İhanetin Efsanesi: Şahmeran

İhanetin Efsanesi: Şahmeran

Ateşi ve ihaneti gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

bu dünyanın üzerinde.

(Nazım Hikmet Ran – Karayılan Hikayesi)

İhaneti gören, buna rağmen insanlığa tekrar tekrar güvenmeyi göze alan Şahmeran… Kadim bir ihanet öyküsü bu. Şahmeran’ın yüzleştiği, insanlığın makus talihiydi aslında.

Türkiye’de yaygın olarak Adana, Mardin ve Tarsus civarlarında anlatılan Şahmeran Efsanesi’nin kökenine ilişkin tek bir belge ya da anlatı bulmak oldukça zor. Dr. Ömer Yılar “Şahmaran” isimli kitabında üçlü bir kaynak sistemi belirtir Şahmeran’la ilgili:

  • Hint, İran, Arap, Yunan, Mezopotamya, Anadolu ve Orta Asya yılan mitosları ve dini inanışlar,
  • Binbir Gece Masalları / Camasbnameler (Osmanlı – Fars Divan Edebiyatı Mesnevileri)
  • Anadolu ve Mezopotamya’da anlatılagelen sözlü efsaneler.

Bazı akademik çalışmalarda bu tarz bir ayrıma gidilmezken Efsane’nin kaynağının doğrudan Hint – İran mitolojisi olduğu belirtilir. Türkçe’deki ana kaynağın; 15. Yüzyıl’da yaşamış Musa Abdi’nin, Sultan II. Murad’ın emri üzerine Farsça’dan tercüme ettiği Camasbname isimli mesnevi olduğuna dair yerleşmiş bir görüş söz konusudur.

Şahmeran (Şahmaran), Farsça mar: yılan kelimesinin çoğulu olan maran: yılanlar ve şah kelimesinin birleşerek oluşmasıyla ortaya çıkmıştır ve Yılanların Şahı anlamına gelir. Bu anlamıyla eril bir sözcük gibi dursa da Şahmeran’ın birçok kaynakta cinsiyeti belirsizdir. Ancak özellikle, Ana Tanrıça kültünün bağlarını koruduğu Anadolu’da, Şahmeran’ın dişileştirildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Yukarıda belirtildiği üzere Şahmeran ülkemizde, genellikle güney ve güneydoğu bölgelerinde anlatılan bir efsanedir. Bu bölgelerde Şahmeran’ın hikmetlerine dair yaygın birçok inanış vardır. Genç kızların çeyizine kem gözlerden korusun diye Şahmeran işlemeler konulurken, evlere asılan Şahmeran motiflerinin eve gelen misafirlerin niyetlerini açığa vurduğuna inanılır. Bu inanca göre; Şahmeranın yüzüne bakanlar iyi niyetli, kuyruğuna bakanlarsa kötü niyetli olarak değerlendirilir.

Bahsedilen hikmetlerin yanı sıra Şahmeran, Anadolu’da şifacı kimliği ile ön plana çıkar. Tarsus’ta bulunan Şahmeran Hamamı, burada yıkanarak hastalıklardan kurtulacağına inananların ziyaret noktasıdır. Ayrıca bu yörelerde herhangi bir sıkıntı içine düşenler, 7gün boyunca Şahmeran’a dua ederek sıkıntılarından kurtulacaklarına inanmaktadırlar.

Bu inançların oluşmasında yılan motifinin insanlık tarihi içindeki konumu da kanımca etkili olmuştur. Bilindiği üzere yılan, özellikle Antik Yunan tanrıları başta olmak üzere, kimi tanrıların yeryüzündeki tezahürü iken günümüzde de özellikle tıp biliminin simgesi olarak karşımıza çıkar. Antik dönemlerde hekimler, yılanın hem etini hem de derisini ilaç olarak kullanmışlardır. Şahmeran Efsanesi’nde de Şahmeran’ın bedenine 3 işlev yüklenmiştir: kötüler için zehir, iyiler için şifa ve dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirebilecekler için bilgelik.

Yılan, kadim insanlık tarihinde karanlık yüzü baskın gelmiş bir figür olsa da özellikle Şahmeran gibi efsanelerle kendini temize çekme fırsatına kavuşmuştur. Yaşamla ölümü, hastalık ile şifayı, iyilikle kötülüğü, değişimle dönüşümü bir bedende barındırmasından mütevellit yılan, daha önce bir yazımda kısa da olsa bahsettiğim gölge arketipinin de bir örneği gibidir; insanoğlunun günahlarını sırtlayan cefakâr bir varlıktır.

Şahmeran Efsanesi, yılandan çok insanın öyküsüdür. İnsanın ihanetinin, riyakarlığının, çıkarcılığının ve güç tamahkarlığının öyküsüdür. İnsanoğlunun karanlığı henüz çökmemişken dirlik içinde yaşayan yılanların kaderinin insanoğlunun gelişiyle nasıl bir dönüşüme uğradığının öyküsüdür.

