Kuklaların alacakaranlık kuşağı

Bağımsız Akademisyen Ayşe Deniz Temiz yazdı...

Kuklaların alacakaranlık kuşağı

Koronavirüs Vakanüvisleri Krize Hazırlık ve Öz-Bağışıklığın Ereği
KUKLALARIN ALACAKARANLIK KUŞAĞI
yahut, Kurşunkalem, Kalemtraş, ve Open-Office ile Felsefe Yapmak

 

 “Adam öldürmeyi, bre Hasan
oyun mu sandın?”
Türk halk ezgisinden beyit

                                                                                                 “Öyle bir yer ki orada
celladın yüzü iyi gizlenmiştir.”
Bob Dylan, Hard Rain’s Gonna Fall

Yeni Atlantis’in öylesine ani bir kesintiyle son bulması tasarlanmış bir durum mudur? Yoksa yazarın zihnindeki kurguyu kesintiye uğratacak bir şey mi olmuştur? İzlediği mantık dizgesi içinde bir çıkmaz yola, çözüme kavuşturamadığı bir açmaza mı girmiştir? Yoksa yazım sürecini sekteye uğratan dışsal bir engel mi çıkmıştır karşısına? “Salomon’un Evi”nin sanat ve teknikleri aracılığıyla Bensalem ülkesinin etrafına örülmüş olan bağışıklığın kalesine meydan okuyan bir kaza mı vuku bulmuştur? [1]

Sözü edilen kurumun organizasyon yapısının tasviri, manidar bir biçimde, bir “yanılsamalar evi”nden bahisle son bulur. Duyu algılarında yanılsamalar yaratma yöntemlerinin geliştirildiği bir dairedir bu. Gelgelelim, bu açıklamayı yaptıktan hemen sonra Tarikatın Pederi sözlerinden geri adım atarak, tarikat üyelerinin ürettikleri yapıtlara dair yanılsamalar yaratmaktan men edildiğini kesin bir dille belirtir.

Bundan başka, duyu aldanmacasına yönelik evler de vardır;  hokkabazlık, sahte görünümler, kılık değiştirmeler ve yanılsamalar; ve bunların yol açtığı yanlış kanılar. Gerçekten doğal olan ve hayranlık uyandıran bunca şeye sahip olan bizlerin, istersek bu şeyleri gizleyip daha mucizevi görünmelerini sağlayarak duyuları aldatabileceğimizi rahatlıkla tahmin edebilirsin, elbette. Fakat biz sahtekârlığın ve yalanın her türünden nefret ederiz; bu nedenle de, herhangi bir doğal eseri veya nesneyi yapmacıklıktan uzak, olduğu haliyle değil de, süsleyip şişirilmiş biçimde göstermeyi, bedeli kınama ve para cezası olmak üzere, bütün üyelerimize kesin surette yasakladık.

O halde, basit anlamıyla sahtecilik, Tarikata bağlı üyelerin tenezzül ettikleri bir yol değildir. Üstelik kati surette yasaklanmıştır. Bununla birlikte, enstitünün bir bölümünün tamamen aldatmaca tekniklerine adanmış olduğu da bir gerçektir. Bu paradoks insanı şöyle düşünmeye sevkeder: Öyleyse, sahtekârlığa başvurmaksızın işleyen başka, meşru bir yanılsama yöntemi mi vardır? İfşa etmek yoluyla daha incelikli biçimde gizlemeyi sağlayan bir yanılsama, bir eseri veya nesneyi “yalnız olduğu gibi” gösteren bir tür şeffaflık mı söz konusudur? Tıpkı okyanusun yüzeyinde saklı duran bu ada gibi, kendi üzerine katlanan bu şeffaflık da, Tarikat Pederinin anlatıcıya, işittiği hikâyeden istediği kadarını yayınlaması için izin vermesi gibi, cüretkâr bir hamle ile kendisini ortaya koyar. Ne de olsa ada ulusu, “Tanrı’nın bağrında saklı, bilinmedik bir ülke”dir. Bu cüretkâr hamle, kendi üstüne katlanarak cömertlik biçimini alır, tıpkı aldatmaca veya gizliliğin de şeffaflık içerisinde sarmalanması gibi, daha doğrusu, sarmalanmış olduğunu tahmin ettiğimiz gibi, zira ne biz ne de anlatıcı yanılsama hattının nereden geçtiğini ve nereye dek uzandığını tespit edecek konumda değilizdir. Pederin ayrılmadan önce muhatabına cömertçe takdim ettiği ikibin düka altın ise Tarikata dair anlattıklarında gösterdiği açık yürekliliği pekiştirir. Bu armağan aynı zamanda yabancıyı, Salomon’un Evi ile kurulan dostluğun gerektirdiği, telaffuz edilmemiş koşullara uymak konusunda daha sıkıca bağlar. Bir tür sus payıdır bu. Meselenin gerçek anlamda bir sırra dönüşmesini önlemek için—zira bir sırrın mühür altına alınıp korunması fazladan bir enerji harcamayı gerektirir dile getirilmesi gereken asgari malumatı tedavüle koyması için anlatıcıya takdim edilmiştir. Zararlı bir maddenin cüzi bir dozunun, ona kazara veya kasten maruz kalan bünyeyi güçlendirmesi gibi, yani bir aşı gibi, Salomon’un Evi hakkında kontrollü biçimde sızdırılacak cüzi miktardaki bilgi de Tarikatı alaşağı etmek bir yana, olsa olsa güçlendirecektir.

