Bu üslerin hâlâ ne işi var! Türkiye’deki NATO ve ABD üslerinin hukuki statüsü

Avukat Mihriban Ünal yazdı…

Bu üslerin hâlâ ne işi var! Türkiye’deki NATO ve ABD üslerinin hukuki statüsü

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim, “Hiçbir üs; zihinlerde kurulan işgal üslerinden ve teslimiyetçilikten daha tehlikeli değildir!” çünkü bu durumda “Tam bağımsız ve onurlu bir yaşam mümkün olabilir ve bu dünyayı biz kuracağız!” düşünce ve azmi ortadan kalkar.

Rousseau, Toplum Sözleşmesi’nde, “ … Kölelik doğal bir duruma gelmişse, doğaya aykırı bir köleliğin sonucudur bu. İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur” der.

Benzer şekilde Attila İlhan Hangi Atatürk kitabında, “  … Ben teslimiyetçilikten dehşetli ürkerim! Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük bela budur, çünkü yönetici kadro, devleti ayakta tutanlar, bunun kan dolaşımı demek olan kültürel fikir alışverişi, geleceğine olan güvenini yitirmiş, savaşmadan, savaşmayı düşünmeden kaleyi teslimi çare sanmaya başlamıştır… Teslimiyetçi, iç ve dış çok ağır sorunlar karşısında kaldığı zaman, bu sorunları olanaklarına ve gücüne dayanarak karşılamayı, üstesinden gelmeyi havsalasına sığdıramayıp; sorunların sahibi görünen güçlü ülkelere sığınmayı, akıllı ve işbilir çözüm sanan kişidir. Küçük devlet büyük devlet ilişkilerinde çok rastlanır bu olaya. Ülkemizde en ağır biçimiyle Mütareke’de rastlanmıştı. 1950’den bu yana yine sık sık rastlanıyor, emperyalist sistem, Türkiye’de istemediği şeylerin geliştiğini görüp de ortalığı karıştırmaya, ambargo üstüne ambargo koymaya başladı mı, bazı politikacılarda,  gazetelerde, sözcülerde bakıyorsunuz, garip bir yumuşama; ülkenin çıkarları üzerinde direnme yerine, gündelik çıkmazları abartıp, kademe kademe teslimiyetçilerle durumu kurtarmak, usta politikacılık sanılıyor, ortaya öyle sürülüyor. Aman dikkat! Ne çektiysek, teslimiyetçilikten çektik…” demiştir.

Bu tespitleri bir an olsun aklımızdan çıkarmadan ve “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” düşüncesinden asla vazgeçmeden kendi gücümüze dayanıp güvenerek devam edelim yazıya.

+Tarih boyu kaleler, surlar, hisarlar, deniz(donanma) üsleri, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren önemi anlaşılan ve İkinci Dünya Savaşı ile birlikte sayısı artan hava üsleri, emperyalist güçlerin hâkimiyet kurma ve sömürü politikalarında kullanılmış, askeri, siyasi, kültürel ve ekonomik alanlarda çeşitli amaçlara hizmet etmiştir.

Elbette bu üsleri kuran güçler, hiçbir zaman gerçek maksatlarını açık ederek hareket etmemişler ve bu da dünyada üsler sayesinde ‘farklı egemenlik biçim ve sahaları’ yaratmıştır.

Buna göre herhangi bir devletin toprağı, siyasi haritalardaki çizgileri aşmış ve bununla tanımlanamaz olmuş, yayılmacı devletler egemenlik sahalarını genişletmiş, özellikle başka ülkelerin jeostratejik alanlarında yeni üsler elde etme yarışına girmiştir.

Zaman içinde “hegemonya” tanımına yüklenen anlama da uygun şekilde, devletler ilk başta bu hâkimiyeti sağlamak için belli bir güç kullanmışlarsa da hâkimiyet sağlandıktan sonra oluşan yeni düzen, görünürde rıza ve ikna; arka planda ise yine korku ve baskı yoluyla meşruiyet üretilerek devam ettirilmeye çalışılmıştır.

