Tayyip Erdoğan'ın gücü tarikatlara yetmez. Cami cemaatini bölenler cemaatlerdir

Nihat Genç yazdı...

Tayyip Erdoğan'ın gücü tarikatlara yetmez. Cami cemaatini bölenler cemaatlerdir

Bulutların yüksekliği ve şekline ve rüzgara bakıp olası fırtınaları kestirmek eski denizci bilgisidir, ancak karaya ne kadar yanaştıklarına kuşlara bakarak karar verirler, şu kuş türleri sahile 200 km. şu kuş türleri 50 km. kaldığını gösterir. Sedat Peker adlı mafya kuşunun videoları da Susurluk'a çok az kaldığını gösteriyor.

Oysa mübarek bayram da geliyor, devlet büyükleri Çakıcı'yı, Sedat Peker'i, Mehmet Ağar'ı ve bilümum irili ufaklı reisleri bir araya toplayıp devletimizle kucaklaştırmalı!

Sedat Peker'i dinliyorum, bu kadar kırıcı olmasak, küsmesek, birlik olsak, diyorum.

Yoksa cumhurbaşkanımızın ve Bahçeli'nin mafya alemine gücü yetmiyor mu, işte buna inanmak istemiyorum!

Yani mafya reislerini bir araya getirip milletimizin birlik ve düzeni için onları kucaklaştıracak bir siyasi güç'ten mahrum olmayı büyük bir beka tehlikesi olarak görüyorum.

Affetmeye gelince yasa dahi çıkartırlar, gerekirse beslerler, gerekirse tehlikeli arızalı hukuk dışı işler yaptırırlar, ve Mit diye ajan niyetine kullanırlar ve sırası gelir tetikçilik işleri verirler ve büyük uyuşturucu trafiğini HDP dahil aralarında bir güzel üleşirler, ve bunların hepsi Atatürk'ün suçu.

Hatta 1. Cihan harbinde savaş zamanı hepsini hapisten çıkartıp başıbozuk ordu kurmak gibi Osmanlı Ocakları bilmem ne ayakları alayını bugünkü hukuk düzeninde asayişe sopa niyetine kullanırız, ve ancak, mafya reislerini yine de yan yana getirmeye gücümüz yetmez.

Pudra şekerine de Kolombiya limanlarına da tedarikine de 128 milyara da gücümüz yetmez. Hepsi kemalizmin ve cumhuriyet'in suçudur.

Büyük allame Engin Ardıç ve Mustafa Armağan ve Kadir Mısırlıoğlu'nun da dediği gibi pudra şekeri patlamasının suçu Atatürk devrimleridir, Atatürk tepeden bakınca hepsinin çok ağrına gitti pudra ticaretine girdiler!

Oysa milletimizin dirliği ve bekası için hepsini pipetleriyle pudra şekeri serili genişçe bir sofra etrafında bu mübarek günlerde bir araya toplamalı ve kaymış kaymış aşka gelmiş ağızlarla tekbir ve ilahiler eşliğinde dosta düşmana 'birlik' beraberlik fotoğrafı verebilmeliyiz.

Aynı şekilde.

Değerli Veryansın yazarı sevgili ağbimiz Profesör Şahin Filiz Bey bildiğimiz sandığımız ne çok şeyin tekrar altına çizip hatırlatıyor.

Geçen günlerde bu konuda ODA TV'de bir haber dahi çıkmıştı. Kışlada bir Camiye yeşil takkeliler giriyor ve imamın karşı koymasına rağmen ayrı şekilde saf tutuyorlar. 

Şunu diyor Şahin hoca, Camide müslümanlar Allah'ın karşısında eşit şekilde, ancak, cemaatler Camileri de böldü.

Birlik beraberlik diyerek şekil olan mafya liderleri de sonunda milletimizi böldü, saraya hizmet eden Kurtlar Vadisi'nin Polat'ı... Yeni bölümünde saraya... ınınınnn... acaba niye karşı!

Şahin hocaya aynen harfiyen katılıyorum, İslam'ı parça pinçik bölen tarikat ve cemaatlerin ikilik nifak kavga husumet çıkartmadığı Cami yok gibidir.

Hepsi istisnasız 'Camileri' ele geçirme yarışındadır.

