Yusuf Akçuralardan İskilipli hayranlarına… Türk Tarih Kurumu yeni başkanının düşündürdükleri… 

Av. Cengiz Ozan ÖRS yazdı...

Yusuf Akçuralardan İskilipli hayranlarına… Türk Tarih Kurumu yeni başkanının düşündürdükleri… 

23 Nisan 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararıyla Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na Prof. Dr. Ahmet Yaramış atandı. TBMM’nin 100. yılına girdiğimiz güne denk gelen bu atama, atamanın yapıldığı Kurum ve atanan kişinin özelliklerinden dolayı kamuoyunda oldukça tartışıldı. 

*** 

Türk Tarih Kurumu, her aşamasında Atatürk’ün imzası olan bir Kurum. 

Tarih çalışmalarına “Türk Tarihi Heyeti” ve “Türk Tarihi Tetkik Heyeti” adlarıyla başlayan, 15 Nisan 1931 tarihinde “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adıyla dernek olarak kurulan Kurum, Türk Tarih Kurumu şeklindeki bugünkü adını 1935 yılında aldı.  

Kurum’un ortaya çıkışı bir bilince ve amaca dayanıyor. Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün ifadesiyle, “Milli tarihi yabancıların gözleriyle görmenin, onların gösterdikleri şekilde anlamanın bir millet için ne büyük bir gaflet olduğunu Atatürk büyük dehasıyla çok iyi biliyordu”. Atatürk bu bilinçle, maddi ve siyasi bağımsızlığa kavuşturduğu ulusunu manevi ve ruhsal bağımsızlığı da kavuşturmak istedi ve büyük önem verdiği tarih araştırmalarının gelişimini sağlamak için Türk Tarih Kurumu’nu kurdu (1).  

Atatürk döneminde Kurum, başta tarih bilimi olmak üzere bu bilimi yakından ilgilendiren arkeoloji ve antropoloji bilimleriyle de ilgili önemli faaliyetler gerçekleştirdi. Bu çalışmalara katılmış Antropolog Prof. Dr. Eugène Pittard’ın deyişiyle, Atatürk bu ilmi Kurumun ateşten bir can vericisi (2) olmuştur. Gerçekten Atatürk, Kurumun çalışma planını genellikle kendisi tespit ediyor, toplantılara bizzat katılıyor ve hayatının son günlerinde bile Kurum ile ilgilenmekten vazgeçmeyerek çalışmalarından bilgi alıyor. 

*** 

Atatürk, bu denli büyük önem verdiği Türk Tarih Kurumu’nun faaliyetlerinin kendisinden sonra da verimli bir şekilde devam etmesini büyük bir arzu ile istiyordu (6). Bu nedenledir ki Atatürk, Türk Tarih Kurumu’nu (ve Türk Dil Kurumu’nu) geleceğin siyasal iktidarlarının etkilerinden korumak için devlet ve kamu tüzel kişiliklerinin dışında; yani idare teşkilatından bağımsız Dernek biçiminde oluşturuyor, mali yönden siyasetten bağımsız kılmak için de bu Kurumları kendi mirasçısı olarak belirliyor (3).   

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın dikkat çektiği üzere, bütün bunlar katılımcı demokrasinin, özerk kurumların moda olduğu bir dönemde mi yapılmıştır? Tam tersine, faşizmin dünyada yükselme döneminde ve bu yöndeki telkinlere rağmen yapılıyor… (4).  

Buna karşılık 12 Eylül Rejimi, Atatürkçülük adı altında, Atatürk’ün bu iradesini hiçe sayarak “yaklaşık elli yıl sonra” Türk Tarih ve Dil Kurumlarının Dernek yapılarına son verdi. 1982 Anayasası’nın 134’ncü maddesiyle, kamu tüzel kişiliğine sahip Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu kuruldu ve Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu bu Kurumun bağlı kuruluşları haline getirildi. 