Şahmeranlar ilgili kimi anlatılar Lokman Hekim’in hikmetlerinin kendisine Şahmeran’dan kaldığını rivayet ederken kimilerinde Şahmeran’ın sonunu aşkın getirdiği vurgulanır. Gerek yazılı gerekse sözlü birbirinden farklı anlatımlar olsa da bütün hikayeler Şahmeran’ın ölümü ile sonuçlanır.

Bu yazıda, Türk Edebiyatı’nın en usta kadın kalemlerinden Tomris Uyar’ın Ödeşmeler ve Şahmeran Hikayesi Kitabı’nda kaleme aldığı öykü ve çok kıymetli Murathan Mungan’ın Cenk Hikayeleri Kitabı’nda, Şahmeran’ın Bacakları adı ile anlattığı öykünün Binbir Gece Masallarında adı geçen Şahmeran Masalı ile harmanlanan bir varyasyonu anlatılacaktır. Binbir Gece Masalları’nın üç örgülü yapısına (ayrılma – sınanma- dönüş) sadık kalınarak Şahmeran’ın da tıpkı Şehrazad gibi bir hikâye anlatıcısı olduğu Şahmeran Efsanesi, az evvel isimleri zikredilen iki usta Türk yazarımız tarafından modern bir çerçevede kaleme alınmıştır. Anlatım tarzının etkisiyle bireyi iç yolculuğa çıkaran ve böylelikle efsaneden gerçek hayata geçiş kapısı bulan bir öykü söz konusudur bu iki kitapta.

“Nedir Şahmeran hikayesinin bağrında sakladığı zehir?” (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Danyal (kimi kaynaklarda Danyal Peygamber), hayatını bilmeye vakfetmişti. Zihninin sınırlarını zorlayarak varoluşa bir açıklama getirme çabasıyla sürekli okuyor ve her türlü doğaüstü olaya bir anlam yakıştırmaya çalışıyordu. Okudukları, araştırdıkları ve karşılaştıkları onu, ölümsüzlüğün mümkün olabileceğine inandırmıştı. Kendini ölümsüzlüğü bulmaya adamıştı ancak hepimizin ortak yazgısı sınırlı hayat kaidesi, Dalyan’ın ölümsüzlük yolculuğunu bitiriverdi.

Danyal ölüm döşeğindeyken karısı hamileydi. Son nefesini vermeden önce karısına, bütün araştırmalarını derlediği defterini teslim etti ve bu defteri, büyük adam olacağına inandığı oğluna vermesini tembihledi. Karısı Danyal’ın son arzusuna sadık kalmak istedi elbet ancak gelin görün ki oğulları Camsab, (kimi kaynaklarda Cames) okuma yazma öğrenmek niyetinde değildi. Camsab, hiç de babasının söylediği gibi büyük adam olacağa benzemiyordu aksine elinden hiçbir iş gelmeyen ve yazgısına boyun eğerek sürüklenip gidecek gibi görünen bir oğlandı. Bu yüzden annesi Camsab’a bir katır aldı ve onu ormana odun toplamaya gönderdi.

Camsab artık en azından bir iş sahibi olmuş ve eve ekmek getirmeye başlamıştı. Arkadaşlarıyla odun toplamaya gittiği bir gün şiddetle bastıran yağmur onları bir mağaraya sığınmak zorunda bıraktı. Camsab mağarada beklerlerken toprağı eşelemeye başladı ve bir mermer kapakla karşılaştı. Hepbirlikte kapağı kaldırdılar ve bu kapağın bal dolu bir kuyuyu gizlediğini anladılar.

Hazreti Yusuf’tan bu yana -ki bir o kadar da öncesi vardır- insanlar kuyuya indirdiklerine ihanet ederler. (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Bal dolu kuyunun keşfiyle birlikte çocuklar her gün bu kuyuya gelip küplerini doldurdular ve balı götürüp pazarda satmaya başladılar. Kuyudaki balın iyice azaldığı anda, kuyuyu keşfeden Camsab’a: “madem ki kuyuyu sen buldun, kuyunun dibindeki balı çıkarmak da senin görevindir.” dediler ve Camsab’ı beline bir ip bağlayarak kuyuya indirdiler.

…Bir ortak gizi büyütüp bakmak, sakınmak ve korumak zordur. Ortak gizlerini, bu gize neden olan insanla birlikte, tümünü, her şeyi, hepsini birden kuyuya gömmüş olmak istesinler. Sonsuza dek unutmanın bir yolu olarak ihaneti seçmiş olsunlar… (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Camsab kuyuya inip tüm balı küpleri doldurdu ne var ki arkadaşları balları aldıktan sonra Camsab’ı yukarı çekmediler ve kuyunun ağzını da meşhur mermer kapakla tekrar kapayarak mühürlediler. Camsab’ın çocukluğuyla vedalaştığı an bu andır. İhanetin gölgesi, çocukluğunu sindirmiş ve Camsab artık kuyuya inmezden önceki çocuk Camsab olmaktan çıkmıştır.

