İskilipli Atıf, şapkaya karşı çıktığı için mi idam edildi?

Ümit Doğan yazdı

İskilipli Atıf, şapkaya karşı çıktığı için mi idam edildi?

Her yıl İskilipli Atıf Hoca adına anma programları düzenlendiğini, çeşitli etkinliklerde İskilipli Atıf Hoca’nın, büyük bir âlim olduğundan ve haksız yere idam edildiğinden bahsedildiğini hepimiz biliyoruz. Bu yıl ki etkinliklerde İskilipli Atıf Hoca övgüsü öyle bir noktaya geldi ki, onun Kuvayi Milliyeci olduğundan bahsedildi ve milli mücadeleyi desteklediği söylendi. Bu kadar da olmaz demeyin. İnanması güç ama Bolu’da düzenlenen bir anma programında İskilipli Atıf hocanın hakiki bir vatansever ve Kuvayi Milliyeci oldu söylendi.[1]

Günümüzde dilden dile dolaşan ve gerçek dışı İskilipli Atıf Hoca anlatısının kaynağını incelediğimizde karşımıza yine Necip Fazıl Kısakürek çıkıyor. “Son Devrin Din Mazlumları” adlı kitabında İskilipli Atıf Hoca’nın şapka devrimine kurban gittiğini öne süren Necip Fazıl şunları söylemektedir:

“Fert çerçevesinde, hem zulüm, hem de hak kanununa göre suçsuz ilk din mazlumluğunu, inkılap tarihine göz atar atmaz, İskilipli Atıf Hoca’da görüyoruz. Bu muazzam şehit, hiçbir alakası bulunmayan şapka tepkisinin ruhu kabul edilmek gibi bir anlayışa kurban gitmiştir. Atıf Hoca, yalnız ezberleme bir ilimle değil, o ilmin tefekkür hassası ve en ince hikmetleriyle de doluydu.”[2]

Bu yanlış bilgi kulaktan kulağa yayıldı, nesilden nesle aktarıldı. Sonuçta İskilipli Atıf Hoca’nın şapka giymediği için asıldığı yönünde yaygın bir görüş oluştu. Bu görüşe göre Atatürk’ün İslam karşıtı cumhuriyet yönetimi, sudan sebeplerle din adamlarını idam ediyordu…

İskilipli Atıf Hoca’nın idam edilmesinin gerçek nedeni neydi?

İskilipli Atıf Hoca, 1876 yılında Çorum’un İskilip’in ilçesinin Toyhane Köyü’nde doğmuştur. Babası Mehmet Ali Ağa’dır. Dedesi Hasan Kethüda’dır. Büyük dedesi de Akkoyunlu aşiretinin İmamoğulları sülalesinden Kara Halil Efendi’dir. Dedesi Hasan Kethüda’nın köydeki çiftliklerinde özel hocalardan ders almıştır. İstanbul’a gelip eğitimini tamamlayarak müderris olmuştur. Fatih Dersiamlığı[3] ve Kabataş Lisesi’nde Arapça öğretmenliği yapmıştır.[4] Bu dönemde Şeyhülislam tarafından Bodrum’a sürgüne gönderilmiştir. İskilipli Atıf’ın biyografisinin yazan kaynaklar onun dersiamların mağduriyetlerinin giderilmesi için yaptığı faaliyetler nedeniyle sürgün cezası aldığını aktarmaktadırlar. Bodrum’dan gizlice Kırım’a kaçan İskilipli Atıf, daha sonra Varşova’ya gitmiş, II. Meşrutiyet’in ilanından bir hafta önce İstanbul’a dönmüştür.[5] Meşrutiyet döneminde ise Mahmut Şevket Paşa’nın katledilmesi meselesinde parmağı olduğu gerekçesiyle önce Sinop’a, daha sonra sırasıyla Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu’ya sürgün edilmiştir. Görülen o ki, İskilipli Atıf hem II. Abdülhamid yönetimi ile hem de İttihatçı hükümetle sorun yaşamıştır. İskilipli Atıf’ın birbirinden tamamen farklı görüşte olan bu iki rejimle de problem yaşamış olması oldukça dikkat çekicidir. Yine anlaşılıyor ki II. Abdülhamid döneminden başlamak üzere devlet, faaliyetlerini zararlı gördüğü İskilipli Atıf’ı gözetim altında tutulmuştur.

Milli mücadele yıllarına gelindiğinde İskilipli Atıf’ı dava arkadaşı Mustafa Sabri ile birlikte Müderrisler Cemiyeti’ni kurarken görüyoruz. 19 Şubat 1919’da Cemiyet-i Müderrisin adıyla kurulan bu yapı, 24 Aralık 1919’da Teali İslam Cemiyeti adını almıştır. Milli mücadele karşıtlığıyla tanınan bu cemiyetin başkanlığına Mustafa Sabri, ikinci başkanlığına İskilipli Atıf getirilmiştir. Mustafa Sabri’nin Şeyhülislam olması üzerine İskilipli Atıf cemiyetin başkanı olmuştur.

