Nilgün’ü, Sylvia’yı, Virginia’yı kim öldürdü?

Hümay Göbel yazdı...

Nilgün’ü, Sylvia’yı, Virginia’yı kim öldürdü?

Biz niye kendi zamanımızı yaşayamıyoruz?

Niye hep başka zamanlar ve başka kendimiz? (Kırmızı Kahverengi Defter, Nilgün Marmara)

Ne zaman bir kadına şiddet haberi gündeme gelse öncelikle kadının medeni hali, giyimi-kuşamı, hayat tarzı, ekmeğini kazanma biçimi, saçının rengi, tırnağındaki ojesi ya da üzerinde taşıdığı dövmesi tartışma dinamiği haline geliyor. Barbarlığı tartışacakken, barbarlığı meşru kılma yolunda gayrı insani dinamiklere açıklama getirmeye çalışmak zorunda kalıyoruz.

Özgecan Aslan, Rabia Naz, Emine Bulut, Ceren Damar Şenel, Şeyda Yılmaz, Duygu Delen, Aysun Yıldırım, Esin Güneş, Sezay Koçak Özahi, Aleyna Çakır, Şule Çet, Pınar Gültekin, Gamze Esgicioğlu… ismini sayamadığım yüzlerce kadın… bizim kadınlarımız… kimilerinin ölümü ardındaki sır perdesi hala aralanamamış olsa da kimilerinin intihar ettiği söylense de bu kadınları öldüren, belki de kendilerini öldürmeye mecbur bırakan bir şey olmalı.

İstanbul Sözleşmesi tartışmasının hararetli bir şekilde devam ettiği şu günlerde Sözleşme’nin de temel dayanak noktasını oluşturan toplumsal cinsiyet kavramı kadın şiddetinin ve kadın ölümlerinin altında yatan ana sebeplerden biri bana göre. Toplumsal cinsiyet terimi; süreç içerisinde Feminist teorilerin temel argümanlarından biri haline geldiğinden toplumun belli kesimlerince algılanmaya ve anlaşılmaya kapalı, bu toplum yapısıyla bağdaşması mümkün olmayan hatta bazı manipüle edilmiş söylemlerle eşcinsellikle örtüştürülen bir teorinin ürünü gibi görülmektedir. Toplumsal cinsiyeti daha iyi anlayabilmek için cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki farkı idrak edebilmek gerekmektedir. Cinsiyet kavramı, yaratılışımız gereği edindiğimiz fiziksel özellikleri vurgular: erkek ya da dişi doğmak gibi. Toplumsal cinsiyet kavramı ise sosyolojik ve kültürel bir temelde kadın erkek rollerini tartışır. Haliyle her toplum içinde farklı özellikler gösterir. Toplumsal cinsiyet özünde bir erkeğe; gelenekten, kültürel altyapıdan, sosyolojik toplum mirasından, aile geçmişinden gelen erkek olma özelliklerini ve aslında gerekliliklerini yükleyerek onu o toplum yapısı içinde erkeklere uygun rollere yerleştirirken aynı şekilde kadınları da tüm o dinamiklere dayanarak kadına uygun rollere yerleştirmeyi ifade eder.

“Eşini dövmek erkeğe tanınan bir haktı. Hem alt hem yüksek tabaka tarafından utanmazca uygulanılıyordu...” (Deniz Feneri, Virginia Woolf)

Yalnızca bu topraklarda değil, dünyanın birçok yerinde insanlık olarak aşamadığımız bazı dayatılmış roller ve gereklilikler ne yazık ki mevcut. Bugün bunca psikolojik şiddet gören, istismar edilen, dövülen ve öldürülen kadının ardından öncelikli tartışma konumuzun hala kadının bütünlüklü hayat tarzı olması bu çiğliğimizin en net göstergesi bana göre. Aslına bakarsanız şiddet dediğimiz ilkelliği yalnızca kadınlar ya da hayvanlar üzerinden tartışmaya mecbur bırakılıyor olmamız daha yapısal bir sorun. Çünkü kadın ve hayvanlara yönelik şiddet öyle çığırından çıkmış vaziyette ki biz şiddeti özel bir çerçevede tartışmak zorunda kalıyoruz adeta. Oysaki her türlü canlıya yönelik, her türlü şiddet karşısında tek ses olabilmek bizi medeni kılabilir ancak.

“Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim. Arkamı dönüp güvendiğim ve inandığım her şeye veda edeceğim." (Kırmızı Kahverengi Defter, Nilgün Marmara)

1958 yılında İstanbul Moda’da doğdu Nilgün Marmara. Balkan göçmeni, aydın bir ailenin kızıydı. Üniversite serüveni, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile başladı ancak dönemin siyasi koşulları Nilgün’e orada kalması için müsaade etmedi. Daha özgür olacağını hissettiği Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde eğitim hayatına devam etmeye karar verdi.

“Nefret ettiğim bir şey daha varsa o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikler, halde neşeyle hatrınızı sorup, “ İyiyim “demenizi beklemeleridir. (Sırça Fanus, Sylvia Plath)

Nilgün Marmara 1982 yılında Kağan Önal ile evlendi. Evliliğe karşıydı ancak yaşadığı toplumun ahlaki ve kültürel gereklilikleri sevdiği adamla onu o imzaya atmaya mecbur kılmıştı. Bu mecburiyetin bir sonucu olarak eşinin işi gereği Libya’ya gittiler ve orada 16 ay kaldılar. Şiilerini daktiloya çekmeye de Libya’da başladı. Evlilikle birlikte giderek yalnızlaştığını hisseden Nilgün’e Libya hiç iyi gelmedi. Bir yandan kendini kurtaramadığı bu karanlık yalnızlık kuyusu öte yandan psikolojik rahatsızlıkları onu çok sevdiği Sylvia Plath gibi bir Sırça Fanus’un içinde günden güne öldürdü adeta.

“Yabancıların en yakınıydın sen.” (Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Nilgün Marmara)

Nilgün Marmara henüz 29 yaşındayken evlerinin balkonundan atlayarak öldü. Ölümüne dair yıllar sonra çok farklı şeyler söylendi. Bunlardan biri de eşi Kağan Önal’ın, Nilgün’ün ölümünde parmağı olduğuydu. Bu konu ile ilgili açığa kavuşturulmuş bir bilgi sözkonusu değil. Ancak Nilgün’ün kocasına yazdığı satırlar, evlilik içinde ne kadar kimsesiz kaldığını bize açıkça anlatıyor: Yabancıların en yakınıydın sen… Kocası fiilen onu balkondan itmemişti belki ama sessizliği, yokluğu, ilgisizliği kuşkusuz; manik depresif Nilgün’ü adım adım ölüme götürmüştü. Zaten Kağan Bey de Nilgün öldükten sonra, “şiir yazdığını bilmezdim, bir köşeye çekilir bir şeyler karalar dururdu.” diyerek eşiyle arasındaki uçurumu özetliyordu belki de. Günümüzde de şiddetin en konuşulmayan boyutlarından birinin bu olduğuna inanıyorum. Yok sayılma, önemsenmeme ve iletişimsizlik… Bu psikolojik şiddet biçimi yalnız insanları değil insanlar arasındaki ilişkileri de öldürüyor, değersizleştiriyor…

Libya’dan döndükten sonra yazar dostlarıyla ev partilerinde toplanmaya başladılar. Bu toplantılara İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Küçük İskender, Lale Müldür gibi isimler katılırdı. Nilgün’ün bu toplantılarda söylediği caz şarkılar onun bu küçük topluluk içinde Zelda olarak anılmasına vesile oldu. Caz Çağı’nın müthiş ikilisi F. Scott Fitzgerald ve karısı Zelda’dan esinlenerek bu ismi Nilgün’e Cemal Süreya takmıştı.

"Dünya erkeğe dediği gibi kadına da istersen yaz, beni hiç ilgilendirmiyor demiyordu. Dünya kaba bir kahkahayla, yazmak mı diyordu. Yazmak senin neyine?" (Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf)

Toplantılar dönemin edebiyat hayatına da kuşkusuz büyük katkı sağlıyordu. Ancak fark edileceği üzere toplantıya katılan nüfus da erkek ağırlıklıydı. Çünkü dönemin edebiyat hayatı da erkek egemen bir tavır üzerine şekilleniyordu. Bu nedenle olsa gerek yazdığı satırlar ancak o aramızdan ayrıldıktan sonra basılma fırsatı buldu.

“Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta -hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım. (Sırça Fanus, Sylvia Plath)

Nilgün Marmara’nın hayatının dönüm noktasının Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırladığı bitirme tezi olduğuna dair yaygın kabul görmüş bir inanç var. Bitirme tezini dönemin feminist isimlerinden ve kendisiyle aynı kaderi paylaşmış Sylvia Plath üzerine yazmıştı. Tez ismi: Sylvia Plath’in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi idi.

Sylvia Plath, 1963 yılında henüz 30 yaşındayken intihar etmişti. Sylvia Plath kendisini adım adım intihara götüren süreci, kendi hayat hikayesini anlattığı Sırça Fanus kitabında tüm açıklığı ile ortaya koyar. Toplumun ona zorunlu kıldığı rolleri oynamaktan, bu rolleri doğru oynayamadıkça yalnızlaşmaktan, evlilik denilen kurumun içinde kendisine dayatılanları kabullenmek zorunda bırakılmaktan, bir birey olarak Sylvia’yı ayakta tutmak için çabalamaktan o kadar yorulur ki intiharı bir dönüşüm gibi kodlar ve bu dünyayla vedalaşır.

"Büyük şairler kendi acılarında boğulurlar." Bu onların şarkısının yüküdür. (Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf)

Nilgün ve Sylvia ile aynı kaderi paylaşmış bir başka kadın yazara da burada değinmemek olmaz. Zira ben bu kadının bu iki ismi derinden etkilediğine de inananlardanım. Virginia Woolf… Virginia’nın Sylvia ve Nilgün’den farkı belki de kocası tarafından gerçekten önemsenmiş olmasıydı. Belki de bu yüzden kocasına bıraktığı intihar mektubunda “iki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum.” diyordu. Virginia kocası tarafından sevilmişti belki ama yaşadığı dönemin, kadın kimliği üzerinden ona dayattıkları onu delirtti… evet delirtti… Kendi olmak için çabalayan her kadının verdiği savaşı verdi Virginia da. Ama döneminin ahlaki kuralları, toplumsal gereklilikleri Virginia’nın kendini gerçekleştirmesini hep baltaladı. Bu yüzden hemen her yazdığı satır kadınların birey olabilmelerine yönelik bir mesaj taşıdı.

“isteyerek ölen kişi ile istemeden ölen insan

arasında, temelden, kökten bir fark vardır:-

ilki, herşeyin ötesine geçmiş olmakla, huzurludur;

ötekiyse, hiçbirşeyi çözememiş olmakla, huzursuz...

"bitmeyen sükunlu gece" ile "kabir azabı"

arasındaki fark da bu farkta yatsa gerek...” (Yakın, Oruç Aruoba – Nilgün’e)

Nilgün, Sylvia’yı belki de tek gerçek dostu olarak gördü ve dostunun seçtiği yolu seçerek kurtuluşu aradı. Virginia da ceplerine taşları doldurup kendini Ouse Nehri’nin sularına bırakırken özgürleşeceğine inanıyordu. Görünüşte bu üç kadın intihar etmişlerdi. Ne romantikti… Oysa hepsini ölüme adım adım götüren bir yol vardı. Kuşkusuz bu yola yön veren dinamiklerden biri üçünün de ne yazık ki psikolojik rahatsızlıklardan mustarip olmalarıydı. Ancak bu yolun belirleyici başka unsurları da vardı. Kadın kimlikleri nedeniyle yaşadıkları toplumların sunduğu zorunlu roller, kültürel ve ahlaki beklentiler, evlilik kurumu içerisinde özbenliklerini yitirecekleri endişesi… Yani yukarıda toplumsal cinsiyet kavramı altında özetlediklerimizin örnekleri… Evet, bu intiharların azmettiricisi toplumsal cinsiyet rolleriydi belki de…

Nilgün, Sylvia, Virginia, Pınar, Emine, Özgecan, Duygu, Aleyna, Ceren… öldürülen, ölüme itilen tüm kadınlar, umarım gittiğiniz yerde huzuru bulmuşsunuzdur. Bu dünyada cehennemi yaşamaya itilen tüm kadınlar, tüm erkekler ezcümle tüm canlılar dilerim bir gün barbarlık giysisini soyunup insanlık zırhını kuşanırız, maruz kaldığınız tüm acılar için özür dilerim…

Sanat ve sağlık dolu günler…

humay.gobel@hotmail.com