Karadeniz, Sakarya ve Mavi Vatan

Karadeniz, Sakarya ve Mavi Vatan

99 yıl önce bugün Sakarya Meydan Savaşı başladı. 13 Eylül 1921’e kadar 22 gün 22 gece sürdü. Savaşının kazanılmasından 6 gün sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa, mecliste yaptığı konuşmada, Türk’ün var olma savaşını "subaylar savaşı" olarak tanımladı ve şöyle devam etti:"

“Subaylarımızın kahraman atikliği, cesaretleri, ölüme meydan okuyan asil karakterleri hakkında söz bulamıyorum. Ama doğru ifade etmeye çalışayım, bu savaş bir subaylar savaşıdır. Ön safta savaşan genç subaylarımızın yüzde 80, erlerimizin yüzde 60’ı şehit düştü, yaralandı.”

Evet, bu savaşa katılan 42. Alayın bütün rütbeli subayları, bir tümen komutanı, üç alay ve 5 tabur komutanı şehit düştü. Sadece 8’inci tümenin süngü savaşında toplam 82 subay kaybı vardı. O asil insanların vatanseverliği, fedakarlığı olmasa bugün mevcut değildik.

SAKARYA YENİDEN DOĞUŞTUR

Sakarya Ana Vatan savaşının en büyük dönüm noktasıdır. Bu zafer, yıkılmanın eşiğine gelmiş Türk milletinin uzun soluklu büyük bir sabrın sonunda dayanma ve direnişinin bir tokadına dönüşmüştür. Mustafa Kemal, 21 Ağustos’ta, henüz savaş başlamadan iki gün önce General Karabekir’e çektiği telgrafta ‘’Bir dağ ve bir fedakâr kalsa bile bağımsızlık davamız devam edecektir.’’ diyordu. Sakarya, Mustafa Kemal’in ‘’Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa Vardır. O satıh bütün vatandır’’ emri çerçevesinde anavatanı sahiplenişin ve bu amaç uğruna büyük fedakarlıkların tarih sahnesinde sergilenmesidir. Bu savaştan sonra geri çekilme olmamış, Mustafa Kemal’in ordularına 1 Eylül 1922 günü verdiği emir ile 9 Eylül 1922’de Kutsal Kurtuluş Savaşı, Anadolu’yu Akdeniz’le buluşturmuştur.   Bu savaşın kazanılması Türk milletinin Kurtuluşa ve Mustafa Kemal’e olan inancını katlamış, zafer sonrası Anadolu işgalini teşvik eden İngiltere Yunanistan’a desteğini kesmeye başlamış; Mandacı ve Padişahçı İstanbul medyasından bile zafere sevinenler çıkmıştır. Kısacası Türkleri Anadolu’nun ortasına hapsederek Karadeniz’e sıkıştıran Sevr haritasına, Sakarya, en büyük, en etkili hamle olmuştur.

KARADENİZ MUCİZESİ

Sakarya’yı ve zaferden bir yıl sonra gelecek Büyük Taarruzu mümkün kılan, Atatürk-Lenin dostluğunun sonucu olarak Rusya’dan temin edilen 300 bin ton cephanenin Kuvay-ı Milliye Donanmasıyla başta İnebolu olmak üzere Karadeniz Limanlarımıza taşınmasıydı. Karadeniz, 100 yıl önce Anadolu’ya denizin sathı üzerinden en büyük desteği vermişti.  Karadeniz olmasa Kurtuluş Savaşı olmazdı. Bugün de Karadeniz, 100 yıl öncesinde olduğu gibi Türk milletine desteğini sergiledi. Bu kez destek Karadeniz’in deniz tabanından geldi. 21. Yüzyılın enerji savaşları içinde, Doğu Akdeniz’de, denizdeki Sevr’le mücadelemizin en yoğun döneminde MTA ve TPAO’nun ortak çalışması sonucu TUNA-1 (Yeni adıyla Sakarya) havzasında doğal gaz rezervi bulundu. Bu keşif, anavatan ve mavi vatanda bulunan en büyük enerji kaynağı olarak tarihe geçti.

