Vasıfsızlığın sebebi etnik ve dini sömürüdür

Nihat Genç yazdı...

Vasıfsızlığın sebebi etnik ve dini sömürüdür

BİR

Bugün akademide, medyada, sanatta, sinemada, bilimde 80'li ve 90'lı yıllarda burun büküp beğenmediğimiz eserleri dahi arar olduk.

Çok utanıyoruz, vasıfsızlığın kalitesizliğin içinde yüzüyoruz.

Bazen önümüze çıkan güya-eserler karşısında milletçe öğürme-kusma duygusu yaşıyoruz.

Türkiye bu kadar düşük niteliksiz eserleri hak etmiyor, diyoruz.

Belediyelerin şu karpuz, havuç, biber, vs. heykelleri çok göz önünde olduğu için 'ne bu tiksinti verici cehalet' diyebiliyorsunuz. Ancak bu vasıfsızlık medyada sinemada sanatta belediyelerin karpuz  kabak hıyar heykelleri kadar aşikar görünmüyor!

Ülkemizde sanatı sinemayı edebiyatı alt üst eden meşhur liberal tayfadır.

Kalitesiz vasat eserlerin ve isimlerin ülkemizde 'değer' ve şöhret sayılması liberal akımla başlamıştır.

Çünkü sadece 'etnik ve dini sömürüyle' geçinen nemalanan şöhret olan ismini duyuran insanlar yetiştirdiler.

Radikal Gazetesi, en güzel örneğidir, eser ve kaliteleriyle değil etnik ve dini sömürü yapan kim varsa sayfalarına doldurdular ve etnik ve dini sömürü yapmayanların alayını 'faşist ve ulusalcı' ilan ettiler.

KHK'lılar en güzel örnektir, akademisyenler HDP bildirilerine imza atarak eser vermeden kısa yoldan şöhret oldular, maaşlandılar, ekranlara çıktılar ya da akademide önleri açıldı.

En popülist örnek Sevilay Yılman ve Nagehan Alçı gibi yazarlardır, hiçbir özellikleri ve derinlikleri olmadığı halde mütedamiyen etnik ve dini sömürü yaparak geçimlerini sağlarlar.

Orhan Pamuk dahi 'etnik sömürü' yaparak (Türkler otuzbin Kürt öldürdü) ödül aldı. Elif Şafak vasatlığını din ve etnik sömürüyle örtmeyi başarıyor!

Etnik ve dini sömürünün tadını kolaylığını maaşını çok satarlığını şöhretini görenler kırk uzun yıldır terminatör gibi durmaksızın etnik ve dini sömürüyle isimlerini parlattı.

Etnik ve dini sömürünün cazibesi şudur, çok kolaydır, uzun mesai harcamaz .ötünüz terlemez. Çala kalem iki cümle kafidir, hem insan hakları şampiyonu hem merhamet şampiyonu hem vicdan şampiyonu vs. şıppadak oluverirsiniz.

Yüzlerce isim verilebilir, örnek olsun diye, diyelim, Ayşe Böhürler, Nihal Bengisu Karaca, diyelim, T 24 ve Gazete Duvar yazarları diyelim Halk TV ve Tele 1 ve KRT'de boy gösteren nice güya yazar çizer bilim adamı ve Engin Ardıçlar vs. işin kolayını kapmış hepsi şöhretlerini tek hakim oldukları konu etnik ve din sömürüsü üzerinden yaptılar!

İnancımızı yaşayamıyoruz, deyiverin, ekranlar şöhret maaşlar önünüz açık.

Kürt halkı eziliyor, deyiverin, ekranlar şöhret maaşlar, önünüz açık.

İnancımızı yaşamıyoruz ve Kürtler eziliyor dedikçe yirmi yıl aralıksız akademinin sanatın medyanın ekranların en tepesindesiniz!

Ve ama, etnik ve dini sömürünün getirdiği kolay şöhret, sonlarını da getirdi.

Çünkü etnik ve dini sömürü alayını kolaycılığa alıştırdı.

Mesleğinizde sizi derinleştirecek uzun yıllarınızı alacak yorucu 'işler' yapmaya artık eriniyorlar.

Etnik ve dini sömürü yaptıkça bir de burnunuz havalarda 'bilmiş bilmiş' gezinirsiniz!