***

Think-tank’ler düşünsel ve askeri faaliyeti çakıştıran bu acayip sözcüğü geçici olaral kullanmak mazur görülürse tarafından gerçekleştirilen senaryo yazımı ve simülasyon oyunları, yönetim zihniyetinin küresel biyo-iktidar evresinde giderek daha sık başvurulan bir teknik olarak karşımıza çıkıyor. Tatbikatı düzenleyenlerin dünya çapında siyasi ve iktisadi dinamikler ve şebekeler üzerinde tatbik ettiği gücün boyutuna bakıldığında, “acil durum hazırlığı”nı amaçlayan bu tatbikatlarda, acil bir durum ihtimaline karşı yapılan hazırlık ile acil durumu hazırlama arasındaki çizginin fazlasıyla kırılgan olduğuna hükmedilebilir. Her halükârda, tatbikatta farz edilen acil durumun ayrıntıları ile gerçek dünyada vuku bulan olay arasındaki yakın benzerlik, olayı hazırlayan dinamiklerle ona karşı hazırlıklı olmayı planlayanlar arasında bir yakınlığa işaret eder. Bizi ilgilendiren vakada bu yakınlık, tatbikatın zamanlaması ile acil durumun başgösterdiği ânın birbirine olan yakınlığı ile pekişmektedir.

Pierre Otel, New York.
Pierre Otel, New York.

Bu çifte yakınlıktan hareketle, Dünya Ekonomik Forumu (WEF), Bill Gates Vakfı, ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) girişimiyle gerçekleştirilen, ve Ebola’dan on kat daha hızlı yayılan, çünkü havadan bulaşan ve belirti vermeyen hastalar tarafından taşınan bir solunum yolu virüsünü konu alan simülasyon egzersizinin—yani 18 Ekim 2019 tarihinde ABD’nin New York şehrinde Johns Hopkins Üniversitesinin ev sahipliğiyle düzenlenen simülasyon oyununun yaklaşık bir ay sonra patlak veren COVID-19 salgınına karşı dünyayı çok iyi hazırladığı sonucuna varabilir miyiz?

Farazî hastalık ile şu an hepimizi rehine, kurban ve tanık olarak zapteden gerçek biçimi arasındaki yakın benzerlikten dolayı tatbikatın katılımcılarını tebrik etmek güçtür. Zira New York’ta sabahın 8: 45’inde, Korsikalı bir işadamı tarafından yaptırılmış olan Pierre Otel’in toplantı salonunda dile getirilen düşünceler ve öneriler bir dizi acemi oyuncuyu karşımıza çıkarır, çoğu kez rollerini beceriksizce oynayan, bir fikir ortaya atıp savunmak bir yana, ellerindeki repliği okuyan oyuncular. Endişeyle titreyen sesler, ara sıra birbirlerine bıyık altından gülümsemeler, ve bir dizi klişeyi sakız gibi çiğnemelerine (“bilgiye dayalı karar;” “keskin tedbirler;” “tedarik zinciri”… vb.) bakınca, izleyenler bu think-tank’in gerisinde başka bir think-tank olduğu, Kral’ın oyuncularının performansına değil, olsa olsa bir simülasyon provasına davet edilmiş olduğumuz izlenimine kapılır. Yine de, gayet öğretici bir deneyimdir bu kuşkusuz, zira oyunun kurucu varsayımlarını açığa vurur. Üstelik, varsayımlar bir simülasyonun eğreti olmayan unsurları olduğundan, başka deyişle, bir tatbikatın varsayımları aynı zamanda ona katılan hükümet ve iş çevrelerinin gerçek durumlara yönelik varsayımlarına denk olduğundan, varsayımlara odaklandığımız anda planlanmakta olan durumun bazı somut parametrelerini farketmeden edemeyiz.