*** 

Dernek Kuruluş Tüzüğünde Kurum’un, Atatürk’ün yüksek himayeleri altında olduğu belirtilmişti. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre himaye sözcüğü, “koruma, gözetme, esirgeme, koruyuculuk, gözetim” demek. 25 Mayıs 1940 tarihli Kurumun Yeni tüzüğünde ise Kurum’un Atatürk’ün yüksek himayeleri altında “kurulduğu” ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yüksek himayeleri altında “olduğu” belirtildi. Böylece “himaye” kavramı, Atatürk’e özgülenen; yani “derneğin kuruculuğundaki himaye” ile “mevcut cumhurbaşkanına özgülenen himaye” biçiminde ikiye bölündü. 

Bu düzenlemenin bir benzerine, Kurum’u idare teşkilatı içerisine alan 1982 Anayasası’nın 134’ncü maddesinde de yer verildi. Maddenin önceki halinde Kurum’un, “Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı olduğu” belirtilmişti. 1982 Anayasası’na Parlamenter Sistem yerine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin getirilerek Başbakanlığın kaldırılmasıyla, bu maddede de değişiklik yapıldı ve Kurum Cumhurbaşkanının görevlendireceği bakana bağlandı.  

Bu noktada Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde bakanların konumuna kısaca değinmek gerekiyor. Parlamenter Sistemde yürütme organı, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulundan oluşuyordu. Bakanlar, Başbakanın başkanlığındaki Bakanlar Kurulu içindeydi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde ise, Bakanlar Kurulu kalktığı için yürütme organını tek başına Cumhurbaşkanı oluşturuyor. Ve halk tarafından seçilmeleri zorunlu olmayan bakanlar, Cumhurbaşkanınca atanarak yürütme yetkisini onun adına kullanıyor. Bu nedenle, Kurum aslında Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır. Böylece, maddenin önceki halinde Kurum’un gözetim ve desteği altında olduğu makam (Cumhurbaşkanlığı) ile bağlı olduğu makam (Başbakanlık) farklıyken, bu makamların yeni sistemde Cumhurbaşkanlığında birleştiğini söylemek gerekiyor. Bu yeni sistemin, Kurum’a birinci etkisi. 

*** 

Türk Tarih Kurumu’nun dernek olduğu dönemlerde, Kurum’un başkanı, Kurum’un yönetim kurulu tarafından, yönetim kurulu üyeleri arasından seçiliyordu. Türk Tarih Kurumu’nun dernek yapısına son verilerek kamu kurumu yapılmasından sonra, Parlamenter Sistem döneminde Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na yapılan atamalar, ilgili Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın imzalarının yer aldığı müşterek kararname ile yapılıyordu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildikten sonra, Cumhurbaşkanı bu atamayı tek başına yapıyor. Bu da yeni sistemin Kurum’a ikinci etkisi.  

Yeni sistemin Türk Tarih Kurumu üzerindeki bu iki etkisi, Kurum’un Cumhurbaşkanı’nın gözetim ve desteğinde olmasıyla bağdaşmıyor. Çünkü gözetmek, tamamen yönetmeyi değil; belli bir uzaklıkta korumayı gerektiriyor. 

*** 

Ve Türk Tarih Kurumu’na yapılan atamaya geri dönelim. 

Tarihte Türk Tarih Kurumu’na oldukça önemli isimlerin Başkanlık ettiği görülüyor. Yusuf Akçura, Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu gibi… 

Başkanlığa yeni atanan Prof. Dr. Ahmet Yaramış ise Ensar Vakfı yöneticisi… Aynı zamanda İskilip doğumlu ve “1926 yılında Ankara İstiklal Mahkemesince gerek Kuvayı Milliye ve Millî Mücadele karşıtı eylemlerinden gerekse Giresun isyanındaki rolü nedeniyle Anayasayı tağyir suçundan mahkûm edilerek idam cezasına çarptırılan” İskilipli Atıf ile ilgili çeşitli etkinliklere katılmış bir isim. Atama bu yönleriyle gerçekten dikkat çekiyor ve tarihsel bir niteliğe bürünüyor… 

*** 

Bahsettiğimiz üzere, Anayasa’nın 134’ncü maddesinde “Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde” olduğu hükmü yer alıyor. Bu düzenlemenin aynısı 664 sayılı Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin birinci maddesinde var. Kurum’un Atatürk’ün manevi himayesinde olmasıyla, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na yapılan bu atamanın hukuka; yani Anayasa’ya ve Kanun’a aykırılığı sorunu ortaya çıkıyor.  