Zaten hepsinin 'Cami' bölgeleri' vardır.

Askeriyeye sızdıkları aşikar olduğu için şimdi tarikatların ele geçirmeye çalıştıkları yer konumuz kışla Camileri!

Üniforma gibi yeşil ya da mavi takke ya da sarık ve giyim şekilleriyle hangi tarikatın üyesi olduklarını bilirler ve Caminin 'saf' düzenini bozarlar.

Camiyi tarikatlarına mürit toplama şov ve gösteri merkezi haline getirirler.

Hepsi Cami cemaatini kalabalık oluşlarıyla etki altına almak ya da Cami düzenini resmi dini diyaneti küçümseyip aşağılayıp kendi tarikat liderlerini arşı alaya çıkarırlar.

Kibirlerinin yarışmadığı haşa bir Peygamberdir dahi diyemezsiniz, gün gelir, sırlı kapalı derin sohbetlerde peygamberi dahi haşa kendi (rütbelerinden) ilahi makamlarından aşağı çektikleri çok görülmüştür!

İlahi makamlarıyla askeri üniformalarının savaşı bu topraklarda hep çöküşle mahvolmayla parçalanmakla iç savaşla sona ermiştir, örnek yeniçeriliğin isyanlarla geçen yüzyılı!

Camide yasak olmasına karşın kendi tarikat ritüellerinin zikirlerini Cami içinde uluorta yapmaktan çok zevk alırlar.

Akıllarınca şeyhlerinin adını bağırarak güya ilahi (zevke-şevke:)vecde gelirler, ve kimse onları sustursun Camide çıkartsın isterse kabadayılıkla size din kitap akılları vererek dinimi ibadetimi yapıyorum diyerek sen ne karışıyorsun postasını koyarlar.

Şahin hoca hatırlatınca, aklıma geliverdi, sahi, siz ülkemizde iki ayrı tarikat şeyhinin bayramda seyranda önemli günlerde ya da önemli cenazelerde yan yana gelebildiklerine hiç şahit oldunuz mu?

Zibil gibi şeyh bolluğu yaşayan ülkemizde tarihte ve bugün iki şeyhin yan yana bir fotoğrafını hatırasını bilen gören var mı, asla, yoktur, olamazlar, Yeşilçam filmlerinin afişleri gibi, en başa ismi yazılanlar, afişte başka isme rıza göstermezler. Onca dergileri youtube yayınları var, başka bir şeyhin adını olumlu geçirdikleri söyledikleri yazdıkları çizdikleri tek yer yoktur!

Mesela Fetö Türkçe olimpiyatı ayağına her kesimi yan yana getirir ancak bir araya getiremediği cemaat ve tarikatlardır. Şu hale bakın, yüz-bin çeşit cins aydını liberali dahi aynı koltuk sırasında yan yana dizebiliyorlar ama iki ayrı tarikat şeyhini yan yana getirmeye tarihte ve bugün kimsenin gücü yetmedi!

Süleymancılarla İskenderpaşa, Menzil, İsmailağa, öbürü, diğeri, hiç bir tarikatın şeyhi diğeriyle yan yana gelmez! Neden?

Birbirleriyle nasıl tokalaşacakları-selamlaşacakları-hangi seviyede ve üslupta yan yana duracakları yani hiyerarşik olarak bu protokol çözümsüzdür. 

Hepsi kendini en birinci kabul ettiği için diğerinin yanında ikinci sırada göstermek asla istemez, bu dünyayı geçtim, konuşmalarına bakın, mahşer ve ahret düzenini öyle ince detaylı anlatılırlar ki orada dahi nerede hangi evliyanın yanında duracaklarını bugünden tayin etmişlerdir!

Yani kardeşlerim, bir şeyh ancak eli öpülür ya da eteği öpülür ya da önünde eğilerek selam verilirse ikinci üçüncü vs. kişileri kabul edebilir.

Yani bir şeyh, kalabalık içinde kendisiyle iki eşit insan gibi elini sıkan ya da dik durarak selamlaşan ikinci üçüncü vs. kişilere tahammül göstermez ya da böyle bir sosyal protokol düzenine asla müsaade etmez.