Bu varsayımlar içinde başta gelenlerden biri ulusal hükümetler ile küresel kurumlar veya şirketlerin birbirine kıyasla rolüdür. “İnsanlar hükümetlere giderek daha az inanıyorlar,” diye iddia eder ANZ Bankası yönetim kurulu üyesi kendinden emin bir tonda; ardından ekler: “Hükümetten gelen bilgilerden ziyade Google’a, Facebook’a, şirketlerin ne dediğine bakıyorlar.” Bu hususta masa etrafında bir uzlaşı olduğu aşikârdır. BM yetkilisi hanımefendi “BM destekleyici konumda yer alabilir ancak her seferinde egemenlik sorununa çarpacak,” diye uyardığında masa etrafında gülüşmeler olur (İkinci Oturum, dk. 28).

Event 201--Masabaşı Salgın Tatbikatı.
Event 201–Masabaşı Salgın Tatbikatı.

Bir yanda “ticaret ve seyahati” devam ettirme diğer yandansa hastalığın yayılmasını önleme arasındaki denge İkinci Oturum’un temel sorununu oluşturur. Temel varsayım, mal ve hizmetlerin dolaşımını sürdürmek, “yalnızca sağlığı değil, ekonominin gelişimini ve sosyo-politik yapıyı da korumak” biçiminde ifade edilir. Yalnızca hastalığın yayılmasını durdurmayı amaçlayan önleyici tedbirlerin pratikte geçersiz olduğu noktasında katılımcılar arasında gerçek veya sanal bir görüş ayrılığına rastlanmaz. Üçüncü Oturumun başında iletilen televizyon tartışmasına katılan finans uzmanının dediği gibi, böyle bir yaklaşım ekonomiyi boğmak anlamına gelir. Bu noktadan hareketle katılımcılar birbirinin sözünü keserek birbirine giderek daha kendinden emin bir şekilde ticareti frenlemenin söz konusu olmadığını belirtir. Halk sağlığının, daha doğrusu insan yaşamının ticari canlılık karşısında önceliğini savunacak muhalif bir sesin yokluğunda oturum başkanı araya girerek oyunculara bir noktayı hatırlatma ihtiyacı duyar:

Ticaret ve seyahatin sürmesine izin verirsek hastalığı yaymaya devam edeceğimizi kesin olarak biliyoruz. Ancak sanırım bizim açımızdan soru şu: Her koşulda buna değer mi? İnsanlar hastalığı yayacaklar, fakat buna rağmen ticaret ve seyahati sürdürmeliyiz. Soru bu. (İkinci Oturum, dk. 8)

“Bu karmaşık bir mesele,” diye yanıt verir ABD Salgın Önleme Merkezi yetkilisi olan eski amiral. Bunun üzerine oturum başkanı daha açıkça sorar: “Salgın Önleme Merkezi sizce seyahat kısıtlarını kaldırabilir mi?”

Katılımcılar küresel hareketliliği durdurmak şöyle dursun, yavaşlatmanın bile niçin olanaksız olduğunu, ticaretin çarkının niçin mütemadiyen dönmesi gerektiğini tartışmaya devam ederler. Hareketliliği kısmak yerine, masa çevresinde destek bulan görüş, duruma ilişkin halka “şeffaf bir resim” sunmak, ve böylece kişilerin seyahat edip etmemek veya nasıl seyahat edileceği konusunda “bilgiye dayanan bir karar” vermesine yardımcı olmaktır, sözgelimi uçağa binerken maske takmak gibi, ki Bayan ANZ Bank SARS salgını sırasında sık sık bu şekilde yolculuk ettiğini söyleyerek katılımcıların içine su serper.

