Kaotik toplumun kritiği

Siyaset Bilimci Yiğit Kalcı yazdı...

Kaotik toplumun kritiği

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan kadim bir siyasal geleneğe sahip, zamanın ruhuna uygun olarak modernize edilmiş, jeopolitik konumundan ve tarihsel birikiminden de aldığı güçle Doğu ile Batı’nın kültürel kodlarını sentezleyerek kendine ait kuruluş felsefesi oluşturmuş saygın bir devlettir. Uluslararası sistem içindeki varlığı, hiçbir koşul altında yok sayılamayan bu devletin, kurulduğu ilk yıllardan itibaren özellikle Batı medeniyetleri tarafından yakın markaj altında olması ve küresel stratejilerin merkezi haline gelmesi son derece doğal karşılanmalıdır. Bu bağlamdan hareketle, Türkiye Cumhuriyeti’nin idari kadrolarının iktidar alanının ülke sınırları ile kısıtlı olmadığını, atılan her adımın bölgesel hatta küresel çapta etkilerinin kısa ve uzun vadede hissedileceği gerçeğini kabullenmek gerekir. Bilinmelidir ki bu gerçek, bizi ulusal değerlerimizden, kuruluş felsefemizden ve kültürel köklerimizden ayırmaya yönelik eylemlerin parçası haline getirebilmek adına meşruiyet zemini yaratmak noktasında da son derece elverişli bir dayanaktır. Uluslararası sistemde gerek finansal gerekse siyasal güç dengelerinin şekil değiştirdiği bir dönemde ulusal bütünlüğümüzü korumak ve çevresel güvenliğimizi güçlendirmek adına atılacak her adım hayati önem taşımaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu, tarih boyunca Orta Asya’da ve Anadolu’da kurduğumuz devletler zincirinin bir parçası olarak kendi zamanının şartları ve doğası içinde varlık göstermiş, farklı evrelerden geçerek geride bıraktığımız yüzyılda siyaset sahnesine resmen veda ederek doğruları ve yanlışlarıyla tarihteki yerini almıştır. Monarşiler çağının en etkili aktörlerinden biri olan Osmanlı, tarihimizin önemli bir parçası olmakla beraber, bir hanedanlık olması sebebiyle bugün geldiğimiz noktada siyasal stratejilerimizin referans noktası olamaz zira bu imparatorluk, yetiştirdiği seçkin subayların eliyle küllerinden bir Cumhuriyet doğurmuştur. Cumhuriyetten monarşiye dönme arzusu ise tersine bir evrimin tetikleyicisi olarak varlık göstermeye devam etmektedir. Çünkü toplumun kültürel genetiği, monarşik sisteme eğilim gösterebilecek kodları barındırmaktadır. Cumhuriyet kadrolarının Köy Enstitüleri, Halkevleri ve Milli Eğitim müfredatı yoluyla yürütmeye çalıştıkları yeni toplum projesi, uluslarası siyasetteki gelişmelerin iç siyasete olan etkileri sonucu kesintiye uğramıştır. Bu sebeple monarşiden halk egemenliğine geçişte gerekli olan toplumsal dönüşüm gerçekleşememiş, devlet-toplum entegrasyonu özellikle de taşra vilayetlerinde istenilen seviyeye ulaşamamıştır. Bu durum, henüz geçiş evresindeyken, siyaset sahnesinde yeni devlet yapısına ve yeni devletin devrimlerine yeterli ölçüde adapte olamayan nüfusun güçlenmesine olanak sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu, siyasal ve kültürel altyapısını Selçuklu ve Bizans gibi medeniyetlerden yola çıkarak oluşturmuştur. Günümüzde Osmanlı Medeniyeti olarak ifade edilen ideal, Selçuklu ve Bizans kültürlerinin iç içe geçmiş halidir. Osmanlı, bu yapıyı zamana ve hakim olduğu coğrafyaya bağlı olarak yeniden yorumlamış, kendi içinde sürekli bir reform ihtiyacı hissetmiştir. Bu sebeptendir ki toplumsal yönelimin ve harcanan eforun Yeni Osmanlıcılık ekseninde değil, Cumhuriyetin