanma Harekât Başkanı Deniz Kurmay Albay Deniz Cora, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özel Sekreteri Deniz Kurmay Albay Soner Polat ve Deniz Kuvvetleri Genel Sekreteri Deniz Kurmay Albay Semih Çetin, TCG Gelibolu Komutanı Deniz Kurmay Albay Erdem Caner Bener, Donanma Plan ve Teşkilat Şube Müdürü Deniz Kurmay Albay Ali Sadi Ünsal, Deniz Kurmay Yarbay Cem Çakmak ve Deniz Kurmay Binbaşı Fahri Can Yıldırım 2010 yılında başlayan Balyoz Kumpası nedeniyle değişik tarihlerde tutuklandılar.

Dönemin TCG Zafer İkinci Komutanı Deniz Kurmay Binbaşı Ali İhsan Gönüldaş eşi hanımefendi ile birlikte gerek kumpaslar sürecinde gerek tahliyeler sonrasında verdiği kararlı ve saygın desteğiyle gönüllere kazındı. 2.Komutanım iken görev zemininde kendisine karşı yanlışlarım olmuştu. Olgunluğu ve tecrübesi ile süreci doğru yönetmiş, bana da mahcup olmak kalmıştı… Özür dilerim Komutanım…

Gelen her ihbar mektubuna işlem yapılması direktiflerini veren, Balyoz Kumpasındaki sahte planların kurgusuna göre darbe yapıldığında, darbeye karşı olacağı gerekçesiyle gözaltına alınacaklar(!) arasında olan dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı ise bir başka kumpas olan “28 Şubat” davasında yer aldı.

Kumpas davalar sürecinde Koramiral Deniz Cora, Tümamiraller Soner Polat, Semih Çetin ve Erdem Caner Bener, Tuğamiraller Cem Aziz Çakmak, Ali Sadi Ünsal ve Fahri Can Yıldırım birçok denizci gibi TSK’den tasfiye edildi.

Sayın Kazım Özok da Cem’in avukatlığını üslenmesinin bedelini, nispeten hafif bir şekilde Ergenekon kumpası sürecine alınması tehdidi ile ödeyecekti.

*  *  *

Ve Hasdal…

Açık görüş günlerinden bir gün…

“Cem bakar mısın? Şu masadaki üzgün ve emekli askeri tanır mısın?” diye sordum.

“Siması yabancı değil ama…” diye cevap verdi.

“Sana anlatmıştım. 1981 yılında Deniz Harp Okulu’nda yapılan aramada görev alanlar arasındaki en ateşli subaydı. Bir yakınını ziyarete gelmiş. Sahi, yanında oturan genç subay hangi davadan tutukluydu?” diyerek avlunun demir parmaklıkları arkasında sohbet ettik.

1981 yılında kumpasa maruz kalan 6 kişiden meslekte yoluna devam eden ve sonradan tuğamiralliğe terfi eden “Arayış” dergisinin sahibini andık.

Tuğamiral olduğu yıl, Deniz Harp Okulu’nun “Pusula” isimli dergisinin Nazım Hikmet sayısını masasının üzerinde gördüğü anda geçirdiği şaşkınlığı ve yıllar önce Nazım Hikmet’in şiir kitabını bulundurduğu için ilişiği kesilen arkadaşı hakkındaki anılarını anımsadık.

O amiral de Balyoz kumpasından kurtaramamış ve tutuklanmıştı. Acı acı güldük.

Kasım 2011 Hasdal Askeri Cezaevi, C Koğuş.

*  *  *

Tarih yaprakları 7 Şubat 2015’i gösteriyordu. Soğuk ve yağışlı bir günde Değirmendere meydanında “Sessiz Çığlık” eylemi için toplanmıştık.

Cem’in sağlık durumu her geçen gün ağırlaşıyordu. Konuşma yapan arkadaşımız meydanı inletircesine şu ifadeleri haykırıyordu;

“(…)Bir diğer silah arkadaşımız da şu anda akciğer kanseri ile savaşıyor.

Bu yiğit asker ömrünü vatanına ve milletine adamış, üniformasını, denizlerde şanlı bayrağımızı gururla taşımış olan, değişmez Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cesur Amirali Cem Aziz Çakmak’tır.

Silah arkadaşımız, kardeşimiz Cem Çakmak! Sana Değirmendere’den sesleniyoruz.

Sen bugüne kadar girdiğin bütün mücadelelerden zaferle çıktın. Ödülün Hasdal ve Silivri cezaevleri de olsa onurlu bir yaşamı her şeyin üstünde tuttun. Bu herkese nasip olmaz.

Bizler cezaevlerinde katledilmeye çalışılırken, ‘Bir böcek gibi yaşamanın’ sözde erdemini savunanları ve hala bu yolda devam edenleri, bu kumpasta rol alan üniformalı aktif ve pasif maşaları mutlaka adaletin vicdanına teslim edeceğiz.