Camsab’ı kuyuda terk ederek nefislerini ihya eden arkadaşları sattıkları ballardan elde ettikleri paranın bir kısmını Camsab’ın annesine götürdüler ve Camsab’ı ormanda kurtların parçaladığını söylediler. Camsab ise o sırada karanlık mağarada kendine bir çıkış yolu aramaktaydı. Mağara duvarını eşeleyerek açtığı delikten ışık süzüldüğünü fark edince deliği büyüttü ve içinden geçeceği boyuta getirene kadar kazmaya devam etti. Delikten geçen Camsab kendini cennet sandığı bir büyülü bahçede buldu.

Bir süre bahçede dolanan Camsab’ın etrafını çeşit çeşit yılanlar sardı. Korkudan ne yapacağını şaşıran Camsab yazgısına boyun eğerek ölümü beklemeye başlamıştı ki dev bir yılan başında altın bir tepsiyle bahçedeki zümrüt kakmalı tahta doğru süzüldü. Tepsinin içinde başı insan başı gövdesi ve kuyruğuysa yılan biçimli biri vardı. Tahta oturdu, Camsab’a: hoş geldin yabancı, benim adım Yemliha ancak insanoğlu beni Şahmeran olarak bilir; kimsin, bizim gizli bahçemizi nasıl keşfettin? dedi. Camsab da başından geçenleri, arkadaşlarının ihanetini olduğu gibi anlattı Şahmeran’a.

Camsab’ın başından geçenleri sakinlikle dinleyen Şahmeran, insanoğlunun ihaneti karşısında tebaasını koruması gerektiğini bu yüzden Camsab’ı yeryüzüne gönderemeyeceğini söyledi. Camsab ne kadar yalvardıysa da Şahmeran kararlıydı. Tutsaklığa boyun eğebilmesi için Camsab’a insanoğlunun ilk ihanetinin öyküsünü anlatmaya başladı. Belkıya’nın (kimi kaynaklarda Bulkiya) öyküsüydü bu…

“Mutlaklık düşüncesi bir kez yıkılmaya görsün, hiçbir hükümdarlık dayanamaz.” (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Yalvaç Musa’nın ardından İsrailoğullarının yönetimini üstelenen Yuşa (kimi kaynaklarda Hevşenin Şah) kendini, Tevrat’ı hakkıyla idrake vakfetmişti. Bir gün, Musa’nın son yalvaç olmadığını ve son yalvacın çok üstün niteliklere sahip olacağını, tüm insanlığın onun önderliğinde birleşeceğini okudu Tevrat’ta. Bu bilgi Yuşa’yı ürküttü. Yeni bir yalvaç geleceği bilgisi halkı arasında yayılacak olursa hükümdarlığını yaşatmak mümkün olmayabilirdi. Çünkü İsrailoğulları, Musa’dan bu yana kendilerini, dünyanın mutlak sahibi ve tüm bilgilere vakıf bir kavim olarak biliyorlardı. Bu yüzden Yuşa, son yalvacın muştulandığı kısmı çekti aldı Tevrat’tan. Bu sayfaları kimse okuyamasın diye sandıkların içine kapattı, mühürledi, yetmedi zincir vurulmuş bir odanın içine hapsetti. Bunca önlem dahi korkusunu bastırmaya yetmeyince odanın önüne kat kat duvar ördürdü Yuşa. Böylece halkını koruduğunu sandı, iktidarına sahip çıktı kendince…

Yuşa birkaç sene içinde öldü, yerine oğlu Belkıya geçti. Belkıya da babası gibi okumaya, öğrenmeye çok meraklıydı. Bir gün sarayda gezerken önüne duvar örülmüş odayı fark etti ve hemen açtırdı. Tevrat’ın saklı sayfalarını okur okumaz Belkıya aşka düştü… Son Yalvaç’ı bulmak uğruna tacını kardeşi Kahir’e bıraktı ve aramaya koyuldu… Küçük bir ordu ile birlikte Şam’a doğru yol almaya başladılar.

Askerleriyle çıktığı yolculukta Belkıya’nın ilk durağı Uyku Adası oldu. Bu adada bir ağaç gölgesine uzandı ve uyuyakaldı. Gözünü açtığında adada yapayalnız kaldığını fark etti. Yazgısını idrak ettiği an da o andı. Bu yolda yalnız olacaktı Belkıya, bu arayışı tek başına sürdürecekti…

Uyku Adası’ndan ayrılan Belkıya’nın yolu denizin akıntısının da etkisiyle Şahmeran’ın adasına düştü. Şahmeran, Belkıya’ya kendini tanıttıktan sonra bu adaya nasıl geldiğini sordu zira o güne değin hiçbir insanoğlu Şahmeran’ın adasına ayak basmamıştı. Belkıya başından geçenleri ve Tevrat’ın saklı sayfalarını okuduktan sonra nasıl bir arayışa düştüğünü anlattı Şahmeran’a. Anlatılanları dinleyen Şahmeran, adaya ayak basan bir insanoğlunu adadan göndermesinin mümkün olamayacağını, insanoğlunun güvenilmez olduğunu söyledi. Belkıya’nın uzun uzun dil dökmesi sonucu Şahmeran Belkıya’ya güvenmeyi seçti ve onu adadan gönderdi.