ASLİ CEPHE DOĞU AKDENİZ'DİR

Karadeniz’de yaşanan bu önemli gelişme yanında unutulmaması gereken gerçek, asıl mücadele yani denizdeki Kurtuluş Savaşının Doğu Akdeniz’de olduğudur. Atatürk’ün ‘’gözüm Sakarya’da Kulağım İnebolu’da’’ söylemine benzer bir şekilde bugün Türk milleti şunu söyleyebilir. ‘’Gözümüz Doğu Akdeniz’de, Kulağımız Karadeniz’de.’’ Doğu Akdeniz’in asli cephe olması ne iktidarın seçimi ne de muhalefetin kaçınacağı bir sorun sahasıdır. Denizden dayatılan bir jeopolitik kapatma girişimine karşı ortaya çıkan kendini savunma refleksidir. Hükümetin başlangıçta İhvan temelli dış politikasının Mısır ve Suriye cephelerinde bu mücadeleye ciddi zarar verdiği gerçektir. Ancak bu yanlışlar diğer alanlarda uygulanan doğru stratejilerin ulusal çıkar doğrultusunda yarattığı etkileri gölgelememelidir. Yani hükümet bu cephelerde hata yaptı diye, Libya ve deniz sathında uygulanan doğru stratejilere karşı çıkmak uygun değildir.

Bu gelişme sonrası Mavi Vatan stratejimizde en ufak değişikliğe gidilmemelidir.  Bulunan bu rezervin Akdeniz ve Ege’deki Mavi Vatan hedeflerine etkisi olmamalıdır. Zira Ege ve Akdeniz’deki çıkarlarımız sadece enerji odaklı değildir. Türkiye’nin batıdan ve doğudan kuşatılmasını ilgilendirdiği veçhesi ile jeopolitik odaklıdır. Türkiye nasıl ki Karadeniz’de Mavi Vatan sınırlarını 80’li yıllarda Sovyetler Birliği ve diğer sahildarlar ile hak ve çıkarlarını en iyi şekilde koruyarak çizmiş ve akdetmiş ise aynı durum Ege ve Doğu Akdeniz için de geçerli olmalıdır. Türkiye, 29 Kasım 2019 tarihinde BM’ye deklare ettiği Doğu Akdeniz kıta sahanlığı koordinatlarının kapsadığı alanı Misak-ı Milli olarak görmeli ve sonuna kadar savunmalıdır. Yunanistan ve GKRY ‘nin AB ve ABD üzerinden uyguladığı Türkiye karşıtı hamlelere her koşulda direnmeye devam etmelidir.

GAZ KEŞFİ VE İÇ POLİTİKA

İktidarın gaz keşfini büyük bir abartıya kaçarak müjde ile vermesi her demokraside, seçim yarışının yaşandığı her iklimde doğal bir reaksiyondur. Burada önemli olan konunun uzmanlarının siyasi endişelerden uzak bilimsel temelli açıklamalarıdır. Başta petrol mühendisleri ve jeofizikçiler olmak üzere bu konuda uzmanlar keşfin önemli boyutta olduğu konusunda hem fikir. Ancak söz konusu gazın 2023’e yetiştirilmesi konusunda aynı görüşe sahip değiller. En iyimser tahminle gazın 2025 yılında tüketici ile buluşabileceğini öne sürüyorlar.