Bu yüzden şeyh gelmeden-gitmeden önce şeyhin adamları önceden varıp hiyerarşik oturma düzenini, oturma, konuşma, selamlaşma ve susma dinleme, neyse, her şeyi iyice diplomatik olarak ince ince ayarlarlar!

Yani hep yüksekte! Ya da en ortada! Ya da hep kürsüde, hutbede ya da imam gibi hep en öndedir, mafya lideri de şeyhi de sarayın başının gözü de iddiası da aynı irtifa aynı arşı alalardır!

Mesela, Tayyip Erdoğan bey, cumhurbaşkanımız ve aynı zamanda ordularımızın başkomutanı, değil mi?

O halde, hadi, bir iftar ya da sohbet ya da bir konferans ya da bir tanışma vs. toplantısında bahsi geçen bu tarikat liderlerini basına açık şekilde bir araya getirebilsin.

Mümkünatı yok. Olmamıştır, olamaz!

İkinci şeyhin yanında Cumhurbaşkanının birinci şeyhe nasıl davranacağı büyük sorundur, yani elini mi sıkacak kucaklaşacak mı mesafesi ne kadar, selamlaşacak mı ya da yüz gülümsemesi samimiyet göstermesi ya da kullanacağı ağırlama iltifat nezaket sözleri neler olacak.

İşte hepsi çok ciddi protokol problemleri ve aynı şekilde teolojik sorunlardır, tıpkı Katolik Vatikan'ın çok ağır yüzyıllardır hiç değişmeyen tören protokolları gibi, tıpkı Buttingham sarayının protokolü gibi.

Oysa Osmanlı kendine güveniyordu ve sanıldığının aksine çok rahattı, Osmanlı tarikat ve cemaatlerin yüzüne hiç bakmadı, uzaktan sopa gösterip yönetti.

Ve asla cemaat ve tarikatlarla haşa boy ölçüşmedi, aksine hiç çekinmeden kellelerini aldı ve çoğu zaman tarikatları bataklıktaki sivrisinek sürüsü gibi görüp önlemini öyle almak istedi!

Ve ancak sarayın askere-yeniçeriye olan ihtiyacı, yeniçerinin sadakatı çok önem kazanmaya başlayınca, ve gün geldi yeniçeri içinde zibil gibi çoğalan tarikatlar sarayı da koruması ve sonra etkisi ve oyuncağı haline getirdi! Çürüme yeniçeriyi din elden gidiyor diye kullanan tarikatların sarayı kuşatmasıyla başladı.

Yobaz din adamlarının yeniçeri içinde etkili hale gelmesiyle Osmanlı Devleti çürüyüp çökmeye başladı.

Ve yeniçerilik kaldırılıp sil baştan bambaşka bir askeri düzen kurulmaktan başka çare kalmadı.

Ve ama bu yeni askerlik düzeni Osmanlı'nın çöküşünde yani en hayati günlerinde yüz senesini aldı ve imparatorluğun dağılmasını önleyemedi!

Hurafelere ve şeyhlere bağlı isyan başkaldırılar trajediler içinde parçalanan imparatorluk son yüzyılına kör topal girdi ve ortaya çıkan mucizevi bir avuç aydın şeyhe bağlılık yerine 'vatan' sevgisini vatan toprağına bağlılığını yazıp çizdiler! Bakın Fetöye bağlı kitleler hala sadece Fetöye bağlılar, toprağa ve vatanlarına değil!

Ve sil baştan tanzim edilen subaylık her şeyi büyüğünden saraydan yukardan amirinden bekleyen emir eri emir kulu yerine aktif sorumluluk yani 'inisiyatif' alabilen yepyeni bir 'asker' karakteri ortaya koydular. her şeyi saraydan Osmanlı'dan bekleyen subay türü geçmişte kaldı. Artık kendi bileklerine kendi bölüğüne kendi gücüne güvenmeliydi. Kırım'da Balkan Savaşları'nda I. Cihan Harbi'nde kısmı başarılar da sağlandı ve ama asıl önemlisi subayımızın insiyatif alabilen bu kendine güven duyan subayları Kurtuluş Savaşı'yla yurdumuzu düşmandan kurtardılar!