Daha işin başındayız cesur yürek! Sakın bırakma… Alçaklığın ve namussuzluğun kalbine çakılmış bir kılıç gibi, dimdik, bekliyoruz seni (…)”

Eşi Sevgi, hasta yatağında Cem’e bu konuşmanın görüntüsünü izlettirmişti. Önce Sevgi aradı, sonra kendisi… Çok duygulanmışlardı. Cem sık sık Sadi abi… diyordu. Ne söyleyeceğimi bilemedim… Bilemedim…

*  *  *

Ankara’ya gittik. Balyoz Kumpasından yıllarca hapis yatan Ahmet Türkmen Amiral ile birlikte…  Habersiz… Sürpriz olsun istedik… İnanılmaz mutlu oldu… Uzunca bir süre yanında kaldık… Sohbet ettik… Durumu iyi değildi… Bu son görüşmemiz oldu…

Amiral Cem Aziz Çakmak 3 Temmuz 2015 tarihinde yaşadığı zulümleri, haksızlıkları ve vefasızlıkları geride bırakarak hayata veda etti.

*  *  *

Gelen her ihbara işlem yapmak için adeta yarışıldığı bir dönemde, idari tahkikat heyetlerinde önemli görevler almış bir subay aradan 14 yıl geçtikten sonra, “O yıllarda görevimizi yaptığımızı düşünüyordum. Ama şimdi kullanıldığımızı düşünüyorum” diyecekti. Ve o heyetlerde yer alan görevliler de gelen bir ihbar ile soruşturmaya, tayine maruz kalacak ve bir kısmı da zorunlu olarak emekli olacaktı.

Yıllar sonra, TCG Gemlik firkateyninin o dönemde yüzbaşı rütbesindeki başçarkçısı S.K. FETÖ operasyonlarında itirafçı oldu. 8 Ocak 2018 tarihinde verdiği ifadede şu itirafları yer aldı:

“(…) exsportçunun verdiği hediyeleri ben almadım, Cem Aziz Çakmak da almadı (…)

O ürünleri exsportçudan aldık ve gemide askerlerin hizmetine sunduk.

2003 yılının sonlarına doğru seyirden döndükten sonra bir gün, beni akşam saatlerinde C.E. (FETÖ 15 Temmuz kalkışmasında mahkûm olanlardan) telefon ile aradı ve hal hatır sordu, biraz konuştuktan sonra ‘yarın sabah sizin geminize misafirler gelecek’ dedi ve konuşması imalı bir şekildeydi ve ben kendisine kim olduğunu sorduğumda ‘geldiğinde görürsün’ dedi (…)

Gemide kapsamlı bir arama yaptılar, (…) el koyup gittiler(…)

Birçok subay sanık olarak yargılandı ben ise mahkemede tanık olarak dinlendim. Aslında bu mahkemede bir suç var ise benim de sanık olmam gerekirdi. Sanki birleri beni kollamıştı(…) Aziz Cem Çakmak çok başarılı ve saygı duyulan bir subaydı bu olayla onun önünün kesilmesinin amaçlandığını düşünüyorum.”  

*  *  *

 

Kasım 2011 Hasdal Askeri Cezaevi, C Koğuş.

Bir insanın yaşamına dokunmak, yaşam kıvancına katkıda bulunmak çok değerlidir.

Bundan kaçınıp, “son görev” törenlerine katılmak bana ölümü kışkırtmak gibi geliyor.

Küstahlık ve kibir arasında sıkışanlar bu ifadelerimden nemalanma çabasına girmesinler. Kastettiğim tavrın değeri samimiyete ve karşılık beklememeye dayanır.

Doğru tarafta yer almanın onurunu saygın bir şekilde taşımak varken “Ben o zaman size ilgi gösterdim şimdi ödeyin bakalım bedelini” dercesine sosyal medya züppeliğini tercih edenlere saygımız olmaz.

Küstahlık ve kibir zemininde saygısızlığa, saldırganlığa, kimlerle özdeş olduklarının ikrarı olan gürültülere ve bilinçaltı husumetlere “komisyon alma” anlayışı ile tahammül etmemizi bekleyenlerin vefa, iyilik gibi kavramlara sığınacak kadar dip yapmaları utanç vericidir.

Kimlerin amaçlarına hizmet ettiklerinin farkındalar ve bunu tehdit unsuru olarak kullanıyorlar. İnebildikleri seviyeye inmeye devam etsinler.

***

Amiral Cem Aziz Çakmak için yapılması gerekenlerin çok azı yapılabildi. “Kimin için yapıldı ki?” sorusu ise duyarsızlığa ve vefasızlığa itibar kazandırmaya, bir böcek gibi yaşamanın propagandasını yapmaya hizmet eder.

Öyle anlar vardır ki, askerler gereğini yapmak için emir beklemezler. Gereğini yaparlar, neticesine de katlanırlar. Bir askerin “kamu görevlisi” anlayışı ile hareket etmesi, “Emir almadan hiçbir şey yapmam” anlayışıyla övünmesi onun kişiliksiz ve bir “hiç” olduğunu gösterir.

Askerlik dürüst olmayı gerektirir.

“Papatya” gibi.

Yürekli bir insan olmayı gerektirir.

Amiral Cem Aziz Çakmak gibi.

Nesiller boyu gururla anılabilecek bir yaşam öyküsüne sahip olmayı gerektirir.

“Çınar” gibi.

Amiral Cem Aziz Çakmak’ı saygıyla anıyor, eşi Sevgi Hanım’a, evlatlarına, damatlarına, torunlarına ve kardeşlerine sağlık ve huzur dolu bir yaşam diliyorum.

Karanlık havalarda yıldızlara bakmayı unutmayın…

* Afilli Lügat-John Lloyd, John Mitchinson, Çeviren Duygu Akın, Domingo

** Hücremin Lumbuzundan-Cem Çakmak-Kaynak Yayınları (Ocak 2014)