KEŞİF, MAVİ VATAN'IN İSPATIDIR

Bu keşif, Türklerin Mavi Vatan’daki zenginlikler ile tarihteki en büyük buluşmasını temsil ediyor. Bu ve gelecekte bulunacak rezervler, 5 yıl sonra tüketici ile buluştuğunda şüphesiz ulusal ekonomiye ve dış ticaret açığımızın kapatılmasına katkı sağlayacaktır. Bu başarı, aynı zamanda 2006 yılından bu yana devam eden Mavi Vatan söyleminin deniz dibinden fışkıran gönenç olarak halk nezdinde bir ispatıdır. Bu keşif, milyonlarca yıldır deniz dibinde bekleyen çok kıymetli hidrokarbon rezervlerinin tarihin bu safhasında Türk ekonomisine ve dolaylı olarak çalışkan Türk milletinin refahına ciddi boyutta katma değer kazandırma sürecinin de başlangıcını oluşturacaktır. Türkiye’nin Karadeniz’de, yani deniz yetki alanları anlaşmazlığı yaşamadığı bir denizde Mavi Vatanında doğal gaz kaynağı bulması vatansever herkesi mutlu etmesi gereken bir olaydır. Türkiye tapusunun tartışmasız kendisine ait olduğu deniz alanında kendine ait egemen haklarını kullanmıştır.

MÜTAKERE KAFASI DEVAM EDİYOR

Diğer yandan Türkiye’nin aşırı kutuplaşmış iç politika ortamında gazın Karadeniz’de mavi vatan sınırları içinde bulunmasını küçük gören, neredeyse üzülecek derecede duygularını ifade edenlerin de varlığı gerçektir. Normal şartlar altında egemen bir ulus devletin kendi deniz diplerinde kaynak bulması gerek enerji bağımsızlığı gerekse deniz bilimleri çerçevesinde büyük coşkuyu hak etse de ülkemizde siyasi çekişme ve kamplaşma ortamı, bulunan rezervi ve keşif vakasını adeta yok sayma derecesine indirgeyebiliyor. Ya da Doğu Akdeniz’de yıllardır emsalsiz başarılara neden olan donanmamızın 10 Ağustos Navtex’i sonrası yaşanan gerilimdeki rolünü küçümseyen, her krizde yaşanabilecek olayları Yunan ve AB/ABD gözlüğünden eleştirebilenler çıkabiliyor. En kötüsü, Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşma ile Doğu Akdeniz tezlerini Yunanistan ve GKRY gözlüğü ile eleştiren ve FETÖ/Soros tarafından fonlanan sosyal medya kanallarında anlatan Türk vatandaşlarının varlığı dikkat çekiyor. Ne yapalım. 100 yıl sonra mütareke dönemi tekrar ediyor.

İKTİDAR BİRLEŞTİRMELİ

Diğer yandan, iktidarın 15 Temmuz FETÖ kalkışmasından sonra ülke sathında yakalanan birlik ve beraberlik atmosferini koruyamamış olması; her yazımızda her konuşmamızda vurguladığımızın aksine birleştirici değil, uç söylemlerle ayrıştırıcı politika uygulaması maalesef halkın kutuplaşmasında etkili olmuştur. Bu süreçte Türkiye’nin değişmez çimentosu, birleştirici vazgeçilmezi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kendini bilmez kurum, kuruluş ve kerameti kendinden menkul şahıslar tarafından eleştirilmesi; bu saldırılara iktidarın kayıtsız kalması birlik ve beraberliğe büyük zarar vermiştir. Bu durum başarıları gölgeleyebilmiştir.

