Azerbaycan’ın ulusal kimliği yücelirken

Ahmet Yavuz yazdı...

Azerbaycan’ın ulusal kimliği yücelirken

Savaşı kimse istemez. Hele askerler hiç istemez. Ancak savaşın kaçınılmaz olduğu durumlar vardır. Onlardan birine tanıklık ediyoruz. Azerbaycan uluslararası hukuka uygun, haklı ve kendi kimliği için inşa edici bir savaşa girdi. Uzun zamandır işgal altındaki topraklarını kurtarmaya girişti.

Konuya ilişkin gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

İlk dikkatimi çeken husus uzun zamandır yapılan bir hazırlık oldu. Temel kuraldır. Hazırlığı yapılmayan iş sağlıklı sonuç vermez. Tabii bu hazırlığın tarihsel boyutları var. Sovyetler zamanında yürürlükteki sistem Azerbaycan’ı ordusuz bırakmıştı. 1992’de Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı işgali tesadüf değildi. Milli bakış çok zayıftı hatta yoktu. Milli ruhu bir ölçüde kötürüm kılınmıştı. Belki biraz da İslam toplumlarının kaderidir; genel olarak kaderci eğilimleri hemen hemen hepsini bu tür sürprizlerle karşı karşıya bırakmıştır.

Dağlık Karabağ’ın işgali ve sonrasındaki gelişmeler milli kimliği önce açığa çıkardı sonra inşa gayreti içine soktu. Bugün karşımıza çıkan tabloda o kimliğin hayat bulduğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Çünkü sadece ordusuyla değil, topyekûn olarak savaşa hazırlanmış bir milleti izliyoruz.

Savaşların kimlik inşası ya da pekiştirmede önemli bir rolü vardır. Benzer bir durumu Çanakkale’de savaşan Avusturalyalılarda görmek mümkündür.

TOPYEKÛN SAVAŞ GÖSTERGELERİ

Siyasi iradenin yansıttığı kararlılık, halkın seferberliğe katkısı ve ordunun savaşçı karakteri sonuç ne olursa olsun ilk zaferini getirmiştir: Birlik ruhunun coşkusu ışıldıyor.

KUVVETİN HAZIRLIĞI

Ordunun hazırlığına gelince… Bunun arkasında iki devlet yöneticilerinin ve hassaten TSK’nın yaklaşık 30 yıllık emeğinin altını çizmeliyiz. Bilinmeli ki, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla yerle bir edilmek istenen Türk Ordusunun, Azerbaycan silahlı kuvvetlerinin teşkilatlanması ve eğitimi konusundaki katkısı özel bir öneme sahiptir. Bu vurguyu yapmak gereğini duydum. Çünkü hem ordu kurmak zor, ordu yıkmak kolaydır hem de birincisi uzun zaman alırken ikincisi kısa sürede gerçekleşebilir. Bu konuda en az emek verenlerden biri olarak bu notu düşmeliyim. Millet de bunu bilmelidir. Toplumsal belleğe bu gerçeği derince çakmaz ve konuyu dar çerçevede ele alırsak daha çok acılar çeker ve çektiririz.

Evet, ordu siyasete müdahil olmaya eğilimli dahi olmamalıdır. Bu dersi çıkaralım. Ama başka dersler de çıkaralım. İçinde tarikatların fink attığı bir ordunun önünde sonunda hem siyasete bulaşma riski yüksek olur hem de onun savaşçılık düzeyi düşer. FETÖ olayı bu tezi kanıtladı ancak ders alan yok gibi duruyor. Zannediliyor ki, bütün tarikatlar ordu içinde hayat bulursa ordu tam olarak milletin ordusu olur. Asla olmaz ve etkileri orta vadede kendini gösterir. Şimdiden uyaralım ve konumuza dönelim.

UYGUN ZAMAN

İkinci olarak belirtmem gerekir ki, harekât için en uygun zaman seçilmiştir. Hazırlık boyutu bir yana; ABD’nin seçimlere odaklandığı, Rusya’nın hem Türkiye ile ilişkilerinin farklı bir boyuta evrildiği hem Rusya-Ermenistan ilişkilerinin olumsuz seyir izlediği bir ortamda operasyon başlatılmıştır. Hareket stratejisinin bahşettiği olanaklardan gereğince yararlanıldığına işarettir.

UYGUN HEDEF BELİRLEME

Hedef olarak işgal altındaki bölgelerin ele geçirilmesinin belirlenmesi tam ve yerinde bir adımdır. Mesele sadece Dağlık Karabağ’ı ele geçirmek değil, işgale maruz kalmış bütün bölgelerde yeniden egemenliği tesis etmektir. Başından beri Azerbaycan’ın haklı davasında sesini çıkarmayan ve işgali adeta meşrulaştıran ABD, Fransa gibi devletlerin bile geç tepki vermesini bir anlamda bu akıllı tutumda aramak gerektir.