“Tıbbi Karşı-Tedbirler” başlığını taşıyan ilk oturumda “halk sağlığı” tâbirinin işitilmediğine bakılırsa, bunu izleyen, Ticaret ve Finans oturumlarında, yani katılımcıların asıl uzmanlık alanlarındaki tartışmalarda gündeme gelmesi ihtimali daha da zayıftır. Keza, “yaşam,” hatta “ölüm” kavramları da tartışma sırasında oyunculardan herhangi brinin aklına gelmemiştir. Üçüncü Oturumda, GNN TV kanalına konuk olan finans uzmanı David Gamble sorunu, “hem hayatlara hem de geçim kaynaklarına” (both lives and livelihoods) öncelik vermek” biçiminde tanımlayarak ikilemi daha ileri bir noktaya taşır (dk. 2:20).

Elbette bütün bunlar etik boyutun denklemin dışında tutulduğu anlamına gelmez. Uzun ve ciddi, ama bir o kadar da nükteli bir katkı sunan Dünya Bankası yetkilisi, gruptakilere “etiğe aykırı faaliyetler”in önlenmesi hususunu hatırlatırken bu noktaya değinir:

Dünya Bankasındaki ülke temsilcilerimiz etiğe aykırı çok sayıda faaliyet olduğunu bldiriyorlar. Acil durum fonlarını düşük gelirli ülkelerdeki doğal kaynaklara endekslemek gibi. Bu uygulama krizden çıkış sürecinde bu ülkelerin iktisadi güvenilirliğini tehlikeye atabilir. Bu yüzden, acil durumun finansal açıdan istismara veya etik dışı uygulamalara yol açmasını önlemek gibi bir görevle karşı karşıyayız. İkinci olarak, kaynakların kullanımını harekete geçirecek olan şey, yalnızca maliyetin değil getirinin ne olacağına dair bir fikre sahip olmaktır… Bu nedenle bu pandemi eğrisinin üst noktasına ne zaman ulaşacağımızı tahmin etmemiz gerek. Dünya nüfusu sınırlı, [gülümseyerek] biliyoruz ki bu ikiye katlanıyor, görüyorsunuz, bu hızla, böyle katlanarak giderse, küresel alanı kuşatması hiç de uzun sürmeyecek. Yeterli miktarda yatırımın ve paranın en iyi noktaya harcanmasının yalnızca maliyet açısından değil, aynı zamanda krizden çıkış açısından bizi nereye taşıyacağını öngörebilirsek, yatırımcının güvenini kazanmak açısından faydalı olacaktır. (Üçüncü Oturum, dk. 27)

Tim Evans, Dünya Bankası: “Dünya nüfusu sınırlı, biliyoruz ki bu ikiye katlanıyor, görüyorsunuz, bu hızla, böyle katlanarak giderse, küresel alanı kuşatması hiç de uzun sürmeyecek.”
Tim Evans, Dünya Bankası: “Dünya nüfusu sınırlı, biliyoruz ki bu ikiye katlanıyor, görüyorsunuz, bu hızla, böyle katlanarak giderse, küresel alanı kuşatması hiç de uzun sürmeyecek.”

Etik bir yaklaşım halkın ulusötesi kuruluşlara ve şirketlere duyduğu güveni muhafaza etmek açısından da elzemdir. ABD Salgın Önleme Merkezi yetkilisinin Üçüncü Oturumun sonuna doğru herkese hatırlattığı üzere, “nüfusun içinde yaşadıkları sisteme olan güvenini korumak için… halkın zaten yitirmeye başladığı güvenin daha da azalmasını önlemek için, sağlığın ön planda tutulması büyük önem taşıyor” (dk. 30).