‘MİLLİ GÜÇLERİN KATLEDİLMESİ FETVASI’

Burada Mustafa Sabri’nin kim olduğundan bahsetmek faydalı olacaktır. Mustafa Sabri, Kuvayi Milliyecilerin katledilmesini emreden o meşhur fetvayı yazan kişidir. Dönemin Şeyhülislamı Haydarizade İbrahim Efendi, Mustafa Sabri’nin yazdığı bu ihanet fetvasını imzalamayarak Şeyhülislamlıktan istifa etmiştir. Onun yerine Şeyhülislam olan Dürrizade Abdullah Efendi fetvayı imzalayarak yürürlüğe koymuştur. İhanet fetvası, 11 Nisan 1920’de devletin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekâyi’de yayınlanmıştır.[6] Ecnebilere yaranmak için idam edilen milli şehidimiz Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idam fetvasını hazırlayan kişi de yine Mustafa Sabri’dir.[7] Mustafa Sabri’nin Şeyhülislam olması üzerine İskilipli Atıf Teali İslam Cemiyeti’nin başkanı olmuştur.

Teali İslam Cemiyeti, “Ey Anadolu’nun masum ve mazlum ahâlisi!” başlığıyla bir beyanname yayınlamıştır. Yunan uçaklarıyla Anadolu’nun köylerine atılan beyannamede Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kötü durumdan dolayı İttihatçıların sorumlu tutulduğu ve halkın Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu ittihatçı liderlerin vücudunu ortadan kaldırmamakla suçlandığı görülmektedir: “On iki sene evvel “İttihâd ve Terakki” namıyle memleketimizde bir bid’at çıktı. Selanik dönmeleriyle aslı nesli, mezhep ve meşrebi belirsiz ecnâsı muhtelife türedilerden mürekkep olan bu cemiyet; istibdadı kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet ahâlîye zulmetmeyecek, halk rahat edecek, devletlerin yanında kadrimiz, itibârımız yükselecek diye bizi aldattılar. (…) Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuvâ-yı Milliyye maskaraları Yunan askerlerinin önünden nâmerdâne bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil ahâlî ve askerden cem’ ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak ve “siz mevkiinizde sebat edin, biz şu taraftan onların arkasını çevireceğiz” tarzında yalanlar ve hilelerle savuşup kaçarak zavallı neferlerimizi ve ahâlimizi boşuboşuna kırdırmak usulünü takip ediyorlar. Biçare millet bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hâlâ tamamen anlayamamıştır. Yazık, bin kere yazık ki gerek harp içinde ve gerek mütârekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evlâdını telef ediyor da Talât, Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire gibi beş on şakînin vücudunu ortadan kaldırmak için icap eden küçük fedakârlığı göze aldıramayarak memleketi ve kendilerini ebedi tehlikeden kurtarmak ve selâmete çıkarmak tarikini idrâk edemedi ve hâlâ da edemiyor!” Beyannamede Kuvayi Milliyecilerin İngilizleri kızdırdığı için Yunan ordusunun başımıza musallat olduğu söylenmiş ve savaşta yenilince uslu uslu oturup neticeyi beklemekten başka çare olmadığı ifade edilmiştir. Padişahın Kuvayi Milliyecileri yok etmek için kurulacak bir ordunun başında Anadolu’ya geleceği belirtilmiş ve ahaliden bunun için hazır olmaları istenmiştir. Beyannamede askerlerin Halifenin emri gereği Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Bekir Sami gibi isimleri daha fazla yaşatmamakla mükellef oldukları belirtilmiş, bunların vücutlarını ortadan kaldırmanın insanlık ve Müslümanlık adına farz olduğu vurgulanmıştır.[8] Cemiyetin ikinci beyannamesinde de millet ve devletin en büyük vazifesinin Kuvayi Milliye fesadını yok ederek memleketin asayişinin sağlanması olduğu ifade edilmiştir.[9] İlk beyannamenin Anadolu köylerine atıldığı, halka ve cephedeki askerlere hitap ettiği için basit ve anlaşılır bir dille, daha çok bürokratlara yönelik olan ikinci beyannamenin ise ağdalı bir dille yazıldığı görülmektedir.