Çünkü şöhret ve isim ve maaş için ne zahmeti kolayı var, birkaç sloganik dini sömürü ve etnik sömürü lafı ediverin kafi, medyanın akademinin bütün kapıları size açılacaktır, ki, açıldı.

Hemen ödüllendirileceksiniz hem aç kalmayacaksınız hem insan hakları aktivisti hem her konuda danışılan fikri sorulan her konuda fikri alınan yazar siz olacaksınız!

Karşınızdakilerin ise eserlerine hayatlarına derinliklerine bakmadan faşist ırkçı bağnaz geri kafalı eski Türkiye gibi mahkum edip aklınızca işlerini bitirecek karşınızdakilerin hangi eserleri olursa olsun 'adam' yerine hiç koymayacaksınız!

Ohh ne ala, şöhret ekran maaş ne kadar kolaymış!

Etnik ve dini sömürü Türk siyasetinde baş rollerde kaldıkça bu toprakların sıkı sanat eserleri değme eserler vay be diyebileceğiniz işler çıkartması hayaldir!

Türkiye'de 'sistem' dediğimiz, akademide-medyada din ve etnik sömürü üzerine inşa edilmiştir.

En kral eserler ortaya koysanız argo tabirle .ötünüzle havada kuş tutsanız, din ve etnik sömürü tüccarları sizlerin bu çok değerli mallarına burun bükecek sizi adam yerine hiç koymayacak sizi sanatçıdan saymayacak sizi 'sistem dışına' itecektir.

Din ve etnik sömürünün de incelikleri var, mesela, din ve etnik sömürü yapanlar, konuşturuldukları ekranların patronlarına holding sahiplerine ve gazetelerine ve bankalarına ve hırsızlıklarına ASLA VE ASLA TEK LAF ETMEZLER, kırk uzun yıl tek laf edeni çıkmadı!

Eser peşinde değerli biricik işler yapanlara 'sistem' tıkalıdır.

İyice anlaşılması için birkaç örnek daha verelim, Kadir İnanır iftihar edilecek onlarca filmin baş rol oyuncusudur, ancak ne zaman 'etnik sömürü' yapmaya başladı bir takım çevreler mekanlar işte o zaman Kadir İnanır'ı oyuncudan sanatçıdan saymaya başladı.

Mesela yeni CHP'de vekilliği garantilemek istiyorsanız Seyid Rıza heykelini övün ya da Seyid Rıza'ya karşı laf edenlere küfredin ya da Merve Kavakçı gibi dini sömürünün daniskası bir kadının eski kocası dahi yeni CHP''de vekil olabiliyor..

Yani Yeni CHP'de etnik ve dini sömürü yapmadan vekil olabilmenin yolu yoktur.

Yanisi etnik ve dini sömürü yapmayı çok tehlikeli gören sahici sanatçılar yazarlara 'sistem tıkalıdır'.

Etnik ve dini sömürünün kolaycılığı yazar ve sanatçıları ucuzluğa tembelliğe atalete alıştırdı ve biz ne yapsak nasılsa kabul görürüz, nasılsa beğeniliriz baş tacı ediliriz, düşüncesi, hepsinde kökleşti.

Bir cumhuriyetçi için ise, din ve etnik sömürü, bir ülkeyi parçalamanın, nifak çıkartmanın, bölmenin, iç savaş provalarının, kardeşi kardeşe kırdırmanın yani emperyalizmin aracıdır.

Etnik ve dini sömürü Cumhuriyet' yıkmanın projesidir!

Şayet etnik ve dini sömürü yapmıyorsan, iktidar ve muhalefet medyasında (ayrımsız sağda ve solda) sana kimse reklam vermeyecek, seninle kimse röportaj yapmayacak, eserinden kimse bahsetmeyecek, sana kimse destek-fon-maaş asla vermeyecek, asla ve katiyen kimse seni ekranına bir saniyecik olsun çıkartmayacak!

Sistem dediğimiz sağlı sollu iktidar muhalefet hepsi. İşte gözlerinizin önünde Davutoğlu ve Babacan etnik sömürünün her gün tillahını yaptıkça ekran şansı buluyor, işte, Akşener el altından etnik sömürüye el uzattıkça takdir görüyor, işte, muhalefet etnik ve dini sömürü yapan fetöcüsünden islamcısına bölücüsüne kadar bağrına taşıdıkça adlarından söz ediliyor..