Bu oturumun sonuç kısmında Bayan ANZ Bank, işbilir yaklaşımıyla, etik tavrın icabına bakacak, acil durum kurulunun ve orada temsil edilen kuruluşların güvenilirliğini perçinleyecek küçük bir numara icat eder:

Salgının başlangıcından bu yana üyelerimizden birinin, hastalığa yakalandığını belirtmeliyiz. Dr. Chiquai, komitemizin önde gelen bir üyesi, bugün aramızda değil, hastalıkla mücadele ediyor. (dk. 33)

***

Yaptırımdan çok tavsiye niteliği taşıyan yumuşak tedbirlerin benimsenmesi hususunda katılımcılar arasındaki geniş uzlaşıya rağmen, toplantının kendisi konuşmacılara verilen süre açısından son derece katı kurallara sahiptir. Öyle ki oturum başkanı katılımcıların sözlerini bitirmesine izin vermek, veya cümleyi yarıda kesmek konusunda tümüyle yetki sahibidir. Özellikle ilk oturumun son kısmında, hatta belki de henüz epeyce zaman olmasına karşın, bir telaş havası gözlenir. Oysa ani bir kesinti, panik çağrışımı taşır ki “acil durum hazırlığı” konulu bir tatbikatın önünü almaya çalıştığı şeyin ta kendisidir bu. Gelgelelim panik kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. Son anda, veya aslında Birinci Perdenin kapanmasına henüz beş dakika varken, ve sanki bağışıklığın, yahut öz-bağışıklığın kabuğunda bir çatlak meydana gelmiş gibi, oturum başkanının konuyu hızlıca toparlama yönünde bir çağrı yaptığı sırada, Kurulun medya uzmanı Bayan Msnbc son bir uyarıyı gündeme getirmeden edemez:

“Halkla iletişim konusuna dönecek olursam. Ekibim bu süreçte halkın tepkisini gözlüyor: çeşitli medya kanallarında ve kablolu tv’lerde, ilaç şirketlerinin veya BM’nin kendi çıkarı için bu virüsü ortaya saldığı yönünde bir takım komplo teorileri ortaya atılıyor. Dolayısıyla, ileriki günlerde, ilaç şirketlerine ve hükümete güven duyulması bu noktada çok önemli.  Doğru senaryoları geliştirme yönünde ilerlerken, bu komplo teorileri nedeniyle, halkla iletişime önem verilmesine özellikle dikkat etmeliyiz,”

diyerek bir parça beceriksiz bir biçimde de olsa sözünü noktalar. Oturum başkanı ise toplantıyı sonlandırmak için sabırsızlanmaktadır:

“Otuz saniyemiz var.”

Ne var ki Bay Lufthansa perde inmeden önce son söylenenleri desteklemek için can atmaktadır:

Eğer komplo teorileri daha şimdiden ortaya atıldıysa, histerik tepkilere ramak kaldı demektir, o zaman da iş kontrolden çıkar. Ki bu da bir çözüm bulmak yolunda bizim için temel bir itici güç olmalı.

***

Aradan geçen süre zarfında ekibin “histeri”yi—ki her uyanışın ardından doğması kaçınılmazdır—kontrol altına almak ve halkın “eriyen güveni”ni takviye etmek için başvurduğu yollara baktığımızda; ölümcül virüsün, gerek hayal ürünü gerekse gerçek versiyonunun, kökeni ve soykütüğü hakkında ortaya atılan kapsamlı ve ikna edici her tür soruyu kaba şiddetle bastırmak dışında bir yönteme sahip olmadıklarına baktığımızda, 2019 koronavirüsü simülasyon ekibinin, ne yazık ki, 1627 tarihli “Salomon’un Evi”nin oldukça regresif bir mutasyona uğramış biçimi olduğuna hükmediyoruz. “Event 2o1 (yahut 20/ 1) bir komplo (conspiracy) olsa da olmasa da, ilham verici (inspiring) olmaktan uzak bayağı bir alıştırma, binlerce yıllık bir zalimlik tiyatrosu olduğu kuşku götürmez. Hasis ruhlu, yumuşak omurgalı, ve küçük, hatta mikro-zihinli bahislerin (bets)  soyundandır.


[1] “Koronavirüs Vakanüvisleri”nin ilk tefrikasında, Rönesans dönemi İngiliz bilim adamı, bâtıni sanatlar üstadı ve yazar Francis Bacon’ın siyasal ütopya kurgusu Yeni Atlantis’ten hareketle özerklik ve bağışıklık üzerine sorular ortaya atıyorum. Bkz “Corona Chronicles I—Collateral Damage: On the New Atlantis.” https://www.academia.edu/42235018/Corona_Chronicles_I–Collateral_Damage_on_the_New_Atlantis