ŞAPKA KANUNU BAHANESİYLE CUMHURİYET’E İSYAN

1924 yılında İskilipli Atıf Frenk Mukallitliği ve Şapka adında bir kitapçık yazmış ve şapka giymenin dine aykırı olduğundan bahsetmiştir. Bu kitapçığın yazılmasından yaklaşık bir buçuk yıl sonra, 25 Kasım 1925’te 671 sayılı Şapka Kanunu kabul edilip milletvekillerine ve devlet memurlarına şapka takma zorunluluğu getirilmiştir.[10] Kanunun kabulünden önce İskilipli Atıf’ın Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitapçığı emniyet birimlerinin dikkatini çekmiş, kitapçığın yurdun çeşitli yerlerine dağıtıldığı İstanbul Polis Müdürlüğü’nün 24 Ağustos 1925 tarihli raporuyla İçişleri Bakanlığı’na bildirilmiştir. İçişleri Bakanlığı’nın 26 Eylül 1925 tarih 4717 sayılı emriyle kitapçığın dağıtılması yasaklanmış ve belli bir miktarına el konulmuştur. 1925 yılı Aralık ayında Şapka Kanunu bahane edilerek Erzurum, Sivas, Kayseri, Maraş gibi illerde hükümet aleyhinde isyanlar çıkmıştır. Şapka kanununu fırsat bilen gericilerin çıkardığı en büyük isyanlardan birisi Rize’de patlak vermiştir. Muhtar Yakup Ağa ve İmam Şaban, dua okunacağı bahanesiyle civar köy halkını Ulu Cami’ye toplayarak şapka karşıtı propaganda yapmışlardır. Biçeli Mehmet adında bir şahıs Mustafa Kemal Paşa’nın üç yerinden yaralı olduğunu ve İsmet Paşa’nın ortadan kaldırıldığını söylemiş, dindar paşaların yönetimi ele aldığından bahsederek Erzurum gibi Rize’nin de gereğini yapmasını istemiştir. Toplanan kalabalığa Yeni Pazar köyünden Muharrem Hoca’nın şapka aleyhindeki fetvası sık sık tekrar edilmiştir. Olaylar sırasında isyancılar karakolu basıp jandarmayı esir almıştır. Rize’deki isyan bastırılmış ve yapılan yargılama sonucunda İskilipli Atıf’ın Frenk Mukallitliği ve Şapka kitabının isyanda etkili olduğu anlaşılmıştır.[11] Giresun’daki olaylarda yakalanan birisi de polis sorgusunda İskilipli Atıf’ın “şeriatın şapka giymeye izin vermediğini” belirttiğini ve bu nedenle isyan ettiğini söylemiştir. Bunun üzerine İskilipli Atıf tutuklanarak Giresun İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmıştır. 16-18 Aralık 1925 tarihleri arasında yapılan ve İskilipli Atıf ile birlikte 60 kişinin yargılandığı mahkeme sonucunda Şeyh Muharrem ve Abdullah Hoca isimli kişiler halkı isyana teşvik ettikleri gerekçesiyle idama; Şeyh Hüseyin, Dadak Ali ve Çakır Ali on beşer yıl hapse mahkûm edilmiş, diğer sanıklar beraat etmiştir. Beraat edenler arasında İskilipli Atıf’ta vardır. Beraat nedeni Frenk Mukallitliği ve Şapka kitapçığını Şapka Kanunu’ndan önce yazmış olması ve bu nedenle suçlama yapılamayacağıdır. Mahkeme, İskilipli Atıf’ı serbest bırakırken kitapçıkların toplanmasına ve dağıtımının yasaklanmasına karar vermiştir.[12] Bu yasağa rağmen kitapçıkların dağıtılmasına devam edildiği anlaşılınca İskilipli Atıf 1926 yılı Ocak ayında bu sefer Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılanmıştır. Kılıç Ali, Ali Çetinkaya, Necip Ali ve Reşid Galip’ten oluşan mahkeme heyeti İskilipli Atıf’ın söz konusu kitapçığının Şapka Kanunu’na karşı çıkan isyanlardaki rolünü sorgulamıştır. Mahkeme tutanakları incelendiğinde mahkeme heyetinin kitapların dağıtılmasının yasaklanmasından sonraki süreçte isyan bölgelerine gönderilip gönderilmediğinin üzerinde titizlikle durduğu görülmektedir.[13] Mahkemede ele alınan bir diğer önemli husus İskilipli Atıf Hoca’nın Teali İslam Cemiyeti Başkanı olduğu dönemde yaptığı milli mücadele karşıtı faaliyetlerdir. İstanbul Müfettişliğinde katip olarak çalışan ve Teali İslam Cemiyeti’nin kurucularından olan Bakırköylü Hasan Fehmi Efendi’nin ifadesinin yer aldığı mahkeme tutanaklarında Kuvayi Milliyecilerin katledilmesini emreden bir beyannamenin hazırlanması meselesinin bir Cuma namazından sonra cemiyet binasında İskilipli Atıf Hoca’nın da bulunduğu bir toplantıda gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Hasan Fehmi Bey’in ifadesinde toplantının yapıldığı gün cemiyete İskilipli Atıf ve Erzurumlu Hasan Efendilerin ısrarı üzerine gittiği belirtmiştir. İngilizler beyanname yazmak üzere bütün dernekleri gözden geçirdikten sonra halk arasında kötü bir şöhreti bulunmadığından dolayı Teali İslam Cemiyetini seçmişlerdir. İngilizlerin bu kararını toplantıda bulunanlara Mustafa Sabri’nin damadı Zeki bildirmiştir:

Mahkeme Başkanı:Yani o beyanname meselesi dolayısıyla mı?

Hasan Fehmi Efendi: – Mütâreke devresinde halk arasında bir keşmekeş vardı. Bendenize Cemiyet-i Müderrisîn’i Teâlî-i İslâm Cemiyetine katarak müderrislerden başka insanları da içeriye alalım, bir vahdet olsun dediler. Bunun üzerine bendeniz dedim ki, eğer siyâsetle iştigal edecekse bendeniz katiyyen yokum. Katiyyen siyâsetle alâkadar değil, dediler. Ve bunun için özel bir madde koydular ve yine bendenizi yönetim kuruluna seçmişler. Sonra bendeniz (evimi) Bakırköyü’ne naklettim. Ve devam edemedim.

Mahkeme Başkanı:Evvelce nerede oturuyordun?

Hasan Fehmi Efendi: – Fatih’te. Sonra devam edemeyince benim haberim olmaksızın istifa etmiş saymışlar. Ve yönetim kuruluna da diğer bazı kimseleri seçmişler. Bir cuma günü namaz kılmak üzere Fatih’e geldim. Fakat yetişemedim, Şehzâde Câmii’nde kıldım. Orada eski tanıdıklardan bazı kişilere rastladım. Cuma namazından sonra cemiyete uğrayalım dediler. Zaten cemiyet Şehzâde karakolunun karşısında idi. Ben Fatih’e gideceğim müsâade edin, dedim, ısrar ettiler.

