Devletini arayan Türkiye

Hakan Paksoy yazdı...

Devletini arayan Türkiye

Türkiye bir haftadır çok büyük yangınlarla yüz yüze. Güney bölgelerimizden batıya kadar olan sahillerimiz hayatı tehdit eden alevlerin kapanında. Yangınlar bu satırlar kaleme alınırken hız kesmeden devam ediyordu. Alevler, türkülere konu olan beldelerin üzerinden cehennemî bir etkiyle geçti. Börtü böcekler, ormandaki canlılar, ahırdaki veya kümesteki bütün hayvanlar canlarını kaybettiler. Seralar yandı, bağlar bahçeler yok oldu.

En önemlisi de insanlar hatıralarını kaybettiler. Geçmişleriyle, kaybettikleri sevdikleriyle aralarındaki bağı sağlayan hatıralardı yitirdikleri. Bahçenin köşesindeki bademi babası, öbür taraftaki zeytini dedesi dikmişti. Nenem şu alıcın altında bana hikâyeler anlatmıştı. Anamla şu çamların arasında ne güzel sohbet ederdik. Sarıkız’ın doğumunu ben yaptırmıştım, çok zor olmuştu ama doğumdan sonraki bakışları hâlâ gözlerimin önünde… sözleri artık söylenemeyecek. Çünkü o badem, o zeytin, o alıç, o çam, Sarıkız artık yok… Konuşmaya başladıklarında gözler dolacak, boğaz düğümlenecek… Nasıl olmasın, benim yazarken bile gözlerim doluyor, elim titriyor...

Sosyal medyada paylaşılan bir videoda Manavgat’ın bir dağ köyünden vatandaşımızın haykırışı bütün meseleyi ortaya koyuyor. Adını da veren kardeşimiz yüreğinden sesleniyordu: Biz devlet istiyoruz, biz hükümet değil, devlet istiyoruz. Biz devletle yaşamak istiyoruz.

Devletle yaşamak veya devletsiz kalmak, meselenin nirengi noktası, bam teli, dairenin merkezi… nasıl isimlendirilirse ama Türkiye’nin içinde bulunduğu derin bunalım devletsizliğin artık günlük hayata dokunmaya başladığını gösteriyor.

ORMANDAN KOPARILAN ORMAN KÖYLÜSÜ

Orman Bakanı, Orman Teşkilatını korumak isterken bir gerçeği ama büyük bir yanlışı ortaya koydu aslında. Bakan “Orman teşkilatı yerleşim yerlerini korumaktan, aslında birinci derece sorumlu belediyelerdir, ormanların yanmasına müsaade etmek zorunda kaldık.” derken, Türkiye’nin idari yapısındaki değişiklikleri söylüyordu. Büyükşehirlerde belediye sınırları il sınırlarına genişletildi. Köyler mahalle oldu ve belediyelere bağlandı. Büyükşehir olmayanlarda eski hâl devam etmekte. Mahallî idare ikili yapıyla yönetiliyor.

Bu hususun yazımızla ilgili kısmı da orman köyleri ve orman köylüsünün durumu. Bu değişiklikle artık şehrin bir parçası ve bu parçadan da belediyeler sorumlu görünüyor. Ancak Anayasa’nın 169 ve 170’inci maddeleri orman köyünü ve köylüsünü koruyor. Ama büyükşehirlere bağlı orman köyleri aynı zamanda mahalle. Yani orman köyleri ne kuş ne de deve misali… Ya da artık idari yapımızda belirsizlik iyice artmış görünüyor.

Orman teşkilatının her kademesinde görev yapmış emekli kişilerle (hâlen çalışan arkadaşlarımı zor durumda bırakmamak için aramadım bile) görüşmelerimde çok değerli ama üzücü bilgiler de aldım. En etkileyicisi de “Orman köylüsü ormana yabancılaştırıldı ve ekmek kapısı kapatıldı” cümlesiydi. Artık ormanda ağaç kesmeye evin erkeği, fidan dikmeye kadınları, örtü temizliği ve çapaya ailenin çocukları gitmiyor. Hepsi birlikte müteahhide veriliyor. Tabi Türkiye’de ihale işlerindeki hassasiyet (!), İhale Yasası’nın yaklaşık 200’e yakın değişmesinden belli.

Benzer sohbeti Türk Hava Kurumu (THK)’nun eski bir çalışanıyla da yaptım. Duyduklarım beni yine irkiltti. THK uçaklarının kullanılmasıyla ilgili teknik bilgi sahipleri basında çok konuştu. Benim dikkatimi çeken 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Yasası’yla konumuzun ilgisi oldu. Yasa’nın Kabotaj başlıklı 31. Maddesi “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi içinde; iki nokta arasında havayolu ile ticari amaçla yolcu, posta ve yük taşımaları Türk hava araçları ile yapılır.” diyor. Ne var bunda diye sorduğumda hemen, THK iki nokta arasında ticari maksatla su taşıyor. Yangına müdahale edebilecek hava aracı olan başka sivil millî kuruluş yok açıklaması geldi.

Buradan anlaşılan ihale şartnamesinde su taşıma kapasitesi 5000 Lt. yazmakla THK değil Türk Sivil Havacılık Yasası aşılmıştı.