“Amacına ulaşmak için her yolu mübah sandı. Ulaşılmak için her yolu mübah kılan bir amaç, zaten artık kendi olamazdı.” (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Belkıya’nın yolu bu kez Kudüs’e düştü ancak kendi gitmeden önce ünü çoktan ulaşmıştı Kudüs’e. Onun, her türlü dünya derdini ardında bırakıp çıktığı bu arayış bir destan gibi dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Kudüs’te Belkıya’yı özellikle bekleyen biri vardı: Ukap (kimi kaynaklarda Effan) Ukap, kendini Mühr-ü Süleyman’ı bulmaya adamış bir bilgindi. Okudukları, öğrendikleri sayesinde Mühr-ü Süleyman’a sahip olursa bütün dünyaya hükmedeceğine inanmıştı. Mührü bulmak için de her türlü musibeti kendine hak görüyordu.

Süleyman Yalvaç’ın cesedi, denizler ötesinde, saray döşeli bir mağarada yatmaktaydı. Bu mağaraya ulaşmanınsa bir tek yolu vardı: ancak Şahmeran’ın tanıyabileceği, denizler üstünde yürümeyi mümkün kılan efsunlu otu yemek. Denirdi ki Şahmeran bir yerde gezecek olsa etrafındaki cümle otlar, çiçekler, ağaçlar dile gelir hikmetlerini anlatırlar bir bir. İşte bu yüzden Ukap önce Şahmeran’ı bulmalıydı…

Kudüs’te etrafını saran kalabalığa başından geçenleri anlatan Belkıya’yı dikkatle dinleyen Ukap, Belkıya’nın Şahmeran ile karşılaşmış olabileceğini düşünüyordu bu nedenle sinsice Belkıya ile dostluk kurdu ve kendi arayışından bahsetti ona. Belkıya kendi gibi birini görünce sırrını açtı ve Ukap, Belkıya’nın aklına girdi. Mührü bulunca her türlü güce erişeceğini böylelikle isterse onu aradığı kişiye de kolaylıkla ulaştırabileceğini söyledi. Bunun üzerinde Belkıya ve Ukap Şahmeran’ın adasına doğru yola koyuldular.

Ukap Şahmeran için usta bir tuzak hazırlamıştı. Demir bir sandığın içine bir kâse süt, bir kâse de şarap koydu. Süte ve şaraba dayanamayan Şahmeran sandığa girdi, ikisini de içtikten sonra uykuya daldı. Gözünü açtığında açık denizin ortasında, bir sandığın içinde tutsaktı. Dışardakilere seslendi. Ukap, Şahmeran’a düşman olmadıklarını Mühr-ü Süleyman’a ulaşmak için denizleri aşacaklarını bu yüzden de efsunlu ota ihtiyaçları olduğunu, Şahmeran’ın yardımıyla otu bulabileceklerini, otu bulduktan sonra da Şahmeran’ı adasına geri götüreceklerini söyledi.

“Yaşamını yalnızca ihtiras üzerine kuran kişiler için amaç diye bir şey yoktur. Amaç sürekli değişir. Mutlak olan ihtirastır, ne olursa olsun ihtiras… Dolayısıyla ihtiras sanıldığının tersine amaçsız bir şeydir.” (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Sandık içinde geçen kırk günlük yolculuğun ardından ot bulundu ve Şahmeran sandıktan çıkarıldı. Ne artık Şahmeran eski Şahmeran’dı ne de Belkıya eski Belkıya. İhanet, edeni de ihanete uğrayanı da değiştirmişti… Şahmeran kırgın bir edayla efsunlu otu gösterdi. Ukap dedikleri gibi bunun üzerine Şahmeran’ı adasına geri getirdi. Şahmeran sözlerini tutmalarının mükafatı olarak onlara bir öğütte bulunmak istedi. Mühr-ü Süleyman’a sahip olma sevdasından vazgeçmelerini, buna bir tek insan evladının gücünün yetemeyeceğini, tek başına bir insanın böyle bir yazgıyı sırtlamaya yaratılışının imkân vermediğini anlatmaya çalıştı. Lakin Ukap’ın gözü kör olmuştu bir kere, ne yapıp edip mührü ele geçirme konusunda kararlıydı. Bunun üzerine Şahmeran bunca hırsın, bu gözü körlüğün koskoca bir hayatı karanlığa sürüklediğini, bu tutkunun birçok başka fırsatı kaçırmasına neden olduğunu söyleyince Ukap meraklandı, sözlerine açıklık getirmesini istedi Şahmeran’dan. Şahmeran da bütün bir yolculuk boyunca geçtikleri yerlerdeki birçok bitkinin dile gelerek hikmetlerini bir bir anlattığını ama Ukap’ın ve Belkıya’nın tutkularından düştükleri gaflet nedeniyle bütün bunları fark edemediklerini söyledi. Bir bitki neye sürülecek olsa onu altına dönüştürdüğünü, öbürü kim onu yiyecek olsa yiyene sonsuz gençlik vaat ettiğini, bir başkası onu kaynatıp içene ölümsüzlük verdiğini söylemişti. Ancak tutkularına esir olmuş bu iki kişi tüm bu hikmetleri duy(a)mamışlardı… Ukap işte o an pişmanlıkla yandı tutuştu, Şahmeran’a geri dönmek ve yine o otları bulmak için yalvaracak oldu ancak Şahmeran’ın onlarla hesabı artık bitmişti. Yine de Belkıya’yı son bir kez uyardı. Mühr-ü Süleyman’ı almamasını, mağaraya Ukap’ı tek başına göndermesini söyledi. Bu son öğüdün ardından Belkıya ve Ukap Şahmeran’ın adasından ayrılarak denizler ardındaki Süleyman mağarasına doğru yola çıktılar…

