Gazi Yusuflara saygıyla

Gazi Yusuflara saygıyla

Şırnak’ta Küpeli Dağı ve uzanımı arazi yapısı nedeniyle terörle mücadelede en çok zorlanılan alanlardan biridir. O dönemde İHA, SİHA yoktu. En zor olanı teröristi arayıp bulmaktı. Arazi başka hiçbir yere benzemezdi. Yüzey halen olduğu gibi tepecik ve çukurluklarla doluydu. Yoğun mayına rastlamak yanında bitki örtüsü de el yapımı patlayıcı tuzaklarıyla kaplıydı. İlkbahardan itibaren bir tepenin üstüne çıkılsa dahi yüz metre ötesini görmek mümkün olmazdı. 

Doğru bir strateji olarak dağın giriş çıkışlarını kontrol eden kesimlerinde üs bölgeleri kurmaktaydık. 2006-2007 kışı olmalı.

Akçay’ın kuzeybatısındaki Halis Tepe onlardan biriydi. İşgal hazırlıklarına girişildi. Birçok patlayıcı bulundu. Ama bulunamayanlardan biri patladı.

Yaralıları çok hızlı bir şekilde Şırnak Asker Hastanesine tahliye ettik. Onlardan birinin durumu oldukça ağırdı. Belden aşağısı zor toparlanmıştı. Hastaneyi her gün ziyaret ediyor ve bilgi alıyordum. Normalde durumu ağır olanları ilk müdahalelerden sonra helikopterle Diyarbakır’a sevk ediyorduk. Yusuf için bir gecikme olduğunun farkına vardım. Ziyaretlerimden birinde Baştabip Tabip Binbaşı Kenan Keklikçi ve Tabip Binbaşı Ahmet Ziya Balta, Yusuf’u hemen tahliye etmek yerine belirli bir seviyeye getirdikten sonra tahliye etmeyi tasarladıklarını ifade ettiler. Yoğun bakımı boş tutma kaygısı dışında bir sınırlama yoktu. Öyle yapılmasına karar verdik. Aynı zamanda Yusuf’un iyi beslenmesi gerekiyordu.

O dönemde askeri hastanede çalışan doktoru, hemşiresi herkes sanki fedakârlar ordusuydu. Hepsi ya lojmanda ya misafirhanede oturur; helikopter sesi duyan emir beklemeksizin hastaneye koşardı. Gücüm olsa o insanların emeğini sembolize eden bir anıt dikerim. 

Onlar öyleydi de diğerleri değil miydi? Herkes öyleydi. Helikopter pilotları akıl almaz işler yapardı. Mehmetçik ayrı bir dünyaydı. Uzmanlar, astsubaylar, subaylar… Ne zorluklara göğüs gediklerini yaşamayan bilemez. Generaller geri kalmaz, operasyonlarda uyku nedir bilmezlerdi. 

Bunlar genelde bilinmez. Hele asker-siyaset ilişkileri netameliyse bu değerli şahsiyetlerin milletin yarısının gözünde başka bir varlığa dönüşmesi mümkündür. En nitelikli siyasetçinin bile bu duruma hizmet ettiği ya da kendi hikâyesine uygun olarak millete sunduğu olmuştur. 

Bunlar açıklıkla yazılmadığı ya da yazılanlar okunmadığı için millet gerçeği bilmez. Kulaktan dolma anlatılanlar da aktarıldıkça efsaneye dönüşür ve bir süre sonra inandırıcılıklarını kaybeder. Bunları anlatanların bir kısmının derdi de kendini parlatmak olunca sorun iyice içinden çıkılmaz olur. 

O nedenle bazen bir siyasi çıkar, büyük laflar eder: “Yirmi yıldır bu bölgeye ilk defa biz girdik…” deme cesareti gösterir. Tabii ya nezaketten ya cesaretsizlikten ya da küçük hesaptan kaynaklı olarak cevapsız kalırlar. Belki medyayı kontrol etmek de işini kolaylaştırır. Karşıt sesler duyulmaz. Sorgusuz sualsiz inanmaya hazır kitleniz de varsa hayat sana güzeldir… Ya da iktidar süresince öyle görünür, iktidardan düşünce gerçekler dökülür. 

Gazi Yusuf’a dönelim…

Aslında her yaralıya gösterilen özenden biraz fazlası gösterildi Yusuf’a. Çünkü belden aşağısı yok gibiydi. Hastane Başhemşiresi Yüzbaşı Özlem Zobalı’nın koordinatörlüğünde bir grup hanımefendi ona düzenli yemek hazırladı. Hastaneye taşıdı. Ziyaret etti. Hem doktorların çabası hem şefkatini eksik etmeyen anaların özeni Yusuf’un toparlanmasını sağladı. Günü geldiğinde yüksek bir moralle Şırnak’tan uğurlandı.

Ankara GATA’da uzun süre özenli bir tedavi gördü. Dönemin Şırnak Valisi Selahhattin Aparı’nın hediyesi olan bir cep telefonunu ona gönderdim. Arada bir arar sağlık durumunu sorardım. Bir gün beni aradı: “Komutanım, sen bana üzülüyon ya, sakın üzülme; bana bir tekerlekli araba verdiler. Koridorda bir aşağı bir yukarı gidiyom geliyom.” 

Karşımda bir büyük adam vardı. İnanılmaz ölçüde iyimserdi. Metin bir adamdı. Saftı. Temizdi. Mehmetçik yürekliydi. Sevincine ortak oldum. Ama onun unutulma riski vardı. Acımı içime akıtmıştım

Gaziler yaralı insanlardır. Bedenleri yara bere içindedir. Bazı organları eksiktir. Kolları, bacakları yoktur. Gözleri görmez. Kulakları duymaz. Ama bunlar bedensel engellerdir ve onları yıkmaz, yıkamaz. Onların ortak özelliği her türlü zorluğa rağmen ayakta kalma becerisine sahip olmalarıdır. Olağanüstüdürler. 

Fakat onların ruhları çok narindir. Kırılgandır. Dalgalıdır. İncinmeye gelmez. İncitilmeye hiç gelmez. Özen bekler. Sevgi bekler. Saygı bekler. Kendisine karşı sorumluluk duyulmasını bekler. Bütün bunları benliğinde hissetmek ister. Çünkü kendisi için değil, senin için, benim için, hepimiz için, velhasıl vatan için bir yanını kaybetmiştir. 

Toplumdan bu ortak duyguyu hissettiğinde ne fırtına ne de bora ona işler. İşte bu duyguyu esirgememek bizim elimizdedir. Bedavadır. Bir güler yüzdür. Bir günaydındır. Bir hatır sormadır. Bir alo demektir. Elinden tutmaktır. Oturduğun yere oturmasını teklif etmektir.

Onlar bu yurt için bedenleri feda ettiler biz de onlar için küçük ama samimi enerjimizi esirgemeyelim.

Gazi Yusuf’lara selam, Gaziler Günü kutlu olsun. Her birine esenlik dileklerim ve saygılarımla…