kurumlarını ve stratejilerini güçlendirmek üzere olması beklenir zira doğal süreç bu şekilde işler. Fakat bu süreci işletmenin önündeki en büyük engel, insan kalitesidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında nitelikli insan gücünün büyük bölümünü cephelerde şehit veren bir toplumun yeniden inşa edilmesi ve birikimli insan açığını kapatması uzun zaman alacaktır. Birikimli insan ifadesiyle kastedilen, herhangi bir alanda herhangi bir fakültede eğitim almış insan şeklinde anlaşılmamalıdır. Zamanın ruhunu, siyasal gelişmeleri, bilimsel ve kültürel çalışmaları takip edip yorumlayabilen, kendi kültürüne ve ilişkili olduğu diğer kültürlere hakim, sorgulama ve karar verme yetisine sahip, hiçbir ideolojik, dini ve felsefi grubun güdümünde olmayan birey olarak anlaşılmalıdır. Toplum içindeki her birey, her türden dini veya ideolojik grubun içinde, anayasal düzeni ve kamu güvenliğini tehdit etmediği müddetçe varlık gösterebilir ki bu özgürlük alanı, demokrasinin bir gereğidir. Fakat medyada, akademide ve siyaset arenasında ‘’Demokrasi, özgürlük, millilik, dindarlık, aydınlık’’ gibi kavramların sıklıkla amacı dışında kullanılıyor olması, toplumsal çapta kalıcı etkiler bırakan ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının içinde bulundukları şartlar dahilinde izledikleri yöntemleri yermek ve Cumhuriyet ile açıkça hesaplaşma yoluna gitmek için yukarıda verilen kavramların bilinçli biçimde çarpıtılarak kullanıldıklarına şahit olmaktayız. Tüm bu söz oyunlarının ve siyasal manevraların bizi getirdiği noktayı objektif biçimde analiz edebildiğimiz takdirde, ortaya çıkan tablonun vahameti noktasında uzlaşı sağlayacağımız ise kaçınılmaz bir gerçektir. Öte yandan ‘’Aydın İnsan’’ kavramını rakı içmek, slogan atmak, rozet takmak şeklinde algılayan, kitap okumaya, araştırmaya, empati kurmaya karşı alerjisi olan kimselerin Cumhuriyet’i temsil ettikleri söylenemeyeceği gibi, provakatif malzeme üretme ofisleri üzerinden manipüle oldukları da tartışmasız bir gerçektir. Seküler yahut muhafazakar olsun, toplum içinde varlık gösteren ve özellikle de aktif siyasetle uğraşan her bireyin, siyasetin temel kavramlarına ilişkin asgari ölçüde bilgi sahibi olması, belirli bir entelektüel seviyeye erişmiş olması gerekir. Savunduğunu iddia ettiği ideolojik veya dini yaklaşımın bileşenleri hakkında bilgi sahibi olmayan şekilci kimselerin, kendilerine, ailelerine, topluma ve devlete faydalı olması beklenemez. Bu kimseler, bilinçi veya bilinçsiz biçimde kaotik ortamın elverişli aktörleri olarak varlık göstermeye devam ederler. Siyaset arenamız içinde, parti ve grup ayırımı yapmadan açıkça ifade edebiliriz ki devletle ve kurucu felsefesiyle hesaplaşma yoluna giderek topluma zarar veren aktörlerin varlığı, ulusal bir tehdit olarak değerlendirilmelidir. Medya ve çıkar grupları tarafından desteklenen bu yaklaşımın önüne geçebilmenin tek yolu ise toplumu siyasi kutuplara bölmeden ortak değerlerde buluşturma yöntemleri üzerine akademik arka planı olan projeler üretmektir. Varlık amacına aykırı davranan ve kendi içinde dahi ideolojik bütünlük gösterememiş ilkesiz muhalefet partileri ile bu yolu yürümek imkansızdır. Toplum ancak ve ancak, siyaset- medya- kapital ilişkisinin tozlu atmosferinden çıkarak bilimin, sanatın, ulusal bağımsızlığın ve kadim kültürünün peşinden gittiği takdirde kurtuluşa erecektir.