Muhalefeti eleştirmek

Ahmet Müfit yazdı...

Muhalefeti eleştirmek

AKP’nin iktidarı kaybetmesini, yerini doldurmaya talip olanların siyasi kimliği ve vaatlerinden bağımsız olarak ülkenin kurtuluşunun başlangıcı olarak değerlendiren oldukça geniş bir kesim, benim de yaptığım gibi iktidarın yanı sıra muhalefeti de eleştirenleri, yaklaştığını düşündükleri bu “hayırlı değişimin” önündeki engeller olarak değerlendirip eleştiriyorlar.

Eleştiriler, ilk bakışta mantıklı görünen, “şimdi birbirimizi eleştirme değil bir araya gelme zamanı” türünden, içeriği değil nitel birlikteliği hedef alan, ama tam da aynı nedenle yani içeriği önemsemediği için her seferde başarısız olan bir iddia/varsayım ile gerekçelendiriliyor. Kimse yenilginin nedenini araştırmıyor, sorunun başlangıcı 40’lı yılların son dönemine dayansa da, 1970 sonrası başlayıp, 1980 sonrası geçmişin neredeyse reddi üzerine inşa edilmiş yeni bir programla somutlaşan (SODEP, SHP) siyasi yön değişiminden kaynaklandığını görmek istemiyor. Sorunun, benzer siyasi ve ideolojik çizgide olduğunu varsaydıkları kesimin bir araya gelememesinden kaynaklandığını düşündüklerinden dolayı da, eleştirilerini SODEP, SHP vasıtasıyla açıkça değişen/dönüşen CHP’ye değil, muhalefeti en temel iddialarından vazgeçmeye zorlayan bu değişimi/dönüşümü eleştirenlere yöneltiyorlar.

Olayı esas ilginç kılan şey ise uzun yıllardır sıklıkla ifade edilen bu varsayımdan çok, bu varsayımı siyasi amaçla kullananların kimlikleri yani kim ya da kimler oldukları, geçmişte ne yaptıkları. Karen Fogg, Claudia Roth ve benzerlerinin ardında saf tutarak, 2002 yılından itibaren AKP’yi demokrasi havarisi olarak göstermek için elinden geleni yapan, ABD-AB destekli açılım politikalarının son bulması sonrasında AKP’ye muhalif safa geçip, FETÖ Darbe girişimi sonrasında kandırıldık diyerek ve kendilerini kullanışlı aptallar olarak niteleyen bir büyük koalisyondan bahsediyorum aslında.

Şimdilerde CHP’nin HDP ile işbirliği arzusunun kamuoyu nezdinde makul algılanmasını sağlamak için, HDP’nin oyunu olduğunun üstünde göstermeye uğraşan Bekir Ağırdır’lar, bir dönem AKP’ye Anayasa taslağı hazırlayan, şimdilerde CHP Milletvekili İbrahim Özden Kaboğlu’lar, şimdilerde CHP Milletvekili Cihangir İslam’lar,  Levent Gültekin’ler, Ruşen Çakır’lar, Hasan Cemal’ler ve onlar gibi, ismini saymaya gerek olmayan birçok benzerleri, bugün muhalefet denilen bloğun -Millet İttifakı’nın resmi ve gayrı resmi ortaklarının- ardında saf tutmuş durumdalar. Bir zamanlar sermaye ve havuz medyasındaki köşelerinden CHP’yi ve Cumhuriyetin kurucu değerlerini eleştirenler, şimdilerde bulundukları yerlerden yani günümüzün sözde muhalif basın yayın organlarından, muhalefet cephesinin yanlışlarını söyleyenleri eleştiriyorlar.

Burada esas dikkat çekmek istediğim şey, tesadüfen bir araya gelmiş insanlardan oluşan bir tesadüfi birliktelikten söz etmiyor olmam. Son 40 yılda sermaye medyasının da koruyup kollamasıyla oldukça gelişen, semiren, 1980 Özal-Evren çifte darbeleri sonrasında ülke siyasetinde gerçekleşen neredeyse tüm siyasi kırılmalarda aktif rol üstlenmiş, ülke siyasetini yönlendiren organize bir yapıdan bahsediyorum. Büyük sermayenin önderliğinde, yetmez ama evetçilerin, dindar ve milliyetçi görünümlü piyasacıların, şartlar ne olursa olsun NATO ve batının çıkarları gözüyle Türkiye’yi değerlendirenlerin, FETÖ Toplantıları katılımcılarının, PKK’yı kınamaya dili varmayan bu günkü adıyla HDP’nin yer aldığı, ABD ve AB’nin yönlendirici konumunu üstlendiği organize bir yapı, bir büyük koalisyon.

Dün AKP ile birlikte, despotik buldukları cumhuriyetin kurucu ilkelerini karşılarına alarak ülkeyi “demokratlaştırmaya” çalışanlar, bugün aynı ifadelerle AKP’ye karşı, CHP öncülüğündeki muhalefet ittifakı ile birlikte ülkeyi demokratlaştırmak için kolları sıvamış durumda.

Bu koalisyonun şu an itibarıyla en çok tepki gösterdiği şey ise şu anki birleşim, söylem ve programları esas alındığında, Millet İttifakının amacının 2002 AKP’sini yeni bir ad ve görüntüde yeniden iktidar yapmak olduğunun söyleniyor olması.