Mahkeme Başkanı: – Israr edenler kimler?

Hasan Fehmi Efendi: – Âtıf Efendi, Erzurumlu Hasan Efendi vesâire. Bendenizden habersiz bilmediğim kişileri de almışlar, cemiyete gittik. Yukarı çıktık, yönetim kurulu toplandı.

Mahkeme Başkanı: Kimler vardı?

Hasan Fehmi Efendi: – Konyalı Abdullah, Atıf Efendi, Tahirü’l-Mevlevi ve gıyabımda alınan daha bazı zevat. Mustafa Sabri’nin Zeki adında bir damadı vardı, o geldi. Toplantıda söz aldı. Dedi ki: “Hükümet tarafından görevle geliyorum. Hükümetin size bir teklifi var.”

Mahkeme Başkanı:Yani Ferid Paşa kabinesinin mi?

Hasan Fehmi Efendi: – Evet. Dedi ki, İngilizler bütün dernekleri genel bir incelemeden geçirmişler. Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin siyâsetle iştigal etmediğinden ve halk arasında kötü bir şöhreti olmadığından bu cemiyet nâmına Anadolu’ya bir beyannâmenin yazılıp atılmasını…[14]

Hasan Fehmi Bey’in Teali İslam Cemiyeti’nin milli mücadele aleyhinde beyanname dağıtılmasını görüşmek üzere yaptığı yönetim kurulu toplantısından da bahsettiği bu ifadesi İstiklal Mahkemesi’nin üçüncü defterinde yer almaktadır. İfadenin devamı kuvvetle muhtemel kayıp olan dördüncü defterde olmalıdır ve bu defter henüz ortaya çıkartılamamıştır. Ancak on üçüncü defterde yar alan savcılık iddianamesinde ki Hoca Hasan Efendi’nin yüce huzurlarınızda söylediklerinden ve itirafından anlıyoruz ki, Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin damadı Zeki, kendilerine ilk defa anlaşmak ve beyanname meselesini müzakere etmek için geldiği zaman, Teali-i İslam Cemiyetinden İngilizlerin ve Padişah’ın memnun olduğundan bahsederek bir beyanname hazırladıklarını ve beyannamenin bu cemiyet tarafından imzalanmasını söylemiştir.” cümlelerinden Hasan Fehmi Efendi’nin ifadesinin devamında toplantıyla ilgili daha detaylı bilgiler verdiği anlaşılmaktadır.

2 Şubat 1926 tarihli mahkeme de savcı Necip Ali Küçüka’nın okuduğu iddianamenin İskilipli Atıf’la ilgili kısmı şu şekildedir:

“Efendim geçen Ekim ayı boyunca da memleketin bazı bölgelerinde ortaya çıkan hadiseler ve görünümü, Cumhuriyet’in kahredici gücü neticesiyle iskat edilen bu irtica hadiseleri, alelade ortaya çıkmış birer mahalli nümayişten ibaret olmayıp, gecen gün Maraşlılar’ın Muhakemesinde de aynı münasebetle arz ettiğim gibi; önceden tertip ve tanzim edilmiş olan meş’um bir hareketin neticesidir. Çünkü Erzurum’da, Rize’de Giresun’da ortaya çıkan hadiseler ve gelişimini bir bütün olarak düşünecek ve değerlendirecek olursak, hadiselerin altında yatan gaye ve yapılan propaganda ve bunların hareket şekilleri arasında umumi bir ortaklığın mevcut bulunduğu derhal ortaya çıkar. Erzurum mürtecileri isyan çığlıkları atarken “dinsiz vali istemeyiz, dinsiz hükümet istemeyiz…” diye kıyam etmişler ve öncelikle hapishanedeki mahkumları çıkartmak gaye ve hedefine doğru yürümüşlerdir. Aynı hadise Rize’de gerçekleştiğinde; Rize’nin Potamya mevkiinde ve Ulu Cami civarında yapılan çok büyük tezahüratlarda da aynı sözler söylenmiştir. Binaenaleyh bunların maksatlarının ve hedeflerinin hükümeti devirmek ve kendi fikirlerine göre bir hükümet getirmek olduğu artık güneş gibi aşikar bir hakikattir. Rize asileri Ulu Cami’de toplandıkları sırada maksatlarını çok daha acık ve net bir surette ifade etmişlerdir. Yalnız kendilerinin olmayıp Trabzon, Erzurum, Giresun ahalisinin de kendileriyle birlikte hareket edeceklerini, Ankara’da bazı dindar paşaların da birlik ve dayanışma içerisinde çalışmakta olduklarını beyan ve ifade ettikleri, o zamanki zabıtlarda mevsuktur. Giresun hadisesi sırasında Hafız Muharrem ’in yapmış olduğu propaganda ve Hoca Abdullah ’ın koynunda Kur’an-ı Kerim olduğu halde sokak sokak dolaşarak bazı adamları iknaya çalışması dikkate alınacak olursa, bunların hepsinin aynı maksat ve hedefi gözetmiş oldukları anlaşılır. Asıl işin daha garip ve daha tuhaf olan noktası şudur ki; Batı Anadolu’daki Kula Kazası’na saatçilik yapmak üzere gelmiş olan Süleyman isminde bir çocuk, daha Erzurum, Rize ve Giresun hadiseleri çıkmazdan önce “Erzurum ve Trabzon taraflarında yakında büyük şeyler zuhur edeceğini, muhakkak bu dinsizlerin hakkından gelineceğini” handa hazır bulunan bazı şahıslara açıklamış ve söylemiş olduğu şahitlerin şehadetiyle çok acık bir bicimde görülmektedir. Binaenaleyh, bütün hadiselerin ortak tertip olduğu kesin bir bicimde gerçektir. Bunun nasıl bir şekilde düzenlendiği meselesi bir dereceye kadar tahlil edilecek olursa, mesele derhal aydınlanır. Mesela, Rize’de ortaya çıkmış olan hadisede, Rizeli asileri tahrik etmek sucuyla yakalanmış kişilerin evleri arandığı zaman, Hoca Atıf Efendi’nin Şapka ve Frenk Mukallidliği adındaki kitabı ortaya çıkarılmıştır.