İşte Afganistan örneği, Rus işgalini mücahitler büyük bir kahramanlıkla geri püskürttüler ancak aralarında anlaşamayan şeyhler yüzünden bu ahmaklar bu inatçı keçiler yüzünden dünya tarihinin en uzun süreli iç savaşı hala sürüyor.

Çünkü dini statü askeri hiyerarşide kargaşaya yol açar, ki, öyle oldu, Afganistan mahvoldu.

İşte silahlı kuvvetlerde yüzde yüz varlığıyla Fetöcüler bütün tank ve silahlara rağmen kalkışmayı gerçekleştiremediler.

Çünkü birbiriyle irtibatı kopmuş birlikler o gece kendi başlarına insiyatif alamadılar, karakter ve kişilik koyamadılar, hep yukardan emir talimat beklediler.

Çünkü hepsi mürit yani emir eri, yani, korkak tırsık, yani ev köpeği gibi yetiştirilmişlerdi, bu yüzden rezil rüsva olup dağılıp fareler gibi kaçtılar!

Ve mesela o gece askeri düzen içinde Allah şükür otuz-kırk tane zinde özel hareket polisi Fetö'nün yüzlerce generalini bir gecede derdest edip sabaha kadar evire çevire tokatlayarak teslim aldılar!

Düşünün koskoca filo ve ordu komutanları üç-dört tane özel hareket polisi karşısında ıslanmış sıçana dönüşüyor!

Çünkü şeyhlik cemaat tarikatlık hepsi korkaklık sinsilik öğretir, ancak fareler gibi kaçmayı sıvışmayı ve sadece gizlenmeyi bilirler!

Zaten güçlü kişilikleri olsaydı cemaat ve tarikatlara sığınmazdılar.

Ve kendilerini aşağılık hissetmeselerdi cemaatler de bu zavallıları kukla gibi ele geçirip keyiflerince ajan diye köpek diye etinden sütünden kullanamazdı.

Yani şeyh, tarikat ve cemaatler, asker olarak asla savaşamaz, tarihte de örneği yoktur, cihangir, levent, bahadır, yiğitlik ve kahramanlık başka şey müritlik başka şeydir!

Şimdiki tarikatçıların ise mahir oldukları tek şey 'gizlenmek'.

Yani araziye uymak ve hukuk ve tüzük ve yönetmelikleri atlatmak için hileler bulmak.

Giydikleri üniformanın yani kalıplarının adamı olmadılar olamazlar!

O üniforma içinde hepiniz gördünüz işte sabun gibi deterjan gibi kaypak balgam tükürük kıvamında her şekle girip ahlakı ve dini ve memleketi mahveden ağızları dilleri pislikle dolu lağım suyu oldular!

Yani sorun şurada başlar, yukarda Allah bir, ondan sonra Peygamber, evet, buraya kadar düzenimiz güzel güzel geldi.

Ama iş buradan sonra çok karışık, üçüncü sıraya o tarikatın kurucu lideri ve sonra bugün yaşayan şeyhimiz sıralanmalı, yani, protokol sırası 3'te olmalı.

Mesela Fetö bir zahmet fedakarlık yapıp 3. sırayı Tayyip Bey'e o da göstermelik verebilseydi bugün ülkeyi kardeşçe üleşip sövüşlemeye devam edebileceklerdi. 

Konuya dönelim, bugün tarikat ve cemaatler resmi olarak Beştepe'den Osmanlı gibi uzaktan tanzime yani Diyanet'in şemsiyesi altında meşruiyet görmekle yetinmek zorunda kalıyorlar ve şimdilik bu uzaktan meşru görülme sessiz kalınma onların hiyerarşik günlük ihtiyaçlarını karşılıyor, çünkü holdingleşiyorlar ve asker ve hakimlik içinde çok büyük bir güç elde ediyorlar!

Ve daha ileri bir adımın örneği için şartların olgunlaşacağı devletin kurumsal olarak da dönüşeceği günleri tabii ki bekliyorlar, ama geçmişte dahi olmamış bu beklentinin nasıl olacağını kendileri dahi bilmiyorlar ve bu görünüşte laik düzeni müritlerine geçici diye karalayıp şikayet ediyorlar ve ama bu laik kurumların sürekli ekmeğini yemek pratik olarak daha kolay geliyor!