Öyle ki, bir devletin çıkarları doğrultusunda, başka bir devlet içindeki siyasi ve bürokratik yapıyı adeta görünmez bir el yoluyla ve şeklen de olsa hukuka uygunmuş gibi bir izlenim yaratarak ‘yeniden dizayn etmek’,  adına ‘hâkimiyet’ denilse de bu gizli işgal ve sömürünün bir parçasıdır.

DEMOKRASİ BÜYÜK SİLAH DEPOSU

Bu işgal ve sömürünün meşruiyetini sağlamak ve devam ettirmek adına küresel şirketler, sivil toplum örgütleri ve NATO gibi sözde uluslararası kurumlar, özde ise emperyalizminin perde aktörleri adeta bir robot gibi kendilerine yüklenen görevle çalışmaktadır.

Bunun en yakın örneğini ülkemizde “FETÖ- gladyo terörü”yle yaşadık ve yaşıyoruz ne yazık ki!

Birey birey zihinler işgal edilmiş, ülkemiz emperyalist çıkarlara hizmet edecek şekilde kendi vatandaşları ve kendi kaynakları ile içerden teslim alınmaya çalışılmıştır!

Ne de olsa yöneticilerinin her demecinde barış(!) ve demokrasiyi(!) dilinden düşürmeyen bir ABD varlığına rağmen, “Demokrasinin büyük silah deposu olma” yemini eden ABD Başkanı Roosevelt’ten başkası değildir ve bu düşünce ile İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne dek görülmemiş ve tüm dünyaya yayılmış kalıcı üsler ağı ile ortaya çıkan yine ABD’dir!

İşte bu nedenle, ülkemizin ABD ile ilişkilerinden bağımsız değerlendiremeyeceğimiz NATO üyeliği ve bu çerçevede ülkemizde İncirlik de dâhil kurulan askeri üsler ve bunların hukuki statüleri ile Türkiye’nin atabileceği adımlar konusu, gelecek plan ve politikalarımızı ulusal çıkarlarımız doğrultusunda belirleyebilmemiz için hayati önemdedir.

NATO ANTLAŞMALARI

Yapılan çok sayıda gizli ve açık antlaşma ile ortaya çıkan fiili durumlar nedeniyle yeterince karmaşık hale gelmiş olan üsler konusunun iyi anlaşılabilmesi bakımından; Türkiye’nin NATO’ya üyeliği sebebiyle imzaladığı ana ve çerçeve anlaşmalar ile bu anlaşmalara dayanarak özellikle ABD ile imzaladığı özel ve ikili anlaşmalara ayrı ayrı bakmak, bununla birlikte farklı anlaşmalar ve fiili durumları bünyesinde barındıran 1952-1969 dönemini,  1969-1975 dönemini ve 1980 dönemi ve sonrasını birbiriyle bağlantılı olacak şekilde değerlendirmek gerekir.

Ülkemizde bulunan İncirlik ve diğer tüm NATO üslerinin kuruluş kaynağı ile ana ve çerçeve antlaşmaları; 18 Şubat 1952’de NATO’ya üyelikle birlikte imzaladığımız NATO Antlaşması ve 25 Ağustos 1952’de bu anlaşmadan sonra imzaladığımız NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi (Status of Forces Agreement-SOFA)’dir.

Özellikle SOFA’nın imzalanmasıyla birlikte NATO güçleri ve ABD’nin ülkemizde askeri üs ve tesis kurması ile asker bulundurması kabul edilmiş, ayrıca tüm bunların tabi olacağı kurallar da belirlenmiştir.