(…) Hoca Atıf Efendi’ye gelince: Atıf Efendi, gerçekten o bilinen ve meşhur kitabını 1340’da yazdığını ve Maarif Vekaleti’nin özel izni ile neşrolunduğunu iddia etmektedir. Yaptığımız araştırmalara göre bu beyanı doğrudur. Ancak Rize’de, mahkeme heyetiniz tarafından yapılan tahkikata göre; oradaki kitapçıya iki defa kitap gelmiştir. Kitabın bu ikinci defa gönderilmesinin Rize İrtica hadisesinde bir etkisinin olduğunu, ‘vicdanen’ kabul etmekteyim. Çünkü Hoca Atıf Efendi’nin kitabı elden ele o kadar çok dolaşmış ve o kadar ehemmiyetle okunmuştur ki; Mesela, şapka emri çıktı ne yapacağız denildiği zaman, bazı mihraklar tarafından “Hoca Atıf Efendi’nin kitabım okuyunuz” diye telkinde bulunulmuştur. Hoca Atıf Efendi kitabını ticaret maksadıyla yazdığını söylemektedir. Binaenaleyh, tam kıymet kazanacağı zaman bu kitabı, şu an Mısır’da bulunan bir şahsa Eylül ayı içerisinde yani son aylar zarfında gönderildiğini oldukça anlamlı bulmaktayım. Gerçekte, bu kitapları, Hoca Atıf Efendinin eskiden sattığına ait elde hiçbir delil mevcut bulunmamaktadır. Bu hususta, vicdani bir kanaatimin oluşmasında yeterli ve sanığa itimat edilecek bir tarzda ifadesi bulunamamaktadır. Hoca Atıf Efendi, kitaplardan bir kısmının İstanbul Polis Müdüriyetince alındığını ve bir kısmının da evvelce satıldığını ve binaenaleyh elinde bir iki kitaptan başka kitap kalmadığını beyan etmektedir. Satıldı diye gösterilen kitapların hepsinin satıldığı ve elinde iki kitaptan başka kitap kalmadığı iddiasında inandırıcı değildir. Pek muhtemeldir ki; Hoca Atıf Efendi, son zamanda, şapka meselesi ortaya çıktığı zaman derhal piyasaya kitap çıkarmış ve satmış olmasına çok kuvvetle ihtimal vermekteyim. Esasen, Hoca Atıf Efendi, ta Meşrutiyetten bu güne kadar, memlekette ortaya çıkan inkılab hadiselerinin ve yenilik hareketlerinin en amansız düşmanıdır. Meşrutiyetin ilanından sora, Beyanu’l-Hak adıyla bir gazete çıkartmışlardır. Bu gazete, memlekette karanlık ruh ve zihniyetin hakim olması düşüncesini yaymak vazifesiyle mükellef idi. Beyanu’l-Hak gazetesinin tutmuş olduğu yol o kadar karanlık idi ki, Sebil’ur Reşad gazetesi onun yanında çok liberal kalırdı. Hoca Atıf Efendi, memleketin en kıymetli şahsiyetlerinden birisi ve zamansız olumu hala kalplerimizde elim bir acı bırakmış olan Mahmut Şevket Paşa’nin katledilmesi hadisesi dolayısıyla Sinop’a sürülmüştür. Kendisinin sürgünden donuşu Mütareke hin ilanı sonrasıdır. Ondan sonra geçirmiş olduğumuz felaketlerin onun ruhu üzerinde bir tesir icra etmesi lazım geldiği halde, bilakis siyasi hayata daha etkin bir tarzda atılmış ve Teali-i İslam Cemiyeti’nin reisliğine geçmiştir. Teali-i İslam Cemiyeti’nin hiçbir siyasi maksad gütmediği ve bir İslami hayır cemiyetinden ibaret bulunduğunu iddia ve beyan eylemektedirler. Fakat İngilizlerin ve vaktiyle Carlık Rusya’sının takib ettiği siyaset göz önüne alınacak olursa; düşmanlar, her şeyden evvel memlekette istiklal ruhunu öldürmek için böyle karanlık zihniyetlere müracaat etmek zorunda kalmışlardır. Vaktiyle Çarlık Rusya’sında medreseler açılması için izin verirler ve hatta teşvik ederler, mektep açılmak istenildiği vakit pek büyük güçlükler gösterirlerdi. İngilizlerin de bütün İslam dünyasında da takip etmiş oldukları siyaset bu idi. Türkiye’yi hazır bir lokma gibi yutmak istedikleri zaman, elbette böyle bir durumdan istifade etmek isteyecekleri tabii idi. Tarikat-i Salahiyye-i İslamiyye’nin kuruluş şekli göz önüne alınacak olursa İngilizlerin ve düşmanların bu duruma ne kadar ehemmiyet verdikleri anlaşılır. Sonra, böyle bir hayır cemiyetinin kuruluşu Vahidüddin ’in de düşünce ve işlerine de uygun geliyordu. Çünkü Vahidüddin, siyaset sahasında bütün kozunu kaybettikten sonra din ve vicdan sahasında millete nüfuz etmek istiyordu. Teali-i İslam Cemiyeti, hiç şüphe yoktur ki; bu gibi maksat ve gaye için kurulmuştur. Gerçi, ellerindeki nizamnamede böyle bir madde yoktur. Ancak idare heyeti, gayet hassasiyetle incelenecek olursa görülür ki; Teali-i İslam Cemiyeti’nin birçok vazifeleri vardı. Köylerde mektepler açmak vaazlarda bulunmak vazifesiyle mükellef idiler. En küçük bir sermayeye sahip olmayan ve daha sürgünden yeni donmuş olan Fatih dersiamlarından Atıf Hoca’nın ve maaşla geçinen birtakım kişilerin böyle mektepler açmaları ve muallimler bulmaları için çok paraya hatta yüzbinlerce, milyonlarca liralık bir sermayeyi meydana getirmeleri lazım geldiği halde, bunlar bu parayı nereden ne surette bulacaklardı. Yapamayacakları bir işin başına da tabii geçmezlerdi. Binaenaleyh, bütün ruhumla eminim ki ve kanaat ediyorum ki bu cemiyet doğrudan doğruya Vahidüddin ’in ve ilham almış olduğu efendilerinin himayelerinde kurulmuş idi. Hoca Hasan Efendi’nin yüce huzurlarınızda söylediklerinden ve itirafından anlıyoruz ki, Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin damadı Zeki, kendilerine ilk defa anlaşmak ve beyanname meselesini müzakere etmek için geldiği zaman, Teali-i İslam Cemiyetinden İngilizlerin ve Padişah’ın memnun olduğundan bahsederek bir beyanname hazırladıklarını ve beyannamenin bu cemiyet tarafından imzalanmasını söylemiştir. Şu halde, bu cemiyet İngilizlerin dikkatini çekmiş bir cemiyettir. Ama Atıf Hoca, cemiyetin bazı hizmetlerinden de bahsediyor. Fakat Teali-i İslam Cemiyeti’nin ortada bir hizmeti varsa; o da maalesef, Yunan tayyareleriyle, düşmana karşı muharebe etmekte olan Türk yavrularının fikir ve zihniyetlerini zehirlemek için propaganda beyannameleri atmalarıdır. O zaman ve bugün de kendisinin milliyetperver olduğunu söyleyen Hasan Efendi, Şehzadebaşı’ndaki kahvelerde beyannameyi Bismillah ile imza ettim diye açıkça ilan etmiştir. Binaenaleyh, Teali-i İslam Cemiyeti’nin bir hayır maksadıyla kurulduğunu ve İslami bir hayır cemiyeti olduğunu kabul etmek bendenizce mümkün değildir. Hoca Atıf Efendi… Şüphesiz ki; bütün bunlar maziye karışmış şeyler. Hepsi milletin yüce vicdanında affa mazhar olmuş şeylerdir. Yalnız, Hoca Atıf Efendi’nin şahsiyetini gözler önüne sermek bakımından çok kıymetli ve çok mühimdir. Hoca Atıf Efendi’nin neşr etmiş olduğu eserlerden; Neşr-i Şer’i, Terakkiyat-ı Diniyye, Şapka ve Frenk Mukallidliği kitapları incelendiği takdirde görülecektir ki; inkılab ruhuyla, bugünün ruhuyla, Türkiye Cumhuriyeti ruhuyla hiçbir zaman bağdaştırılması mümkün değildir. Bunlar Cumhuriyet Türkiyesine suikasttan başka bir şey olamaz. Binaenaleyh, biraz da Hoca Atıf Efendi’nin bu kitaplarında açıkladığı fikirlerin özetinden bahs etmek isterim: Bilhassa Şapka ve Frenk Mukallidliği adlı eserinde taklidi tarif etmekte, Hazret-i Resullullah’dan başka kimseyi taklid etmenin uygun olmayacağını özetle belirtmektedir. Eseri yayınlamaktaki gayesi de kısaca budur. Hoca Efendi, medeniyet ve ilim yollarında garbı taklit etmek doğru ise de, diğer yollarda taklidin doğru olmadığı inancındadır. Hoca Efendi’nin bakış acısına göre, onu kendi delili ile çürütebilirim. Özellikle İmam-ı Azam’ın ‘ömründe bir kere kelime-i şehadet getiren adam Müslümandır’ diye gerçekleşen içtihadını misal olarak arz edebilirim. Hatta daha acık olarak söyleyebilirim ki; garb ilminin alınmasını tavsiye eden Hoca Efendi bilmelidir ki, garb alemi bize soyluyor ki, milletlerin gelişmesi ve yükselmesi ancak taklit ile mümkün olmuştur. Eğer Hoca Efendi ecnebi lisanları bilmiş olsalardı, asrın en büyük sosyologlarından Marks gibi alimin taklide ne kadar büyük ehemmiyet verdiklerini anlarlardı. Hatta lisanın bile teşekkülü taklit sayesinde mümkün olmuştur. Binaenaleyh, Hoca Efendi şurasını bilmelidir ki; genç Türkiye Müslümandır ve Türk milleti Hz. Muhammed’e karşı kalbinde aziz ve kutsî bir his beslemektedir.  Fakat şurası da bilinmelidir ki; asrın bütün ilerlemelerinden bir adım bile geri kalamayız garb milletleriyle aynı hizada yürümek zorundayız. Çünkü, bu tarzda hareket etmeyecek olursak; Hoca Efendi’nin tabi olmuş olduğu memleketler olan, Buhara ve Hive, Hindistan ve Mısır gibi, bizim memleketimizin de başına bir büyük bir felaketin geleceğini çok kati olarak görüyoruz. Hoca Atıf Efendi’nin Rize’deki hadise ile neşrettiği eser arasında bir bağlantı bulunduğuna dair tam bir vicdani kanaat sahibiyim. Hareketi, Kanuni Cezayı Umuminin 55’inci maddesine göre 45’inci maddesinin son fıkrası karşılığına rastlayan iş ve suçtandır.”