SİSTEM etnik ve dini sömürü yapmayanlara KAPALIDIR!

Sistem, Cumhuriyet düşmanlarını övmeyenleri, cumhuriyetçiyim ayağına tarikatçılarla .öte parmak iyi geçinmeyenleri, cumhuriyet düşmanı adayları parlatıp cilalamayanları, din ve etnik sömürüye kapalı olanları KABUL ETMİYOR!

Cumhuriyet'in en temel hukuk ilkesi, hukuk karşısında herkes eşittir'e, siyasetimiz kapalıdır!

Daha ilerisi 'sistem' cumhuriyetçileri 'esir' almıştır, an itibariyle Cumhuriyetçiler 'toplama kamplarında' kendi hallerinde yazıp çizmekte ve iktidar-muhalefet olup biten her şeyi sadece 'uzaktan seyretmekte'..

Edebiyatta şiirde hikayede akademide sinemada medyada vs. dehşet verici vasatlığın öküzlüğün paçozluğun sebebi etnik ve dini sömürünün kısa yoldan şöhreti ve maaşlarıdır!

Etnik ve dini sömürü sistemi Cumhuriyet'i ve sizi öldürüp yok etmek için size kapalı.

O halde sen de etnik ve dini sömürü sistemine ebediyyen kapalı olacaksın.

Kişiliğinden fikirlerinden asla taviz vermeyecek tek adım geri atmayacaksın!

Ölümüne her şeyi göze alacaksın!

 

İKİ

Unutamadığım kahramanlarım.

Tarihte ve sinemada ve siyasette değil..

Aklımdan bir türlü çıkmayan zihnime dağlanarak kazılmış kahramanlarla hiç beklemediğim anlarda ve yerlerde tanıştım.

Beynime çakıldılar ruhumun omurgası oluverdiler!

İnatları kişilikleri kendilerine güvenleri, akıl alır gibi değil.

Sırlarını hala çözebilmiş değilim.

Hayranlığım hiç bitmedi ve hala sakladıkları 'gücün' sırrını menşeini anlamaya çalışıyorum.

Onlar kadar gözü kara korkusuz onlar gibi dünyayı kuralları hayatı iplemeyen bir adam hiç olamadım.

Kendime zaman ayırıp güya oscarlık hikayesini-romanını yazacaktım, Koç Hüseyin'in..

Askerde tanıştım.

Niğde'nin köylüsü, tip olarak da geçen tv gördüm, ünlü başpehlivan... Bu İsmail Balaban'ın boyu yüzü saçları burnu bizim Koç Hüseyin'e ne kadar benziyor, dedim. 

Altı ay kısa dönem, acemi birliği bitmiş, eğitim çavuşu olmuştum.

Kantinde ayakkabı boyacısı er'e bir havayla postallarımı boyatıyorum.

Bir de ne göreyim, Boyacı asker, boya sandığının önüne film artistlerinin değil bir kınalı koç'un resmini yapıştırmış. 

Askerlik gibi düz bir yerde dışarıya dair renkli bir hayvan resmi görünce keyifle bu ne güzel  'koç' deyiverdim.

Adın, ne, dedim 'Hüseyin' dedi.

Boyacı Hüseyin'e: 'Hüseyin, bu koç kartpostalını nereden aldın?' dedim, hani ben de alayım dışarıya mektup yazarken gönderirim, diye.

Hüseyin, başını kaldırdı, 'komutanım o kartpostal değil, o benim köyde bıraktığım koç, babam resmini çekip göndermiş' dedi ve hiç beklemiyordum birden ağlayıverdi.

Hüseyin koçuna ağlamaya başlayınca çok tuhaf oldum.

Neler oluyor burada, bir koç'a niye nasıl ağlanır?

Hani insan ailesini özler sevgilisini özler dışarı sokakları köyünü özler, ama Hüseyin koç'una zangır zangır titreye titreye ağlıyor.

Ve birden sevinçle koç'uyla kucak kucağa yaşadığı günleri renkli şiveli diliyle anlatmaya koyuldu.

Mesela bana geride bıraktığın sevgilini anneni anlat deseler böyle hüzünlü ve neşeli kelime ve çarpıcı hikayeler bulup anlatamam.

Hüseyin'e 'şafak'a kaç' dedim, 'bir ay kalmıştı... disko cezası aldım' dedi...

Yani benim askerliğin bitmesine dört ay Hüseyin'in ise bir ay kalmış.