Genel ve çerçeve bir anlaşma niteliğinde olan SOFA’ya göre taraflar, antlaşmada düzenleme olmayan hususlarla ilgili ikili anlaşmalar yapabileceğinden, bu düzenleme doğrultusunda Türkiye ile ABD arasında 23 Haziran 1954 tarihinde SOFA’nın uygulanmasına yönelik ve özel olarak “ Türkiye’deki Amerikan Kuvvetlerinin Statüsü Antlaşması”  ve aynı tarihte “ Askeri Tesisler Antlaşması”  imzalanmıştır.

Bu anlaşmalar İncirlik de dâhil olmak üzere ABD’nin Türkiye’deki üsleri kullanımıyla ilgilidir. Bu anlaşmaların imzalandığı dönemde Menderes Hükümeti, kamuoyu baskısından çekinmesi nedeniyle anlaşmaların ‘uygulama anlaşması’ olduğu gerekçesine sığınarak antlaşmaları Meclis onayına sunmamıştır.

SAVUNMA AMAÇLI KULLANILABİLİR

Uygulama anlaşması olduğu bahanesiyle Meclis onayından geçirilmeyen ve ABD ile yapılan bu özel anlaşmalar; Türkiye’nin egemenlik haklarını ihlal etmiş ve NATO Antlaşması’na aykırı olmasına rağmen; üslerin kullanımında hukuka aykırı fiili durumlara neden olmuştur. Konuyla ilgili birçok hukuki ihtilaf ve karmaşa da buradan kaynaklanmaktadır. Oysa NATO Antlaşması’nın 3, 4, 5 ve 6. maddelerine göre bu üsler olası bir saldırı karşılığında ve ancak savunma amaçlı kullanılabilir ve kesinlikle saldırı amaçlı kullanılamaz.

Ayrıca NATO Antlaşması’nın 8. maddesine göre; sözleşmenin tarafları, kendi aralarında veya üçüncü bir devlet ile daha önce yaptıkları diğer uluslararası anlaşmaların NATO Antlaşması ile çelişmediğini beyan etmiş ve daha sonra yapacakları anlaşmaların da NATO Antlaşması ile çelişmeyeceğini taahhüt etmişlerdir.

Hal böyle iken ABD, 1958 Lübnan İç Savaşı’nda İncirlik’i Türkiye’den izin dahi almadan NATO Antlaşması’na ve hukuka aykırı şekilde bir saldırı üssü olarak kullanmış, bununla da yetinmemiş Sovyetler ve Ortadoğu’dan istihbarat toplamak amacıyla İncirlik’ten U-2 Casus uçakları uçurmuş, bu uçaklar 1 Mayıs 1960 tarihinde Sovyetler tarafından düşürülmüş, buna rağmen casusluk faaliyetlerine son vermemiş ve 14 Aralık 1965 tarihinde bu casus uçaklarından biri Karadeniz üzerine düşmüştür.

ÜSLERİ SORGULARKEN…

ABD’nin NATO Antlaşması’na ve hukuka aykırı bu davranışları Türkiye’yi uluslararası sahada zor durumda bırakmış, ancak 1963’ün sonlarında başlayan Kıbrıs Olayları, devamında 5 Haziran 1964 tarihli Johnson Mektubu, ABD’nin Vietnam politikalarına karşı çıkılması, tüm dünyada yükselen ABD karşıtlığı ve öğrenci olayları gibi etkenler; ülkemizi üsler de dâhil olmak üzere ABD ile ilişkiler konusunda daha farklı ve bağımsız bir politika izlemeye itmiş, kamuoyu baskısıyla da üslerin statülerinin yeniden gözden geçirilmesi yönünde istek oluşmuştur.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye, daha önce göstermediği şekilde bir siyasi kararlılık sergileyerek üslerin saldırı amacıyla 1967 Arap İsrail Savaşı, 1969 Lübnan Olayları gibi olaylarda ABD tarafından kullanılmasına izin vermemiştir.