Camsab, hikâyenin bu kısmında araya girdi ve ihanete uğrayan Şahmeran’ın insanlara güvensizliğinin çok haklı olduğunu ancak kendisinin Belkıya ile bir tutulmamasını, eğer yer yüzüne gidecek olursa asla Şahmeran’a ihanet etmeyeceğini söyledi. Şahmeran, insanoğluna ikinci kez güvenemeyeceğini Camsab’ın artık ömrü yettiğince burada onlarla yaşayacağını söyledi ve Belkıya’nın hikayesini anlatmayı sürdürdü.

Yolu bir daha Belkıya ile kesişmeyen Şahmeran, Belkıya’nın encamını, saraydaki vezirin tuttuğu günlükler sayesinde öğrendi…

Belkıya Ukap ile birlikte mağaraya gitti, mağaranın ağzına geldiklerinde Ukap’a içeri yalnız girmesi gerektiğini söyledi. İhtirastan sarhoş olmuş Ukap mağaraya girdi ve doğruca Süleyman Yalvaç’ın cesedine gitti ancak bir anda önünde bir ejderha beliriverdi ve boğazından gelen ateşle Ukap’ı oracıkta kül ediverdi.

Belkıya gördükleri karşısında Şahmeran’ın ne demek istediğini daha iyi anladı. Büyük bir yalnızlık hissiyle tekrar yola koyuldu. Açık denizde bir süre yol aldıktan sonra yolu bir adaya düştü, cinlerin adasına… Cinlerin adasına düştüğünde cinler kendi aralarında cenk etmekteydi. Cenk bitince Belkıya’yı fark ettiler ve doğruca padişahlarına götürdüler. Padişah Belkıya’nın öyküsünü dinledi, onu bir süre misafir ettikten sonra bir küheylanın sırtında Vezir Amr’ın ülkesine gönderdi.

“Belkıya ona da anlattı olan biteni. Anlattıkça uzaklaşıyordu yaşadıklarından. Gene başka biri oluyordu. Anlatmanın bir çeşit büyü olduğunu düşünüyordu.” (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Belkıya burada da başına gelenleri anlattı. Vezir Amr da tıpkı cin padişahı gibi Belkıya’yı bir süre misafir etti ve bir küheylanın sırtına bindirerek insanların sınırına yolladı. Yalnız başına uzunca bir süre yol alan Belkıya Çin Seddi’ne ulaştı en sonunda. Lakin ardına geçebileceği ne bir kapı ne de bir oyuk vardı. Duvar boyunca yürüdü, yürüdü Belkıya. En sonunda kapalı bir kapının önüne geldi. Burada yaşlı bir adam beklemekteydi. Bengisu’yu (ab-ı hayat) aramaktaydı bu adam. Bütün ömrü bu arayış uğrunda geçmiş, şimdiyse artık son nefesini yine bu arayış yolunda vermeye hazırlanmaktaydı. Belkıya’ya bu kapının yılın 364 günü kapalı olduğunu yalnızca bir gün Zülkarneyn’in gelip kapıyı açtığını, o günün de yakın olduğunu söyledi. Birlikte beklediler çoka da varmadan Zülkarneyn gelip kapıyı açtı ve Belkıya insanların arasına karıştı…

Camsab burada tekrar araya girdi ve bir ümit yine yalvardı Şahmeran’a: “Şahım görürsünüz ki her yaratılmış kendisi gibi olanlarla birarada olmak ister. Belkıya da tüm o yalnızlığına karşın insanların arasına karışmak istemiş. Ne olur anlayın beni, gönderin yeryüzüne.” dediyse de Şahmeran kararlıydı. Hikâyenin içinde bir hikâyenin daha onları beklediğini söyleyerek Belkıya’nın yolunun kesiştiği Cihanşah’ın öyküsünü anlatmaya başladı.

Belkıya seddin ardına geçtikten sonra bir süre kalabalığın içinde yol aldı. Görkemli beyaz bir yapının önüne geldiğindeyse bir ses onu selamladı ve içeri buyur etti. Bu sesin sahibi Gülistan Şahı Tehmur Şah’ın oğlu Cihanşah’tı. Cihanşah önce Belkıya’yı dinledi. Ardından başladı kendi hikayesini anlatmaya…