Ve, başa dönelim, ve ama, ortada bir protokol boşluğu var!

Gaipleri öte dünyaları dahi aşmış bu bütün çağlardan daha evliya şeyhlerin bugün devletimizce ağırlanmaması sizce de büyük bir boşluk değil mi? 

Yani diyelim cumhurbaşkanımız tekkellerine uğradı ya da şeyhler bir hatır gönül sorma saraya davet edildi, evet, bu protokol düzeninde Cumhurbaşkanımızın yeri meçhul ve tarikatların saraydaki yeri meçhul. Hayatımız sittinsene hep böyle gizli kapaklı mı sürecek, sinsi yılan fare böcek gibi.

Cumhurbaşkanımızın Allah ve peygamberden sonra üçüncü sırayı alabilmesi için emirülmüminin ya da halifelik sıfatını resmen taşıması gerekir!

Bugün birçok tarikat halifelik ve emirülmümin sıfatını manen Cumhurbaşkanımıza yakıştırıyor ve veriyor, ancak, bu temenniden dilekten resmiyete ulaşması için Cumhurbaşkanımız adına hutbe okunmalı ve yani biat alınmalı!

Değilse, şeren (resmen) tanınmayan Cumhurbaşkanı, 3. sırayı işgal edemez. Edemediği için Cumhurbaşkanıyla hiç bir protokol görüşmesi yani hiyerarşik düzen gösterecek sosyal temas ve ilişkiye girilmez.

Çünkü bir tarikat lideri ancak halife ve emirilmümine biat eder!

Yani ilahi rütbeleri gereği burunlarından kıl da aldırmazlar!

O halde her iki taraf da siyaset ve kurum ve protokol ve devlet dışı 'dayanışma' gösterecek yani kaçak gizli gizli buluşacak birbirlerine gizli gizli bağlılıklarını bildirecekler, yani her şey el altından!

Düşünün koskoca generaller el altından, koskoca hakimler hep gizlice buluşacak görüşecek... Bu kadar gizlilik sinsilik bu kadar illegal siyaset her insanın karakterini bozar! Bu kadar gizli kapaklı olmak her devleti çürütür!

Çünkü ortada değilsin harbi değilsin şeffaf hiç değilsin.

Çünkü gizli kapaklı kalarak yanlışından eksiğinden çalmandan çırpmandan hesap vermiyorsun!

Yani hırsızsın!

Ve sana din diyanet adına göz yumuluyor!

Bu gizli kapaklı yaşamak, çok ayıp bir şey.

Bence hem şeyhlerimiz hem de cumhurbaşkanımız için çok büyük bir mahrumiyet ve mağduriyet!

Düşünün sevdiğini söyleyemiyor, sevse de yanında bir fotoğraf dahi veremiyor, ya da iki ayrı şeyhi bir sofrada ya da cenazede yan yana getiremiyor, düşünün insan içinde öpüp sarılamıyor, düşünün toplum  önünde sevgisini dile getiremiyor, düşünün şeyhini gönlünden geçtiği gibi yalayıp yutamıyor, düşünün şeyhinin etrafında pervane gibi dönen hizmetini dört dörtlük yerine getiremiyor. İşte Engin Ardıç'ın da çok güzel buyurduğu gibi bütün bu mahrumiyet ve mağduriyetin sebebi hepsi Atatürk!

Peki ya müritlerinin bu protokolda yeri ne, ki, hepsi asker olduklarına göre?

Yani askeriyedeki tarikat ehli için, şöyle bir kurgu deneyelim, askeriyedeki yeşil sarıklıların önünde namazı kim kıldıracak şeyhi mi yoksa Cumhurbaşkanı mı?

Mesela Cumhurbaşkanı önde gelir diyorsanız, Cumhurbaşkanımızın komutanlık ettiği resmi kuruma, diyelim, diyanet ve askeriye içindeki Camisine 'saygı'('biat) göstermelisiniz, ama değil.

Çünkü sivilde Diyanet'i tanımayan bazı tarikatlar askeriye içinde de diyanetin Camisine ve onun düzenini ve asayişini de tanımıyor.