Bahsettiğimiz tüm etkenlerin bir sonucu olarak; üslerin, ABD tarafından fiili durumlar yaratılarak NATO Antlaşması’na ve hukuka aykırı şekilde kullanıldığı ve bunun neredeyse olağan bir uygulama haline getirildiği yukarıda bahsettiğimiz 1952-1969 dönemi sona ermiş ve ABD ile daha önce üslere ilişkin yapılan bütün gizli anlaşmalar revize edilmiş, 3 Temmuz 1969 tarihli Ortak Savunma ve İşbirliği Antlaşması (OSİA) imzalanmış ve Türkiye’deki üslerin statüleri yeniden belirlenerek farklı bir döneme girilmiştir.

Türkiye’nin talebi üzerine imzalanan 1969 tarihli Ortak Savunma ve İşbirliği Antlaşması (OSİA) ile geçmişte ABD tarafından NATO Antlaşması’na ve hukuka aykırı yaratılan fiili durumların ortadan kaldırılması için düzenlemeler yapılmış, Anlaşma’nın 2. maddesinde bu anlaşmaya dayanılarak imzalanan uygulama anlaşmalarının bu anlaşmaya aykırı olamayacağı vurgulanmış, NATO Antlaşması’ndaki ‘ortak savunma’ ilkesine vurgu yapılmış, anlaşma çerçevesinde yapılacak iş ve işlemlerden önce Türkiye’nin onayının alınması gerektiği belirtilmiş, ayrıca tüm üslerin mülkiyetinin Türkiye’ye ait olduğu ve sadece anlaşmadaki amaçlar ve NATO Antlaşması’nın sınırları çerçevesinde ABD’ye tahsis edildiği özellikle belirtilmiştir. Bu anlaşmadan sonra Türkiye 1970 Ürdün Olayları’nda, 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda üslerin antlaşmalara aykırı şekilde kullanımına izin vermemiştir.

Türkiye’nin 1960’lı yıllardan itibaren izlemeye çalıştığı bağımsız dış politikanın bir sonucu olarak 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı’nı düzenlemesi nedeniyle; ABD, 5 Şubat 1975’ten itibaren Türkiye’ye silah ambargosu uygulanmasına karar vermiş, Türkiye ise buna karşılık 25 Temmuz 1975’te OSİA’yı ve buna bağlı tüm uygulama anlaşmalarını tek taraflı olarak feshetmiştir. Türkiye’nin bu hamlesi ile birlikte ABD, İncirlik de dâhil olmak üzere kendisine tahsis edilen askeri üsleri kullanamamış, tüm üsler tamamen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin denetimine geçince Türkiye’de bulunan 21 üs ve 5.000 ABD askeri personeli bundan etkilenmiştir.

Olaylar üzerine 26 Temmuz 1978’de ABD, Türkiye’ye uyguladığı ambargoyu kaldırmış ve üslerle ilgili taraflar arasında yeni bir anlaşma yapma görüşmeleri başlamıştır. Yapılan görüşmeler üzerine; 29 Mart 1980 tarihinde imzalanan ve “bugün de geçerliliğini koruyan” Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (SEİA) 1 Şubat 1981’de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

HUKUKA AYKIRI KULLANILIYOR

Türkiye ile ABD arasında yapılan ve bugün de geçerliğini koruyan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (SEİA); beraberinde tamamlayıcı 3 ayrı anlaşmadan oluşmaktadır. Söz konusu tamamlayıcı anlaşmalardan ilki savunma desteği, ikincisi savunma sanayisi alanında işbirliği, sonuncusu ise askeri tesislere ilişkindir.

Anlaşma’nın 7. maddesine göre; bu anlaşma ve tamamlayıcı anlaşmalar, 5 yıllığına geçerli olup 1987’de ek mektup teatisi ile 18 Aralık 1990 tarihine kadar uzatılmış ve bu tarihten itibaren ise 5 sene aralıklarla uzatılmaya devam etmiştir, ancak yine Antlaşma’ya göre taraflara devam eden her yıl bitiminden 3 ay önce ihbarda bulunmak suretiyle anlaşmayı feshetme hakkı tanınmıştır.