Kışlalı’nın “Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği” adlı eserini hatırlatırcasına, Atatürk’e hakaret ve iftira niteliğine bürünen birçok saldırı bugün de yapılmaya devam ediyor. Peki saldırıların illa böyle mi olması gerekiyor? Şeyh Said’i, Seyit Rıza’yı, İskilipli Atıf’ı anma etkinlikleri düzenlemek, bunlara katılmak, tarihi gerçekleri yok sayarcasına bu isimlere itibar kazandırmaya çalışmak da bir anlamda Atatürk’e saldırmak ve ona saygısızlık demek değil midir?  

Kurum’un Atatürk’ün manevi himayesinde olması için Kurum’un kuruluş amacına uygun ve Atatürk’e gerçekten saygılı kişilerce yönetilmesi gerekiyor. Bu nedenle yeni atama, Kurum’un Atatürk’ün manevî himayesinde olmasıyla bağdaşmıyor.  

*** 

Atatürk’ün her aşamasında imzası olduğu, O’nun manevi himayesinde olan Türk Tarih Kurumu dernek olarak kalsaydı, Kurum’a böyle bir atama yapılamazdı. Yani, böyle bir atamayı 12 Eylül mümkün kılıyor… Diğer yandan, atamanın hukuka aykırılığı iddiası da 12 Eylül’ün yaptığı 1982 Anayasası’na dayanıyor. Bu nedenle, tarihsel bir çelişki doğuyor. Ancak bu çelişkiyi, idarenin hukuka bağlı olma zorunluluğu açısından değerlendirmek ve yok saymak gerekir. Bir devlet, eğer hukukla bağlıysa; yani bir hukuk devletiyse, orada idarenin bütün eylem, işlem, tutum ve davranışlarının hukuka uygun olması gerekiyor. Hukuk devletinde, devletin bütün organları üzerinde hukukun ve Anayasa’nın mutlak egemenliği vardır. Bu nedenle, Türk Tarih Kurumu ile ilgili gerçekleştirilecek her türlü idari işlemin, Anayasa’nın 134’ncü maddesinde ve 664 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin birinci maddesindeki yer alan Kurum’un Atatürk’ün manevi himayesinde olduğu hükmüne uygun olması gerekir. Bunlar gözetilmeden yapılan atama hukuka aykırıdır.  

Gelgelelim, bu basit bir hukuka aykırılık değil. Aykırılık yaşanmış gerçekliğe dayanıyor. Ve geçmişten bugüne uzanan tarihsel bir niteliğe bürünüyor… Böylece, “aykırılığın” hukuktan önce tarihe ve gerçeğe olduğunu vurgulamak gerekiyor. Türk Tarih Kurumu, aynı Türk Dil Kurumu gibi Atatürk’ün her aşamasında imzası ve emeği olduğu, son günlerinde dahi ilgilendiği bir Kurum. Yeni tip koronavirüs salgınını yaşadığımız günlerde, tarihsel gerçeğe etki eden, her açıdan “tarihi olaylar” yaşıyoruz… 

 

Dipnotlar 

(1) Eugène Pittard, Atatürk’ün hatırasını tazim, Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, Nisan 1939, s. 187. 

(2) Fuad Köprülü, “Bir hatıra”, Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, Nisan 1939, s. 277. 

(3) Ahmet Taner Kışlalı, Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, 16. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara 2013, s. 21, 27, 36. 

(4) Kışlalı, s. 36.