Savcılık iddianamesinin okunmasından sonra Atıf Hoca yazılı savunma yapmayı talep ettiğinden dolayı mahkeme ertesi gün toplanma kararı almıştır.[15] 3 Şubat 1926 tarihli karar duruşmasında mahkeme başkanı sözü öncelikle İskilipli Atıf’a vermiştir. Onun müdafaanamesini okumasından sonra Savcı Necip Ali Bey “Efendim kendisini yerden göğe kadar müdafaa etmek hakkına sahip olan Hoca Atıf Efendi’nin ileri sürmüş olduğu sebeplerin akla yatkın olmasını bir vatandaş ve nihayet bir dindaş sıfatıyla çok arzu ederdim. Fakat maalesef müdafaasında kendi fikirlerini savunurken tarafsızlığını kaybettiğini görmekteyim.” diye başlayan bir konuşma yapmıştır. Bunun üzerine mahkeme başkanı, Atıf Hoca’ya söyleyeceği bir şey olup olmadığını sormuş, onun da “Yok efendim.” diyerek cevap vermesi üzerine diğer sanıkların savunmalarının okunmasına geçilmiştir. Bütün sanıkların savunmaları dinlendikten sonra mahkeme başkanı iki saat sonra hükümlerinizi açıklayacağız!” diyerek duruşmayı sonlandırmıştır.[16]