Yani Camiyi ve tekkeyi ve takkeyi kışlaya sokmak sorunu çözmüyor, çünkü, tarikatlar kökten resmi din ve diyanete karşı kurumlar, ve bu Camilere de karşılar ve hiç çekinmeden kışladaki Camiyi de tarikatları lehine propagandasına suistimal edebiliyorlar!

İstedikleri tarikat kisvesiyle-işareti-sembolü-giyim tarzıyla pekala Camiye girebiliyor ve ama Cami içinde bile yataklarını ayrı seriyorlar, kafanız mı karıştı, kısaltıp soralım!

Bu sarıklı askerler şeyhlerinin mi arkasında Cumhurbaşkanının mı arkasında saf olup namaz kılarlar, öncelikleri hangisidir.

Öncelikleri Cumhurbaşkanı ya da onu temsil eden Diyanet'in Camisindeki imam ise, pekala imamın arkasına geçip namazlarını temiz kalple kılabilirler, ama değil.

Camiye topluca geliyorlar ve diyelim on kişi diyelim on beş kişi, kendi başlarına 'grup' oluşturuyorlar!

Çünkü tarikat ve cemaatlerin en büyük ve ilk iddiası biz ayrı bir cemaatiz biz başka bir cemaatiz ve biz sizin cemaatinizden değiliz'i, sembolle işaretle söylemle eylemle belli etmek!

Bir tarikatçının ömrü giyiniş ve oturuş şekillerinden ve söylemlerinden kendilerini Cami cemaatine eş-eşit görmediklerini anlatmakla geçer!

O halde bunları kışladaki Camiler de paklamaz sakinleştirmez.

O halde kışlalarımız 'çeşit çeşit' renk renk şube şube tekkelerini açmalı ve bu tarikat ehline daha fazla mahrumiyet ve mağduriyet oluşturmamalı.

Yani hakiki anlamıyla 'saf' olmamışlar, 'ayrı' olmuşlar!

Cami cemaatiyle müminle müslümanla tenezzül edip omuz omuza verip omuzlarını çürütmemişler!

Yani kardeşlerim, nifak, ikilik, cemaat arasına ayrılık, bölünme, kin ve husumet sokmak, işte budur!

Kendi cemaatini Cami cemaatinden ayıran herkes şimdi kışla içinde, şimdi soralım, ki, bu yapılar askeri düzen içinde nasıl tek vücut tek cephe olacak!

Hepsi kendi şeyhini diğerinden rütbece üstün görüyor, kimden emir alacak!

Hepsi kendi cemaatini cennetle müjdelenmiş şefaatte ve ahiretteki mahşeri düzen içinde en torpilli cemaat görüyor, hangisinin şehitliği kabul olacak hangi tarikatın gazileri şehitleri adam yerine koyulmayacak!

Yani İslam'ın birliği düzeni kardeşliği diyorsak, önce, siyasetimiz ve dualarımız ve gayretlerimiz Cami cemaatinin birliği için olmalı.

Mesela, Cami cemaati, ne güzeldir, her kasabada Camiler herkese açıktır.

Ve ama tarikat ve cemaatler ardına kadar açık bu kapılardan girip cemaat içine büyüklük-kibir tohumları çoktan attılar!

Sen mi daha evliyasın benim komutanım mı, senin onbaşı mı Allah'a daha yakın dost, işte hesapta olmayan yeni bir sicil savaşı bir de bunun kavgasını verirler.

Dikkat edin, bugün bu yüzden Cami cemaatleri sıfıra yakın azalırken tarikat Camileri ve zikirleri ve medreseleri tıka basa ağzına kadar dolu.

Neden? Çünkü Camileri boşaltıp Cami cemaatini kendi nüfus ve tapularına geçirmişler, ya da iş ve makam vaadiyle cemaatin aklını çelmiş Allah yolundan çıkartıp kendi şeyhlerinin müriti haline sokmuşlardır.

Yani sevgili Diyanet, Camiler boş diye ağlama!

Ve sevgili diyanet, bunca cemaat ve tarikat hepimizin Camisinde niye aynı safta aynı sırada asırlardır yan yana gelemiyor. Camide bir araya gelemeyen insanlar savaşta aynı cephede bir araya gelebilir mi? Suriye ve Irak savaşları bize neyi anlatıyor, Suriye ve Irak'ı parçalayan neydi?