Aynı şekilde anlaşmanın 7/4 fıkrasına göre; bir tarafın anlaşmaya aykırı davranması halinde, diğer tarafa derhal başlaması gereken istişare önerisinde bulunma ve 30 gün içinde istişarelerden bir sonuç çıkmaması halinde de yine 30 günlük süre içinde antlaşmayı veya tamamlayıcı anlaşmalardan herhangi birini feshetme hakkı da tanınmıştır. Fesih halinde ise anlaşmanın 13/2 fıkrasına göre 1 yıl içinde geri çekme ve tasfiye işlemleri tamamlanacaktır.

Ayrıca Anlaşma’nın girişinde BM amaç ve ilkeleri ile NATO Antlaşması’na vurgu yapılmış, ayrıca 5/4 fıkrasında bu Anlaşma’nın kapsamının NATO Antlaşması’ndan doğan yükümlülükler ile sınırlı olduğu belirtilmiştir.

Bu anlaşmanın askeri tesislere ilişkin üçüncü tamamlayıcı anlaşmasının 7. maddesine göre ise;   kurulan tesislerin tamamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin mülkiyetindedir ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindedir, aynı anlaşmanın 12. maddesine göre de Türkiye Cumhuriyeti olağanüstü hallerde milli varlığını korumak için üslerde gerekli her türlü kısıtlayıcı tedbiri alabilecektir.

ABD ile en son yapılan anlaşmalara bakıldığında; İncirlik de dâhil olmak üzere kurulan üslerin mülkiyetinin Türkiye’ye ait olduğu ve sadece NATO amaçları çerçevesinde ve      “NATO alanında”  “ortak savunma” anlayışıyla ABD’nin kullanımına tahsis edildiği, bunun dışındaki amaçlar için kullanılabilmesinin TBMM onayına bağlı olduğu, dolayısıyla bu yerleri ABD üssü olarak adlandırmanın doğru olmadığı söylenebilirse de özellikle ABD’nin üsleri saldırı amaçlı kullandığı keyfi fiili uygulamaları kamuoyu nezdinde haklı olarak üslerin        “ABD üssü” olarak algılanmasına yol açmaktadır. ABD’nin üsler konusundaki bu tutumu ve kamuoyu nezdinde yarattığı algı da göstermektedir ki; “NATO amaç ve alanı” ile “ortak savunma” gibi söylemler yalnızca hukuka aykırı fiili durumları örtbas etmek ve bu sayede meşruiyet sağlamak içindir.

Öyle ki; SEİA’nın imzalanmasından sonra da ABD; Türk Kamuoyunu haklı çıkaracak şekilde anlaşmalara aykırı fiili durumlar yaratmaya devam etmiş, 1990 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine çıkan Birinci Körfez Savaşı’nda İncirlikten kalkan uçaklar Irak’ı bombalamış,  yine “güvenli bölge” bahanesi ile İncirlik’ten Irak’ın kuzeyine Çekiç Güç ile yapılan planlı ve bilinçli harekâtlar Irak’ı bölerek özerk bir Kürt bölgesi yaratılmasına neden olmuş ve burdan Pkk’ya yardımlar dahi yapılmış, sonrasında ise; Kuzeyden Keşif Harekâtı (Keşif Güç), 11 Eylül Saldırısı’ndan sonra Afganistan’a yapılan harekâtlar, Suriye Savaşı’na müdahale gibi bütün olaylarda İncirlik anlaşmalara ve hukuka aykırı şekilde kullanılmaya devam etmiştir.