Bir zamanlar CHP’yi, -sen nasıl sosyal demokratsın, bak Avrupalı Sosyal Demokratlar dahi seni eleştiriyor diyerek ve parti içerisindeki Altı Ok’u savunan ulusalcı kesimin tasfiyesini isteyerek- o dönem ABD ve AB’nin öve öve bitiremediği AKP’ye payanda yapmak için uğraştıkları yıllar sonrasında, şimdilerde CHP’yi AKP’nin yerine ikame etmeye çalışıyorlar. Bunu açıkça söylediğinizde ise bir anda kan konusu almış sırtlan sürüsüne dönüşüyor, kumpas davaları günlerinde yaptıklarına benzer şekilde hep birlikte üzerinize saldırıyorlar.

Malum koalisyon, son 40 küsur yılda olduğu gibi yine kendinden beklenileni, kendine yakışanı yapıyor deyip geçebilirsiniz. Deyip geçemeyeceğiniz, boş veremeyeceğiniz şey, kendisini Atatürkçü, Cumhuriyet değerlerinin savunucusu olarak gören seçmeninin de, çaresizliğin etkisiyle bu karşı devrimci yönelişe ikna olmaya, Kılıçdaroğlu’nun sözleriyle ifade edersek içeriğini düşünmeksizin tıpış tıpış oy vermeye hazır hale getirilmiş olması.

Öyle bir noktaya gelmiş durumdayız ki, bu büyük çelişki/sorun görülüyor olmasına karşın siyasi bir eleştiriye, siyasi bir tavra dönüşemiyor. Tam tersi olarak “kral çıplak” diyenler pismiş aşa su katmakla, AKP’nin devamını sağlamakla suçlanıyor, yıpranmış AKP’nin yerine, 2002’deki AKP’nin, Millet İttifakı adı altında hortlatılmak, sürdürülmek istenildiğini görmüyor ya da görmezden geliyor.

İktidarın 20 yıla yakın süredir ülkeyi “yönetiyor” ya da daha doğru bir tanımla laik, tam bağımsız ulus devleti elini kolunu sallaya sallaya tasfiye edebiliyor olmasının asıl nedenini oluşturan şeyin

muhalefetin tutumu olduğunu görmeyen/görmeyi reddeden “konforlu bir eylemsizlik” ya da teslim olmuşluk söz konusu.

Hal böyle olunca da, esas büyük sorun, kendisini kurucu değerlerin ve, devrimlerin savunucusu gören kitlelere hakim kılınan/hakim olan, Kılıçdaroğlu’nun “en çok değişen parti biziz” diyerek siyaseten sahip çıktığı, cumhuriyet değerlerinden yani laik, tam bağımsız üniter devletten uzaklaşma/vazgeçme, teslim olma sürecinin geri döndürülüp döndürülemeyeceği oluyor doğal olarak.

Bu çok önemli sorunun yanıtı, CHP’de yaşanan “değişimin” nasıl gerçekleştiği, süreç içerisinde nelerden vazgeçilip, yerine nelerin konulduğu ile ilgili. Daha da önemlisi, bütün bu “değişimin” Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi kendi Genel Başkanlığı sonrasında gerçekleşip gerçekleşmediği, geçmişinin hangi noktalara hangi tarihlere, hangi kırılma noktalarına dayandığı.

Orhan Veli Kanık ve arkadaşları tarafından, yayınlanan Yaprak Gazetesi’nin, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 seçimlerinin hemen ertesinde yayınlanan 26. sayısında, “Seçimler Bitti” başlığıyla bizzat Orhan Veli tarafından kaleme alınan yazı, herkesten oy alacağını zannederek cumhuriyetin kurucu ideolojisinden vazgeçme hastalığının başlangıcının çok daha eskiye dayandığını ortaya koyuyor. “Seçimler Bitti” başlıklı yazı şu şekilde; “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisini büyük bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle, prensiplerinden son zamanlarda ne fedakarlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan İlahiyat Fakülteleri, İmam, Hatip Kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her tür irticaa tanınan haklar... Hiçbiri, hiçbiri kar etmedi. Zavallı Halk Partisi!”

“Türk Düşününde Batı Sorunu” isimli kitabında, söz konusu dönemi ve o dönemki CHP politikalarını değerlendiren Niyazi Berkes’in görüşleri de, Orhan Veli ile büyük ölçüde benzer. Berkes’e göre; “Bizde particilik çok kez “üzüm üzüme baka baka kararır” sözüne uygun biçimde yürür… Partiler siyasi ideolojilere, ekonomik prensip ve programlara inanmadıklarından iktidarda kalmak ya da iktidara gelmek için, görünüşte bütün ulusu temsil etme gibi siyasal tekelcilik iddia ederken gerçekte üstün güç unsurlarına dayanma yoluna giderler”.

Fırsat buldukça bu konuyu işlemeye, 1940’ların ikinci yarısında başlayan “değişimin/dönüşümün” hangi ana kırılma noktalarıyla nasıl bir süreçte gerçekleştiğini, CHP’nin nasıl olup da Kemalist, Tam bağımsızlıkçı ve en önemlisi devrimci çizgiden uzaklaştırılarak sosyal demokratlaştırıldığını yani bu güne nasıl gelindiğini ve kuruluştan günümüze elde ne kaldığını irdelemeye devam edeceğim.