'OLMAK YA DA OLMAMAK, BÜTÜN MESELE BU' 

Bütün bunlardan daha elim ve daha vahimi devlet katında yaşananlar. Yangın ilk olarak 28 Temmuz öğleden önce Manavgat’ta çıktı ve ardından Hatay’dan Bodrum’a kadar bütün sahil bandından yangın haberleri peş peşe geldi. Orman varlığımızın çok önemli bir bölümünde büyük bir felaketle karşı karşıya kaldık.

Cumhurbaşkanı’nı ilk olarak Cuma selamlığında (!) gördük. İlginç olanı cami önündeki konuşma kısmen yazılı metinden okundu. Artık cami avlusunun da siyaset alanlarından birisi hâline geldiği görülüyor.

AKP Genel Başkanı, felaketin millî birlik gerektirdiğini söylerken çok sert sözlerle diğer partilere yüklendi. Millî ve birlik söylemi havada kaldı.

Elimizde ihale ile kiralanmış iki uçak vardı ama Erdoğan açıklamasında “5-6 uçağımız var. Azerbaycan’dan da gelecek olanla 6- 7’ye çıkacak” dedi. Beş ya da altı veya yedi uçağı sayamayan teknik kadronun varlığı hissediliyor ama daha da önemlisi, “Rusya ve Ukrayna’dan aldık” denmesi. Sanki bu uçaklar bizim, satın almışız gibi anlaşılıyor. Hâlbuki basın Rusya, Ukrayna ve kardeş Azerbaycan’ın yangına yardım için gönderdiğini yazdı.

Marmaris’e incelemeye giden AKP Genel Başkanı’nın konvoyu için yollar kesilmişti. Görenin seçim gezisine gelinmiş sanacağı bir manzara vardı. Dakikalarca süren geçiş için itfaiye aracı da durduruldu. Karşılama ve konuşmasını dinlemeleri için orman teşkilatının nöbetçi yangın işçilerinin zorlandığı haberleri basında çıktı. Gittiği yerdeki insanlara özel maske dağıtıldığı medya tarafından belirlendi. Bu arada yangında şehit düşen Şahin’in evine gittiği yazılmışken aksine babası ve ailesinin Erdoğan’ın yanına getirtildiği anlaşıldı.

Daha yangın devam ederken, daha millet evlerini, hayvanlarını, bağını bahçesini kurtarmaya çalışırken yapılan açıklama afet bölgesi ilan edildiği, evlerin tamamının yeniden yapılacağı, bilmem ne kadar para gönderildiği oldu. Hâlbuki insan ateşin sönmesi için uçaklar ve su istiyordu. Anlaşılan 19 yıllık iktidarın değerleri tamamen farklılaştırmıştı. Yaşananların sonucu Türkiye’den 3 milyona yakın tivitle dünyadan yardım istenmesi olarak göründü. Halk çareyi yardım çığlıklarıyla aradı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürütme yetkisini tek başına Cumhurbaşkanına veriyor. Yani sorumluluk da tek başına onda. Ve görülen o ki terazi bu sıkleti çekmez durumda.

Yel değirmenleriyle kavga eden Don Kişot bizim yanımızda masum kalıyor. Bizimkiler de hakikatlere karşı savaş vermekte. Hele de eşine rastlanmamış bir yangın felaketi yaşanırken, büyük Atatürk’ün resminin yanına ondan daha büyük bir resmi yan yana asarak verilen mesajla büyük olunacağını düşünmek de hakikate açılmış bir savaş.

2017 sonunda Yönetenlerin yönetemez hale geldiği ülke: Türkiye, 2019’un ilk haftasında Yönetilemez hale getirilen devlet: Türkiye ve 22 Haziran 2021’de de Devletin Yokluğuna Yolculuk başlıkları altında durum değerlendirmiştim. Görünen, yolculuğun sonuna daha da yaklaştığımız.

THK UÇAKLARI İÇİN BİR YÖNTEM TEKLİFİ

Yazıya son noktayı koyarken THK ve sivil havacılık mevzuatına hâkim bir arkadaşımdan telefon geldi. Kendisi kadar, hatta daha da bilgili biriyle birlikte geliştirdikleri çözümü yazmamı istiyordu.

Çözüm şuydu: THK’nın elinde 9 uçaktan 4 veya 5’i kısa zamanda uçuşa hazır duruma gelebilir. Nasıl mı? Bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Sivil Havacılık mevzuatına tâbi olan bu uçaklar “Devlet Hava Aracı” statüsüne alınarak TAİ tarafından kullanılabilir. Buna bir nevi sefer görev emri de denebilir. Niçin TAİ derseniz, TAİ bu sektörde faaliyet gösteriyor ve kabiliyetleri bu hava araçlarını işletmeye müsait. Hem kolay ve hızlı bir şekilde uçakların eksiğini giderebilir, bunu yapacak personeli var. Hem de yangın tecrübesi olan pilotlara kolayca işbaşı yaptırabilir.

Uçaklar bu yolla ne kadar zamanda uçabilir diye sorduğumda, “En fazla bir haftada” cevabını aldım. Yetkililer duyar mı acaba?