Açıklanan karara göre İskilipli Atıf Hoca ile Babaeski eski Müftüsü Ali Rıza Efendi idam cezasına çarptırılmışlardır. Şeyh Süleyman, Hasankale Telgraf Müdürü Halid, Uşaklı Köseoğlu Ahmet, Ayıntabî Salih, Yusuf Kenan, Suud’ül Mevlevi on sene küreğe, Sabuncu Süleyman, Kamilpaşazade Muhlis on beş sene küreğe, Merakib Ali, Hoca Osman, Hacı Bey, Hoca Mehmed, Kara Sabri, Erzurumlu mütekaid Yüzbaşı İsmail Efendi’ler yedi sene, Fatih Türbedarı Hasan Efendi beş sene kürek cezasına mahkûm edilmiştir. Hoca Tahir ve Hoca Fettah Efendi’lerin üç sene Adana’ya, Seydişehirli Hasan Fehmi Efendi’nin üç sene Isparta’ya, Erzurumlu Samih, Muhsin, Sabuncuzade Mustafa ve Zühtü Efendi’lerin üç sene İstanbul’a sürgün edilmelerine karar verilmiştir. Mustafa Asım, Ömer Rıza, Hafız Osman, Yahya Cafer’in oğlu Muhiddin, İhsan Mahvi, Seyyid Tahir, İstanbul İmam Hatip Kâtibi Aziz Mahmud, Kitapçı Mihran, Yağlıkçızade Mustafa ve Hüseyin, Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa, Saatçi Nafiz, Gostivarlı Hasan, Mülazım Halid, Sürmeneli Hafız Ali, Tahir’ül Mevlevi ve Erzurumlu Cafer ise yargılama sonunda beraat etmişlerdir.

Mahkeme kararının İskilipli Atıf Hoca’yla ilgili bölümü aynen şu şekildedir:

“Bunlardan Hoca Atıf Efendinin Türkiye Cumhuriyeti’nin yenilik ve ilerlemeye doğru attığı adımlara mani olmak ve halkı isyan ve irticaa teşvik etmek kastıyla İstanbul’da 1924 sonlarında Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri yayınladığı ve muhtelif vasıtalarla memleketin muhtelif mahallelerine dağıttığı sıralarda İstanbul Polis Müdüriyeti tarafından Birinci Şube raporuyla 24/8/1341 (1925) tarihi ile Dahiliye Vekâleti’ne ihbar edildiği, adı geçen vekâletin 26/9/1341 (1925) ve 4717 numaralı emirleri ile mezkûr risalenin toplatılmasının ve dağıtılmasının yasaklanmasının İstanbul’a bildirildiği ve kitapların bir miktarına el konulduğu hâlde, emrin uygulanışı tarihinden bir müddet sonra adı geçen eserin isyânın çıktığı mıntıkalarda yapılan aramalarda elde edilmesi ve muhakemeleri yapılan maznûnlara yöneltilen suallerden eserin isyandan bir iki ay evvel bahsedilen muhitlere gelerek elden ele gezdirilmek sûretiyle gizliden gizliye okunduğu ve Şapka İksâsı Hakkındaki Kanunun kabul edilmesi üzerine muhtelif mahallerde şapka aleyhinde propaganda da bulunan kişilerin tevkifi esnasında yapılan aramalarda bahsedilen esere tesadüf edildiği ve yapılan tahkikatta adı geçen eserin masum halkın fikirlerini iğfal ve irticaa teşvik maksadıyla Anadolu’nun içlerine ve bilhassa doğu vilayetlerine ücretsiz olarak gönderildiği ve eserin basımı ve dağıtımı hükümetçe men edildiği halde basımı ve dağıtımı için gayretler gösterildiği çeşitli bölgelerdeki isyanın çıkışında amil ve en mühim tahrik vâsıtası olduğu ve Atıf Efendi; geçmiş hayatı itibarıyla de 31 Mart irticâ hadisesinde ve Mahmut Şevket Paşa merhumun katledilmesinde de alakadar bulunduğundan çeşitli suçlar ile cezaya çarptırıldığı ve Sinop’a sürüldüğü ve bundan başka Millî Mücâdelenin en buhranlı zamanında Anadolu içlerine doğru uzanmış olan işgal ordusuna mukavemet edilmemesi hususunda başkanlığını yaptığı Teâli-i İslâm Cemiyeti adına düzenlediği beyannâmeleri sonradan aldığı çeşitli inkâr tertiplerine rağmen Yunan tayyareleriyle istiklâli ve hayat hakkı için mücadele eden Anadolu köylerine attırdığı ve yeniliğe ve Cumhuriyete dâimî bir düşman vaziyeti almış olan adı geçen kişinin son isyan hâdisesi ile maddeten ve mânen alâkadar bulunduğu bir çok delil ile anlaşıldığını ve ortaya çıktığı (…) için hareketinin karşılığı olan Kanun-ı Cezâ-yı Umumînin 45. Maddesinin “Her biri cürmün husûlü maksadıyla ef’âlimiz buradan beri ya bir kaçını icrâ eylerse eşhâs-ı mezkûreye hem fiil denilir ve cümlesi fâil-i müstakil gibi mücâzat olunur.” diyen muharrer fırkası dolayısıyla adı geçen kânunun 55. maddesinin “Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu tamâmen veya kısmen tağyir (…) veya ifâ-yı vazifeden men’ine cebren teşebbüs edenler idam olunur” diyen muharrer fıkrası mucibince” İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi’nin asılarak idamlarına…”

Toparlayacak olursak;

 İskilipli Atıf şapka giymediği için asılmamıştır, çünkü Şapka Kanuna göre yalnızca milletvekilleri ve memurların şapka giyme zorunluluğu vardır. İskilipli Atıf’ın şapka giymesi kanunen zorunlu değildir.

İskilipli Atıf şapka karşıtı kitapçık yazdığı için de asılmamıştır. Çünkü Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli kitapçığı Şapka Kanunu’ndan önce yazmıştır.

Mahkeme tutanaklarında açıkça görüldüğü üzere İskilipli Atıf, yazmış olduğu Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitapçığın çıkan isyanlarda kışkırtıcı rol oynadığının ve söz konusu kitapçığın dağıtılmasının yasaklandığı tarihten sonra bile isyan bölgelerine gönderdiğinin tespit edilmesi üzerine Genel Ceza Kanunu’nun 55. Maddesi uyarınca “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu kısmen ya da tamamen değiştirmek veya görev yapmasını engellemeye cebren teşebbüs” suçundan idam edilmiştir. Teali İslam Cemiyeti çatısı altında yaptığı zararlı faaliyetler mahkeme heyetinde İskilipli Atıf’ın öteden beri cumhuriyet rejimine düşman olduğu yönünde bir izlenim yaratmıştır.

 

[1] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cumhur-ittifakindan-iskilipli-atif-bulusmasi-267186h.htm Erişim: 10.02.2010

[2] Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, İstanbul 2012, s. 85.

[3] Medreselerde ders verme yetkisine sahip olan müderris.

[4] Ethem Erkoç, İskilipli M. Atıf Hoca Hayatı Düşünceleri ve İdamı, Çorum 2016, s. 11-15.

[5] Sinan Meydan, El-Cevap, İstanbul 2014, s. 580.

[6] Takvim-i Vekâyi, 11 Nisan 1920.

[7] Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri II, Çev. Cemal Köprülü, Mayıs 2001, s. 122.

[8] Zekâi Güner- Orhan Kabataş, Milli Mücadele Dönemi Beyannameleri ve Basını, Ankara 1990, s.218-223.

[9] Aynı eser, s. 223-227.

[10] TBMM, Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt:7, s. 108.

[11] Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Ankara 2009, s. 322.

[12] Aybars, a.g.e. , s.322-324.

[13] Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, Haz. Ahmed Nedim, İstanbul 1993, s.109-114.

[14] Aynı eser,

[15] Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, s. 271-279.

[16] Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, s. 280-286.