Cihanşah, uzun süre çocuğu olmayan Tehmur Şah’ın tek oğluydu. Doğumu, remil ilminde (kumla bakılan bir tür fal) uzman Vezir Haccaç tarafından müjdelenmişti. Cihanşah tahtı devralacak yaşa geldiği dönemde bir gün bir ava katıldı. Bu av esnasında bir geyik Cihanşah’ı adeta büyüledi. Cihanşah onu yakalamak dışında başka hiçbir şey düşünemez olmuştu. Geyiğin peşine düşen Cihanşah ve askerleri Geyik Adası’na kadar dört nala sürdüler atlarını. Geyik Adası’nı çevreleyen suyun önüne geldiklerinde geyik can korkusuyla daldı suya ve kavuştu adasına. Ardından da Cihanşah ve askerleri koşturdu lakin atların çoğu geçemedi suyu. Sağ kalanlarla birlikte adaya çıktıklarında yakaladı geyiği Cihanşah, aldı canını… Ancak bir lanettir çözüldü o vakit. Kurtulmak için adadan, hemen bir sandal yaptılar ve yeniden açıldılar denize. Geyiği öldürmenin laneti bırakmadı peşlerini. Askerlerinin çoğu öldü gitti bu deniz yolculuğunda. En sonunda küçük bir grupla başka bir adanın kıyısına ulaştılar. Başka bir lanetli adaya…

Vardıkları ada, yozlaşmışlıklarının ve çürümüşlüklerinin getirdiği musibetler nedeniyle cezalandırılarak maymuna dönüştürülen insanların adasıydı. Maymunlar Adası ya da Lanetlenmiş İnsanoğlu Adası… siz ne demek isterseniz… Bir süre bu adada kalan Cihanşah Maymunlara önderlik etti. Gulyabanilerle sürekli savaşa tutuşan maymunların bu savaşlarda galip gelmesine yardımcı oldu. Ancak yazgısının burada olmadığına emindi Cihanşah bu yüzden ölümü göze alarak yeniden vurdu kendini yollara ve kalan askerleriyle birlikte dev karıncaların adasına doğru düştüler yola. Dev karıncaların adasında da bir cenge tutuştular, burada bütün askerlerini yitirdi Cihanşah. Artık yalnızdı. Bir başına düştü yola… Günlerce süren yürüyüşün ardından bir su kenarına geldi lakin öyle taşkın akmaktaydı ki karşıya geçmek mümkün değildi. Karşı kıyıdan seslenen adam, suyun gece vakti taşkın aktığını, gündüzleri suyun çekildiğini söyledi. Sabahı bekledi Cİhanşah suyun öte yakasında ve ertesi gün geçti karşı kıyıya. Ulaştı Nehrevan şehrine.

Cİhanşah çarşıda dolanırken bir çığırtkanın söyledikleri ilgisini çekti. Çığırtkan bin altın lira ile güzel bir cariye kazanmak isteyen birini arıyordu. Cihanşah takıldı çığırtkanın peşine ve gitti tüccarın yanına. Tüccar o akşam cariyeyi verdi Cihanşah’a, ertesi sabah da işini yaptıktan sonra bin altın lirayı vereceğini söyledi. Ertesi sabah Cihanşah ve tüccar yüksek bir dağın eteğine geldiler. Tüccar sırtına bindikleri develerden birinin karnını yardı ve Cihanşah’a buraya girip saklanmasını, dağın tepesindeki kartalların devenin leşine üşüşeceğini ve o içindeyken onu alıp tepedeki yuvalarına taşıyacaklarını, tepeye vardıklarında devenin karnından çıkmasını ve oradaki mücevherlerle değerli taşları aşağıya atmasını söyledi. Tüccarın dediği gibi de oldu. Kartallar deve leşini yuvalarına taşıdılar. Cihanşah devenin karnından çıkınca korkup kaçtılar ve Cihanşah yuvanın etrafındaki değerli taş ve mücevherleri aşağıda bekleyen tüccara attı. Tüccar tüm taşları aldıktan sonra Cihanşah’ı dağın tepesinde bırakarak kaçtı gitti. Cihanşah ihanete uğramıştı, tıpkı Camsab gibi… Tıpkı, Şahmeran gibi…

