Şam’ın penaltılık hareketi

Dr. Ali Rıza Kuğu yazdı...

Şam’ın penaltılık hareketi

Suriye Halk Meclisi, geçen hafta içinde her bakımdan skandal bir bildiriye imza attı. Suriye yasama organının Hatay’ın anavatana katılışının 82’nci yılında yayınladığı bildiride, “Hatay’ın Türkiye’den geri alınması için mümkün olan her şeyin yapılacağı” tüm dünyaya ilan edildi.

Türkiye’nin toprak bütünlüğüne doğrudan tehdit oluşturan bu bildirinin, ülkemizde resmi kınama ve açıklamalar dışında fazla yankı bulmaması anlaşılır gibi değildir. Tüm çevrelerin tepki vermesi gerekirdi. Ciddiye mi alınmadı, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki varlığından dolayı üzerine mi gidilmedi, ya da eski Üçüncü Dünyacı reflekslerle görmezden mi gelindi, anlayamadım. Her neyse, asıl konumuz bu değil.

Suriye’nin bu meydan okumasını nasıl değerlendirmek gerekir? Durup dururken böyle bir adım atılmış olması kime ya da neye hizmet ediyor? Bir kere Şam’dan gelen bu sürpriz çıkış asla yabana atılacak bir şey değildir. İç politikadan bağımsız olarak çok önemlidir ve doğru okunmalıdır.

Bilindiği üzere, Hatay bölgesi Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen, 1921 yılında Fransa ile yapılan Ankara Anlaşması’nda sınırlarımız dışında ve Fransız mandası altında kalmıştı. Fransa kendi kontrolü altında kalan bölgeyi 6 eyalete ya da küçük devletçiğe ayırdı. Bunlardan biri de İskenderun Sancağı’dır.

Ulu önder Atatürk Hatay’ı kendi şahsi meselesi olarak görmüş ve 1930’lu yılların ikinci yarısında mesaisinin önemli bir bölümünü Hatay’ın geri alınmasına ayırmıştır. Atatürk’ün uygun koşulları bekleyerek yaptığı dâhiyane dış politika hamleleri sonucunda, İskenderun Sancağı önce bağımsızlığını ilan etmiş ve Hatay Devleti adını almış; 23 Haziran 1939 tarihinde de Türkiye’ye katılmıştır. Hatay’ın anavatana katılışı Atatürk dönemi dış politikasının en parlak başarılarından biridir.

Suriyeli Arap milliyetçileri Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını hiçbir zaman hazmedemediler. Oysa Hatay bölgesinin nüfusunun çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. Hatay bir yana, Halep başta olmak üzere manda yönetimindeki bazı devletçiklerin yerel meclislerinde ortak iletişim dili olarak Türkçe kullanılıyordu. Fransızlar Suriye’ye bağımsızlığını verdikten sonra, bir süre Hatay konusu Şam’da pek gündeme gelmedi. Çünkü Suriye’nin Şükrü el Kuvvetli ve Hüsnü Zaim başta olmak üzere ilk liderlerinin bir kısmı İstanbul’da eğitim görmüş, Türkçe bilen Osmanlı memur ya da subaylarıydı. Bir de Suriye 1946’da tam bağımsız olduktan sonra birbiri ardına darbeler ve iktidar kavgalarıyla sarsılmış; iç karışıklıklar 1971’de Hafız Esad’ın iktidarı tam anlamıyla ele geçirmesine kadar devam etmiştir.

Ne zaman ki Baas Partisi iktidarı ele geçirmiş, Suriye hükümetleri Hatay konusunu kaşımaya başlamışlardır. “Diriliş” anlamına gelen Baas’ın ideolojisinin temel ilkelerinden biri de Arap milliyetçiliği ve birliği, yani Pan-Arabizm’dir. Bu ilke “ebedi bir mesaja sahip tek bir Arap ulusu” sloganıyla vurgulanmaktadır. Baas Partisi’nin tüzüğü Arap anavatanını “Üzerinde Arapların yaşadığı yeryüzü parçası olup; Toros dağları, Zağros Dağları, Basra Körfezi, Arap Denizi, Habeş Dağları, Sahra Çölü, Atlantik Okyanusu ve Akdeniz arasında kalan bölge” olarak tanımlamaktadır. Dikkat edin; Baasçılar sadece Hatay’ı değil Çukurova’yı da Arap yurdu saymaktadırlar.