Hazırlık, zamanlama ve hedef seçimi; stratejinin üç faktörü olan kuvvet, zaman ve mekân kavramlarının yerli yerinde kullanıldığını açıklayan bir kurmay aklıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. O halde harekâtın başarı şansının yüksek olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz.

RİSKLER

Öte yandan harekât bölgesinin dağlık, sarp yapısı harekâtın hızını düşüren çok önemli bir etkendir. Bu durum harekâtın süresini uzatma riskini içinde barındırmaktadır.

Başka bir risk alanı da, dar yollar üzerindeki yerleşim birimlerinden geçmek zorunda olan Azerbaycan birliklerinin yaşamakta olan Ermeni ahaliye zarar vermeden geçiş yapmaları ve gerilerinde kalan halkın güven altında bulundurması yanında onlardan gelecek tehlikelerin varlığıdır.

Bütün bunlara paralel olarak Rusya’nın devreye farklı bir yaklaşımla girmesi de başka bir risk alanına işaret etmektedir.

Tabii harekâtın uzun sürmesi hem yorgunluk doğurur hem lojistik zorlukları beraberinde getirir hem de uluslararası etkileri daha fazla hissettirir. Siyasi iradenin kararlı durması ve halkın savaşa olan desteğini sürdürdüğünü göstermesi hayati önemi haizdir.

Bu noktada Mustafa Kemal’in Sivas Kongresi’nin bittiği günlerde Amerikalı General Harbord’a söyledikleri altın değerindedir. Muhatabını uzun uzun dinleyen general şu soruyu sorar: “Millet tasavvur edilebilen bütün teşebbüslerde ve fedakârlıkta bulunduktan sonra dahi başarılı olunamazsa ne yapacaksın?”

Cevap: “Bir millet varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için tasavvur edilebilen teşebbüsleri ve fedakârlığı yaptıktan sonra başarılı olur. Ya başarılı olamazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna hükmetmek demektir. Dolayısıyla millet yaşadıkça ve fedakâr teşebbüslerine devam eyledikçe, başarısızlık söz konusu olamaz.”

Azerbaycan için bu günlerin ruh hali, benzer anlamı taşımaktadır: Her şeyi göze alarak savaşma azim ve iradesini eksiksiz sergilemek…

PSİKOLOJİK HAREKÂT

Son olarak değinmek istediğim husus, psikolojik harekâta ilişkindir. Üç noktada bunları toplamak mümkündür: Minsk Grubu üyelerinin ateşkes çağrısı; Türkiye’nin Suriye’den savaşçı terörist grupları bölgeye gönderdiği iddiaları; Türk F-16’larının harekâta katıldığı iddiaları…

Ateşkes çağrısı yanlıştır. Maksatlıdır. Sorunu çözmeye değil, sürdürmeye yöneliktir. Yapmaları gereken esas çağrı, Ermenistan’ı işgal ettiği topraklardan çekilmeye davet etmektir. Hatta bu konuda kararlı bir irade sergilemektir.

Türkiye’nin Azerbaycan’a Suriyeli cihatçı gönderdiği iddiaları iki tarafça da yalanlanmıştır. Bu yalanlamalara inanmak isterim. Azerbaycan kendi topraklarını kendi ordusuyla sahiplenme irade ve gücünden yoksunsa Atatürk’ün dediği gibi “o milleti ölmüş saymak” gerekir. Oysa o millet yaşadığını gösterdi. Eğer bu iddia doğruysa, bu tür tercihler mücadeleye sadece zarar verir. Altını çizelim.

Eklemeden geçmeyelim. Savaşmaya gittiği ileri sürülen PKK'lılar için aynı ülkeler, neden benzer çağrıyı Ermenistan için yapmazlar?

Cevabı yok.

Türk F-16’larının savaşa karıştıkları iddiasının amacı bellidir: Ermenistan, “ben sadece Azerbaycan ile savaşmıyorum bana yardım edin,” demek istemektedir. İçi boştur. Bölgedeki bütün radarların böyle bir uçuşu tespit yeteneği vardır. Uçuşlar kayıt altındadır.

Devletin özel önem vermesi gereken hususlardan biri de, bu süreçte, Ermeni kökenli hiçbir vatandaşımızın burnunun kanamamasıdır. Hatta böyle bir kaygı yaşamasına yol açabilecek bir durumun oluşmamasıdır.

Son bir husus olarak bilmekte yarar var: Türk ordusunu daha geniş cephelere yaymak tuzaktır. Özel dikkat gerekir. Zaten çok geniş bir cepheye yayılmış durumdadır. Bu mahsuru gidermek için Suriye’de ABD ile ülkenin bölünmesine yol açacak adımlara son vermek ve Rusya ile Suriye devletini bölünmekten kurtarmak en akıllı tercih olarak önümüzde durmaktadır.

Savaş hayati değilse cinayettir. Ama hayatiyse vazgeçilmezdir. Bu gerçeği bilmeden savaş karşıtlığına soyunmak ahlaki bir tutum değildir.