Yazgısını kabullenen Cİhanşah vurdu kendini yollara ve yolu bu kez Kuşlar Tekkesi’ne düştü. Yalvaç Süleyman’ın kuşlara yuva diye bağışladığı Kuşlar Tekkesi… Burada onu Şah Mürg (kimi kaynaklarda Muriğ Şah) karşıladı, güzelce misafir etti. Sıkılmasın diye sarayın kırk odasının anahtarını verdi. Ancak demir kapılı kırkıncı odayı kesinlikle açmamasını söyledi… İnsan nefsi yasak olana meyillidir. Yasak olan daima tatlı gelir ya nefse, Cihanşah için de öyle oldu ve açtı açılmaması söylenen odayı. Odanın ardı cennet bahçesiydi. Bahçenin ortasında gözalıcı bir havuz vardı. Cihanşah nasıl rüya gibi bir bahçeye girdiğini henüz anlayamamışken üç tane beyaz kuş geldi havuzun kenarına kondu ve bir anda üç güzel kıza dönüştü. Kızların en küçüğüne o an vuruldu Cihanşah, aşka düştü… Bayılıverdi aşkın büyüsünden… Gözünü açtığında Şah Mürg başındaydı. Kırgın bakışlarıyla kapıyı açmamasını tembihlediğini, ama Cihanşah’ın onun sözünü dinlemediğini söyledi. Cihanşah aşık olduğunu, o kız olmadan yaşayamayacağını anlattı Şah Mürg’e. Şah Mürg başladı anlatmaya: Onlar peri padişahının kızlarıdır. Kaf Dağı’nın ardında yaşarlar. Senede yalnız bir gün gelip bu havuzda yıkanırlar. Demem o ki Cihanşah’ım beklemelisin, aşkın için bir sene boyunca kuşlar tekkesinin misafiri olmalısın. Öyle de yaptı Cihanşah bekledi bir sene sevdiğini… O gün gelip de peri padişahının kızları havuza girdiklerinde küçük kızın kanatlarını çaldı ve sakladı Cihanşah. Diğer iki kız havuzdan çıkıp kanatlarını giyip havalanıp uçtular yurtlarına lakin küçük kız uçamadı, kaldı kuşlar tekkesinde ve Cihanşah çıktı karşısına. Anlattı ona aşkını. Kızın adı Gevherengin’di. (kimi kaynaklarda Şemse Banu) Kız anladı Cihanşah’ı. O da Cihanşah’a aşık oldu. Bu sırada Şah Mürg Cihanşah’a Gevherengin’in kanatlarını saklamasını ve ne olursa olsun geri vermemesini tembihledi. Çünkü kaçıp gidebilirdi Gevherengin…

Gevherengin ve Cihanşah Gülistan ülkesine döndüler. Senelerdir oğlunun yolunu gözleyen Tehmur Şah çok mutlu oldu. Şenlikler kuruldu, eğlenildi. Ertesi sabah Cihanşah gözünü açtığında Gevherengin’in yanında olmadığını fark etti. Gevherengin kanatlarını giymiş karşı evin damına uçmuştu. Cihanşah’a seslendi: “Evimi özledim Cihanşah, evet sen bana aşık olmuştun ancak bana seçme şansı sunmadın, şartlarımız eşit değildi. Seni kendi evimdeyken, tutsak değilken sevebilecek miyim öğrenmeliyim, evime dönüyorum, sen de bana söylediğin kadar aşıksan peşimden gelirsin” dedi.

Gevherengin’in gidişinin ardından Cihanşah uzunca bir süre sevdiğine kavuşmak için çare aradı. En sonunda anladı ki geçtiği yollardan tekrar geçecek ve sevdiğine ulaşacaktı. Böylelikle yola düştü ve tüccarla karşılaştığı kasabaya geldi. Tekrar tüccarla anlaştı ve devenin karnında kartal yuvasına çıktı. Ardından yeniden kuşlar tekkesine vardı. Şah Mürg oradaydı. Lakin kızlar artık tekkeye gelmez olmuşlardı. “Peri padişahının ülkesini bir tek Zümrüdü Anka kuşu bilir” dedi Şah Mürg.

“Bütün masallardaki bütün kahramanların umuduydu Zümrüdü Anka…” (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Zümrüdü Anka çıkıp geldiği vakit Cihanşah uzun uzun anlattı sevdasını, derdini, acısını… Bilge Zümrüdü Anka anladı onu… Anladı sevdasını… Anladı ateşini. Aldı Cihanşah’ı sırtına, götürdü peri padişahının ülkesine. Cihanşah padişahın huzuruna çıkıp anlattı derdini, zaten Gevherengin de aylardır onun yolunu gözlemiş beklemişti sevdiğini. Ezcümle Cihanşah ve Gevherengin bir kez de peri ülkesinde evlendiler. Ardından Gülistan ülkesine doğru yola çıktılar. Lakin yolda bir pars sürüsünün saldırısına uğradılar ve Gevherengin oracıkta can verdi… Cihanşah’ın ruhu da öldü gitti tam o yerde. Vardı peri padişahının kapısına yalvardı. “Artık iflah olmam ben, müsaade edin ömrümü Gevherengin’in mezarını bekleyerek geçireyim” dedi.

İşte o gün bugündür sevdiğimin mezarının başında bekler dururum dedi Cihanşah Belkıya’ya… Gidecek başka yerim yoktur… Belkıya anladı Cihanşah’ı, acısını, içindeki derin boşluğu. Ne söylese yetmezdi, bildi. Sustu o yüzden. Lakin Cihanşah konuştu: Bekle Belkıya, birazdan Hızır İlyas gelir de döndürür seni memleketine… Bu cümlenin hemen ardından Hızır İlyas beliriverdi. Gözlerini yum dedi Belkıya’ya. Yumdu gözlerini Belkıya, açtığındaysa dönmüştü yurduna…

“Bütün o serüven tek bir göz yummasıyla bitti öyle mi? dedi Camsab. Hayat böyle, dedi Şahmeran. Hayat da bir tek göz yummasıyla bitiyor, değil mi? (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Ben de gözlerimi yumayım mı, diye sordu Camsab. Gerek yok, dedi Şahmeran, nasıl olsa ne yapsam tutamayacağım seni burada. Lakin senden bir isteğim var, buradan gidince asla hamama gitme. Şahmeran’ı görenlerin belden aşağısı su değdi mi pul pul olur, ele verir bu seni.