AKDENİZ VE EGE'Yİ OSMANLI KAYBETTİ

Hatırlatalım, Mustafa Kemal Atatürk, siyaset üstüdür.  Devletin ta kendisidir. Bu konuda kendini ve tarihi bilmeyenlere onu ve dönemini deniz konularında eleştirmeye yeltenenlere hatırlatma yapalım. İmparatorluğun en büyük deniz kayıpları II. Abdülhamit dönemiyle başladı.  Donanma Haliç’e hapsedildi ve kurumsal kültürü ile birlikte zayıflatıldı. Böylece Türkler 20’nci yüzyıla donanmasız girdi. Sonuçta, 1878 yılında Kıbrıs, Teselya, Romanya, Karadağ ve Doğu Rumeli, 1881 yılında Tunus, 1882 yılında Mısır, 1897 yılında Girit, 1908 yılında Bulgaristan ve Bosna Hersek tamamen kaybedildi. Ardından yaşanan 1911 Libya ve 1912-13 Balkan Savaşları sonunda da Libya ve Yunanistan’ın tamamı ile Ege adaları donanmasızlık nedeniyle kaybedildi. Beş yıl önce kurulan Bulgar devletinin orduları Çatalca’da zor durduruldu. Birinci Dünya Savaşında itilaf devletlerinin ortak donanması ve kara gücü Gelibolu yarımadasına Ege Denizinde hiçbir engelle karşılaşmadan geldi ve asker çıkardı. Mustafa Kemal’in askerlerine “ben size ölmeyi emrediyorum” demek zorunda kaldığı Çanakkale Savaşlarında onbinlerce kayıp verildi. Savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğunun parçalanarak sadece Karadeniz’de kısa kıyısı olan küçük Orta Anadolu devletine dönüşmesini sağlayacak Sevr Antlaşması dayatıldı. Yunan kuvvetleri hiçbir dirençle karşılaşmadan 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’e çıkabildi. Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal önderliğinde yönetilmeseydi, başarılmasaydı bugün onu eleştirmeye yeltenenler zaten hayatta olamazlardı. Olanlar da bir sömürge devletinde hizmetkar olarak nefes alırlardı.

DERS ALINMALIDIR

Bugün hem iktidar hem muhalefet hem de emperyalizmin emrindeki Atlantik mandacıları yaşananlardan ders çıkarmalıdır. Unutulmamalıdır ki tarihin bugünkü kesitinde ülkemizde siyasi görüşü ne olursa olsun ulusalcı, vatanperver ve Atatürk takipçisi sessiz ve büyük bir çoğunluk vardır. Bu çoğunluğun temsil edildiği ana akım siyasi parti henüz yoktur. Bu çoğunluk devletin bekası, gönenci ve aydınlık geleceğine inanır. İçindeki Mustafa Kemal sabrını, dayanma ve direnme güdüsünü asla yitirmez, asla umutsuzluğa kapılmaz. İktidar partisi oy kaybetsin diye devlet gemisine bilerek zarar vermez; jeopolitik kayıplara tahammül etmez. Türk ekonomisine ve özellikle Özal’ın 24 Ocak tüketim ekonomisinden, Mustafa Kemal’in üretim ekonomisine geçmesine katkı sağlayacak enerji kaynaklarının mavi vatan diplerinden çıkarılmasını coşkuyla karşılar.

MTA VE TPAO TAMAMEN MİLLİLEŞTİRİLMELİDİR

Yazımızı tamamlamadan son tavsiyelerimizi MTA ve TPAO’ya yapalım. Türkiye ilk kez kendi sismik ve sondaj gemileri marifetiyle Mavi Vatanda büyük sayılabilecek kaynak bulmuştur. Bu başarıyı devletimizin bu kurumları geçmişlerine sadakatle geliştirebilmeli, gelecekteki faaliyetlerde yabancı personelden tamamen arınarak gerek sismik gerekse sondaj gemilerimizde eğitimli ve tecrübeli Türk personeli kullanmalıdır. Nasıl ki Deniz Kuvvetlerimiz ilk Milli Gemisini 2005-2011 yılları arasında büyük titizlik ve disiplin içinde dizayn ve inşa ederek bugün yurt dışına ihraç eden bir konuma gelmişsek, MTA ve TPAO da aynı sabır ve inanç ile derin su sismik, sondaj ve işletme konularında Türkiye’nin enerji bağımsızlığının geleceğine liyakatli, üstün vasıflı Türk personel ile rehberlik etmeli, bu sektörü başarılara taşımalıdır.