Bir de Suriyeli milliyetçilerin “Büyük Suriye” denilen bir planı vardır. Baas kurucularını derinden etkilemiş olan bu teori, Brezilya’ya yerleşmiş olan ve Alman Nazileriyle de ilişkisi olduğu iddia edilen Antun Sadi isimli Lübnan asıllı hıristiyan bir Arap tarafından geliştirilmiştir. “Büyük Suriye” denilen bölge günümüz Suriyesi’ne ilave olarak Lübnan, İsrail, Ürdün, Irak, Kıbrıs ve Hatay’ı kapsamaktadır. Yani bu toprakların hepsinin kendilerine ait olduğunu iddia etmektedirler.[1] Belli ki “Gross Deutschland”ın Ortadoğu’ya uyarlanmış bir kopyası olan “Büyük Suriye” teorisi, eski Osmanlı vilayeti Suriye’nin Irak ve Kıbrıs’la birleştirilmesini öngörmektedir.[2]

Görüldüğü gibi, çoğunluğu darbe ile iktidara gelen Suriye yönetimleri, meşruiyet sağlamak ve halkın dikkatini dışarıya çekmek için yayılmacı ve hatta saldırgan bir söylem benimsemişlerdir. Hafız Esad dönemi haritalarında Hatay Suriye’nin bir parçası olarak gösterilmiş, Baas rejimi bölgede sürekli olarak espiyonaj ve beşinci kol faaliyetleri yürütmüştür.

30 yıl süreyle Suriye’yi demir yumrukla yöneten Hafız Esad’ın hesapçı, realist, sabırlı ve mahir bir politikacı olduğunu kabul etmek gerekir. O, hem iç hem de dış politikada hasımlarını birbiriyle çatıştırarak zayıflatan, acımasız hamlelerini vurmak için zamanlaması mükemmel, fırsatçı ve Makyavelist bir kişiliktir. Onun dostluğu ve düşmanlığı geçiciydi, konjonktüre göre tavır almasını iyi bilirdi. Arap-İsrail Savaşı (1973), Lübnan Krizi, İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşı’nda uyguladığı politikalar bunun kanıtıdır. Ülkesinde iç barışı sağlayamamış olsa bile, uzun iktidarı süresince Baas rejimi için ciddi bir taban yaratmış olduğunu, Şam yönetiminin on yıllık iç savaşta ayakta kalma başarısından anlıyoruz.

Hafız Esad, Türkiye’nin demografik, ekonomik ve askeri gücü ile Suriye’nin Türkiye’nin su kaynaklarına olan bağımlılığının farkındaydı. Buna denge sağlamak için Türkiye’ye karşı terör dâhil her türlü asimetrik silahı kullanmıştır. Türkiye’ye yönelen bölücü terör tehdidi adeta Şam’ın kucağında büyümüştür. Ama realist Esad, Türkiye’nin 1998’deki oldukça sert ikazı üzerine terörist başını Şam’dan derhal çıkararak, Adana Mutabakatı’nı imzalamaktan da çekinmemiştir. Bu mutabakat fiiliyatta iki ülkenin terörle mücadelede işbirliğini öngörmekte olup, Suriye’de iç savaş çıkıncaya kadar aksaksız ve gayet etkili bir şekilde uygulanmıştır.