En son 15 Temmuz Darbe Planları’nın son şeklinin İncirlik Üssü’nde verildiği, Darbecilerden Tuğgeneral Hasan Polat’ın İncirlik Üssü’nde Amerikalılarla 12 kez buluştuğu, darbenin ABD’li komutan John F. Campel tarafından İncirlik’ten yönetildiği, Darbe gecesine ait İncirlik’ten kalkan uçakların radar kayıtlarına bakıldığında buradan darbecilere lojistik destek sağlandığı gibi delilleriyle kamuoyuna yansıyan çok sayıda haberle birlikte;  ‘birileri ısrarla görmek istemese de’ bir kez daha Türkiye’deki üslerin; “ortak savunma” , “işbirliği”, “destek”, “NATO” , “müttefik” gibi perdelemelerin altında “ülkemizi işgal etme girişiminde bulunmak da dâhil olmak üzere” sadece emperyalist hesaplar için çalıştığı açığa çıkmıştır.

NELER YAPABİLİRİZ

Bu durumda ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford’un Slovenya’da yapılan NATO Genelkurmay Başkanları Toplantısı’nda : ” …NATO, Rusya’ya karşı olan askeri üstünlüğünü kaybetti, Rusya rekabetçi bir ülke. Bu nedenle mayıs ayı içinde yeni askeri stratejiler belirledik…” şeklindeki itiraflarından da değerli bir dostumuzun yorumladığı gibi, ‘ABD’nin silahlanma ve sömürü yarışına iç ve dünya kamuoyunda meşruiyet sağlamak ve düşmanın şeytanlığını olduğundan daha büyük göstererek kendi şeytanlıklarını gizleme adına’ verilmemişse; ülkemizin; dünyadaki güç dengelerinin değiştiğini de dikkate alarak, ulusal çıkar, bağımsızlık ve egemenlik haklarının gereklerine göre; NATO üyeliğinden çıkmak ve üslerin tamamını kaldırmak, komşularla iyi ilişkiler geliştirerek oralarda alternatif NATO ve ABD üslerinin kurulmasının önüne geçmek, üslerin kullanımını sadece ortak savunma ve NATO anlaşmaları ile sınırlamak, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra yapıldığı üzere ABD ile üsler konusunda yapılan anlaşmaların tamamını veya bir bölümünü feshetmek, üslerin hukuka aykırı kullanımına izin vermemek ve böyle bir kullanım anlaşıldığında yerinde ve zamanında tepkiler göstererek böyle bir durumun tekrarlanması halinde anlaşmaların feshedilebileceğini ihtar etmek gibi hal ve zamanın gerekleri doğrultusunda kullanabileceği çok sayıda hakkı vardır.

Yeter ki; zihinlerimizde işgal üsleri kurmalarına izin vermeyelim ve dürüstçe çalışalım!

 

YARARLANILAN BAZI KAYNAKLAR

*Hegemonik Düzen Tartışmaları ve Eleştirel Görüşler, Nilüfer Karacasulu,  http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423876216.pdf.

*Türk Dış Politikası- Sorunlar ve Süreçler, Prof. Dr. Ömer Göksel İŞYAR.

*İncirlik Üssü-ABD’nin Üs Politikası ve Türkiye, Selin M. BÖLME .

*https://veryansintv.com/abd-genelkurmay-baskani-nato-ustunlugunu-kaybetti/.

*Kadife Darbeden Askeri Darbeye-7-Üst Akıl ABD-NATO’ya Verilecek En Güzel Cevap : ABD ve NATO Üslerini Kapatmak, Prof. Dr. Burhanettin Can.

*İncirlik ve ABD’nin Alternatif Arayışları, (E) Tuğg. Doç. Dr. Oktay BİNGÖL, http://merkezstrateji.com/tr.

* https://www.sabah.com.tr/amerika/2019/04/25/abd-uslerinin-kapatilmasi-turkiyenin-yararina-olur.

* http://www.gazetevatan.com/incirlik-te-abd-lilerle-12-sir-toplanti-967820-gundem/.

* https://www.yenisafak.com/dunya/kalkismayi-yoneten-abdli-komutan-2499022.

* http://www.hurriyet.com.tr/gundem/iste-darbe-girisiminin-perde-arkasi-40149376.

*https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/07/30/incirlik-ussunden-kalkan-tanker-ucaklarinin-radar-kaydi-ortaya-cikti.