Camsab evine döndü dönmesine lakin tıpkı Belkıya gibi o da geride bıraktığının hasretiyle yanıp tutuşur olmuştu. Ne yapsa sığamıyordu olduğu yere. Şahmeran’ın hasreti içini sızlatıyordu. Ne yaptı etti Şahmeran’a verdiği sözü tuttu Camsab. Kimselere demedi Şahmeran’ın yerini ama zaman ve hayat verilmiş sözlere ihanet etmek istercesine çetin bir mücadele çıkardı Camsab’ın önüne.

Camsab Babil’de yaşamaktaydı. Babil Kralı Keyhüsrev amansız bir hastalığa tutulmuştu. Dalkavuk veziri Şehmur bu hastalığa ancak ve ancak Şahmeran etinin iyi geleceğini söyleyince ülkede bir Şahmeran avı başladı. Herkes toplanıp hamamlara götürülüyordu. Camsab ne kadar kaçtıysa da en sonunda o da girdi hamama ve sırrı ortaya çıktı. Sırrına ne kadar sahip çıkmak istediyse de türlü işkenceler kırdı Camsab’ın direncini. Gittiler Şahmeran’ı almaya…

“Ta başından beri yazgımı başkalarının eline bırakmakla; kaçıp saklanmakla; gizlenmeyi korunmak sanmakla; insan gibi hissedip, yılan gibi yaşamakla; duygularıma yenilmekle; saklandığım yerde olacakları beklemekle ben zaten ölümümü hazırlamış oluyordum. Belki de bütün hayatım gizli ve nazlı bir intihardı.” (Murathan Mungan – Şahmeran’ın Bacakları)

Şahmeran Şehmur’u görüce Ukap’ı görmüş gibi oldu. Aynı hırs, aynı açgözlülük… Camsab ağlaya ağlaya af diledi Şahmeran’dan. Şahmeran biliyordu, ne kadar Camsab ona ihanet etmek istemese de yazgıdan kaçılmazdı. İhanet yazıldıysa Camsab ele vermek istemese de Şahmeran’ı, verdirirlerdi… Şahmeran ölüme gitmeden önce sırrını açtı Camsab’a. Şahmeran’ın bedenini kaynattıkları ilk suyu Vezir Şehmur’a içirmesini, ikinci suyu ise kendisinin içmesini, bedenini de kırk gün kırk parça olarak padişaha yedirmesini söyledi.

Camsab Şahmeran ne dediyse birebir yaptı. İlk suyu içen Vezir Şehmur öldü. İkinci suyu içen Camsab Şahmeran’ın hikmetlerine erişti. Eti yiyen padişah da iyileşti. Camsab tüm bu görüp yaşadıklarından sonra kalamadı Babil’de, abdal oldu vurdu kendini dağa taşa…

“Görenler ve duyanlar; kahvelerde masal dinleyenler, onlar için yazanlar ve onlara okuyanlar, türkü çığırarak çalışanlar, eğlenmeye cambazhanelere gidenler; ateş yiyenler, sihirbazlar, beyaz kızları kesenler, yılanlar, kuşlar ve onları gözleyenler; Anadolu toprağında iri bir papatya gibi açılan çadırlarda tırnak kemirip hokkabaz seyreden, kemiksiz kızlara alkış tutan yoksul çocuklar; büyük kentlerin arka sokaklarında, bırakılmış arsalarda aynını yapanlar; bir alanda, güvercinlerin sektiği basamaklara çöküp işportacıların seslerine kulak verenler, cigara tüttürüp öylece bakanlar, şoförler, balıkçılar, işsizler, ırgatlar ve onların çocukları bilirler ki Şahmeran’ın her parçası aralarında dağılmıştır ve onlarla sürecektir.” (Tomris Uyar – Ödeşmeler ve Şahmeran Hikayesi)

Yüzyıllardır anlatılagelen bir efsanedir Şahmeran… İçinde yalnız ihanet değil, kanlı canlı hayat vardır. Lakin bir ihanet ne çok şeyi değiştirir pek güzel anlatır Şahmeran efsanesi. Çift taraflı bir kılıçtır ihanet. Eden de edilen de kesilir. İhanetin ardından kimse aynı değildir artık. Tıpkı deri değiştiren bir yılan gibi yeni bir zırh kuşanırcasına başkalaşır iki taraf da…

Kimi kaynaklarda Camsab’ın bütün bu olanlardan sonra babasından miras kalan kitabı da alarak dünyayı dolaşmaya çıktığı ve Lokman Hekim diye anılır olduğu anlatılır. Kimi kaynaklarda ise padişahın kızı ile evlenerek Şahmeran’dan miras kalan hikmetleriyle Babil’e refah ve huzur getirdiği söylenir. Öyle ya da böyle Şahmeran gitmiştir. İhanetin karanlığına değil bilgeliğin aydınlığına sığınan Şahmeran, insanoğluna güvenmekten bir türlü vazgeçemeyen Şahmeran gitmiş, her şeye hükmetmekte pek marifetliyken nefsine söz dinletmeyi bir türlü beceremeyen insanoğlu kalmıştır…

Sanat ve sağlık dolu günler…