Adana Mutabakatı imzalandıktan sonra iki ülke tahmin edilemeyecek hızda yakınlaşmış, bu yakınlaşma Beşar Esad’ın iktidarında daha da ileri götürülmüştür. Bu süreçte Suriyeli yetkililer, hatta basın ve kamuoyu, Hatay konusunu kapatmışlardır. Türkiye’yi rahatsız edecek söylem ve faaliyetlerden özellikle kaçınılmıştır. Suriye’de iç savaş başladıktan sonra iki ülke ilişkileri tamamen durmasına rağmen, Hatay konusu gündeme gelmemiştir.

Şimdi 23 yıl sonra Suriye Halk Meclisi tekrar Hatay’ı geri almaktan bahsediyor. On yıldır süren iç savaş sonucu adeta harabeye dönmüş, ekonomisi çökmüş, yüzbinlerce vatandaşı bu anlamsız kardeş kavgasında yaşamını yitirmiş, milyonlarcası ülkeyi terk etmiş, bu haliyle anlatılmaz bir yıkım ve insani krizle sarsılmış Suriye, neden komşusunun toprak bütünlüğüne yönelik sözlü bir saldırıda bulunuyor? Neden yırtıp atılmış olması gereken bir kartı cebinden çıkarıp yeniden masaya sürüyor? Şam’ın bu tavrını, Türkiye’nin Suriye topraklarındaki askeri tasarruflarına verilen bir karşılık olarak mı görmek gerekiyor?

Suriye’nin bu hareketi, camdan köşkte yaşayan birisinin başkasını taşlamasına benziyor. Suriye, Büyük Ortadoğu projesinin dayattığı Arap Baharı denilen kanlı sürecin kurbanı olmuş ve trajik bir iç savaşa sürüklenmiştir. Mevcut Suriye hükümeti ülkenin sadece belli bir kesimine hâkimdir. Ülkenin bir kısmını PYD/YPG terör örgütü, diğer bir kısmını ise içinde köktenci örgütler de bulunan muhalif güçler kontrol etmektedir. Ülke topraklarında A.B.D., Rusya, İran ve Türkiye’nin askeri unsurları bulunmaktadır. Hal böyle ve Şam yönetimi daha kendi toprak bütünlüğünü sağlamaktan çok uzakken, Hatay’ı geri almaktan bahsetmesi ironiktir. İnsan, acaba Şam yönetiminin eski Baas damarı mı tuttu demekten kendini alamıyor. Halka ve orduya moral vermek ya da dikkati başka yere çekmek için pekâlâ böyle bir hamle yapmış olabilirler.

Suriye yönetiminin toprakları üzerindeki Türk askeri varlığından rahatsız olduğu aşikâr. Türkiye’nin muhalif bazı radikal grupları desteklediğine yönelik iddiaları var. Ama Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğu ve kendisine yönelik terörist tehdidi bertaraf etmek için orada bulunduğu her fırsatta yetkili ağızlardan açıklanıyor. Türkiye’nin Suriye topraklarında kalıcı olması söz konusu değil. Hepsi bir yana, bir ülkeyi topraklarından çıkması için uyarmanın yolu, o ülkenin topraklarına göz dikmek olamaz. Dolayısıyla Suriye Halk Meclisi’nin bildirisinin arkasında başka şeyler aramak gerekiyor.

Önce şunu soralım; Suriye’nin bu bildirisi kimleri memnun etmiştir? A.B.D.’yi, Rusya’yı, PYD/YPG terör örgütünü ve hatta radikal dinci terör örgütlerini kesinlikle sevindirmiştir. Bu açıdan bakılınca bildirinin arkasında bir üst akıl olduğunu görmemiz lazım. Bildirinin Türkiye’ye yönelik jeopolitik kuşatma ile bağlantılı olduğunu anlamak zor değil. Çünkü sayılan aktörlerin hepsi, söz konusu bildiriden sonra Türkiye’nin Şam yönetimine karşı daha da sertleşeceğini hesap ediyorlar.

Türkiye’de baştan beri Suriye’nin iç işlerine karışılmasına ve ülkenin iç savaşla daha fazla yıkıma uğramasına karşı olan, aklıselim sahibi geniş bir kitle mevcut. Hatta Suriye’nin köktenci örgütlerin eline düşmemesi adına, Şam yönetimine destek olunması gerektiğine inananlar bulunuyor. Bu kesimlerin ortak dileği, Suriye ile aradaki buzların eritilmesi ve iki ülke arasında yapıcı bir iletişim ortamının sağlanmasıdır.

Türkiye ve Suriye’nin hem terörle mücadele hem de Doğu Akdeniz’de deniz egemenlik alanlarının adil paylaşımı açısından işbirliği içinde olmaya ihtiyaçları var. Son zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de Şam ile gayrı resmi de olsa bir diyalog kanalı açmaya istekli olduğu yönünde emare ve haberler çıkmaya başladı. Tam da böyle bir ortamda Hatay Bildirisi’nin yayınlanması çok manidardır. Birileri iki ülkenin yakınlaşmasını, karşılıklı oturup konuşmasını istemiyor.

Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlaması büyük oranda Türkiye ile yakınlaşma ve anlaşmasına bağlıdır. Bu yakınlaşma engellenirse, Şam yönetimi PYD/YPG ile masaya oturmaya mahkûm olacaktır. PYD/YPG yapılanması hem A.B.D. hem de üstü kapalı olarak Rusya tarafından desteklenmektedir. PYD/YPG bölgesine verilecek özerklik veya federe statü, A.B.D.’nin bölgedeki uzun vadeli ve daha geniş projesinin ilk aşamasını oluşturacak ve böylece A.B.D.’nin kuzey Suriye’deki askeri varlığı devam edecektir. Çatışmanın bütün taraflarıyla dirsek temasını koruyan Rusya da böylece hem bölgede belirleyici aktör olma konumunu hem de Suriye’deki askeri ayrıcalıklarını sürdürecektir. Rusya’nın Türkiye-Ukrayna ilişkilerinden ve özellikle Ukrayna’daki Türk yapımı SİHA’lardan rahatsız olduğu sır değildir. Dolayısıyla Rusya, Suriye yönetiminin Hatay bildirisini Türkiye’ye verilen yerinde bir mesaj olarak görmektedir.

Bu bildiriden sonra Türkiye’nin Suriye’de kontrol ettiği bölgelerde varlığını artırması ya da sert önlemler alması, uluslararası toplum ve kuruluşlar nezdinde kendisine sorunlar yaratacak ve Suriye’den çıkarılması için bahane oluşturacaktır. Hesap budur.

Radikal dinci örgütler ise PYD/YPG’ye taviz verilmesi halinde Arap nüfus içinde tabanlarını güçlendirme ve Türkiye çekilirse o boşluğu doldurma peşindedir. Olayı böyle okuyup, soğukkanlılıkla hareket etmek lazım.

Demem o ki, Şam yönetimi Hatay bildirisiyle penaltı yapmıştır. Türkiye’nin topraklarına göz dikmek kimsenin haddine değildir. Buna en sert tepkiyi göstermek de her vatansever için hak ve ödevdir. Şam yönetimi Hatay’ı geri alma yerine, Türkiye’deki beş milyon vatandaşını geri almaya çalışsa daha doğru bir iş yapmış olur.

Şam’da oturup yalancı pehlivan gibi meydan okuyanlar, emperyal güçlerin değirmenine su taşıyorlar. Suriye’yi bölmeye yönelik projelere hizmet ediyorlar.

Suriye yönetiminin bu yanlıştan dönmesi gerekir. Uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş sınırlara herkes saygı göstermek zorundadır. Türkiye de Suriye’nin iç barışı, toprak bütünlüğü ve istikrarı için üzerine düşeni yapmalıdır. Komşu komşunun külüne muhtaçtır.

[1] David Roberts, The Ba’th and the Creation of Modern Syria, New York, St. Martin’s Press, 1987, s.12.

[2] John F. Devlin, The Ba’th Party, A History From Its Origin to 1966, Stanford, Hoover Institution Press, 1976, s.3.