Ve Hüseyin'in disko cezasını...

Arkadaşlar anlattı, Hüseyin'in tezkereye iki gün kalmış.. O gün de Hüseyin'e kule nöbeti yazmışlar.

Hüseyin hayatında denizi ilk defa askerde görmüş.

Kule nöbetinde kuleye çıkınca uçsuz bucaksız denizle arasında nasıl bir yalnızlık ve boşluk buluyorsa...

Hüseyin kule nöbetine çıkıp ufuklara dalınca her defasında kendini kaybediyor dağılıyor ve her defasında elinde olmadan olacak şey değil çıkartıp göstere göstere sigarasını yakıyor...

Askeri mıntıkada beş tane nöbet tutulan 'kule' var, ancak, Hüseyin'in çıktığı kule, askeri karargahın tam karşısında.

Kule nöbetindeyken nöbetçi komutanlar sizin ne yaptığınızı pencereden gördüğü için nöbetçi askerler karargah karşısındaki kule nöbetindeyken daha bir nizami ve aşırı hassas çok dikkatli oluyorlar.

Hatta G 3 silahını çapraz tutuş heykel gibi kımıldamadan...

Hüseyin, askerliğine iki gün kala, kule nöbetine çıkıyor ve denize dönüp keyifle sigarasını yakıyor.

Bir ay disiplin cezası, küçük bir hücreye-discoya kapatılıyor.

Bölüğün bütün çavuşları Hüseyin'i tekme tokat dövüyor.

Ve ama ona nasihat etmek için, 'oğlum, iki gün kalmış tezkereye, kule nöbetinde sigara içiyorsun, bela mısın, köyünü düşün, aileni düşün, seni bekleyenleri düşün....'

Ve yerlerde sürüklenen Hüseyin'in kafasına gözüne tekmeyi basıyorlar.

Bir kısa dönem çavuşunun uzun dönem çavuşlarının elinden dövülen bir askeri alması tarihte ve bugün asla mümkün değildir.

Gün geceye döndü, Hüseyin'i buldum, kule nöbetinde neden sigara içip tezkeresini yaktığını anlamaya çalıştım, nafile, vallahi bilmiyorum, dedi, oraya çıkınca başka bir şey oluyor, dedi..

O başka bir şey neyse, .mına koyum..

Ve ister istemez nasihatlara başladım, bak Hüseyin' askerlikte hepimizin tek amacı gününde saatinde tezkere almak, gerisi hikaye, tezkere dışında her şey yalan oğlum, yalvarırım...

Günler aylar geçti.

Benim askerliğimin bitmesine iki ay, Hüseyin'in ise iki gün kalmış.

Hüseyin'e törenle son kule nöbetini yazdılar, ve, Hüseyin tezkere almış gibi, omuzlara alındı, şakalaşıldı ve kule nöbetine gönderildi.

Çavuşlar ve bir bölük asker uzaktan Hüseyin'in kuleye çıkışını izliyoruz.

Hüseyin kuleye çıktı çapraz tutuşa geçti, ve...

Arkasını karargaha yüzünü denize verip, yine sigarasını çıkarıp içti..

Çavuşlar ve bölük 'ulan bela mısın?'... Şimdi komutanlar bizi de ...kecek... diye küfre başladılar.

Hüseyin'in tezkere yine yandı yine askerlik uzadı yine bir ay disiplin cezası aldı.

Biz de gün sayıyoruz..

Ama aklımdan Hüseyin hiç çıkmıyor!

Bu ne tür bir insan evladı?

Tezkereye iki gün kalmış insan kulede sigara içip askerliğini niye yakar?

Deli mi bu Hüseyin!

Sıyırmış mı?

Ne arıza adam lan bunlar!

Ulan bu askerlikte ne cins adamlar tanıyor insan!

Hüseyin'le ne zaman konuşmaya çalışsam. Dış kabuğu çok kalın. İç dünyası derinin çok çok altında. Saf desen saf değil cin gibi çocuk. Köyünü koçunu annesini deliler gibi özlüyor!

Ama onun nevrini döndüren bir şey var!

Denize uzaklara bakınca başka bir adam mı oluyor!

Kovuşta bölükte Hüseyin'i sevmeyen tek kişi yok, kral gibi on numara çocuk! Arkadaşlığı neşesiyle insana can katıyor!

Öyle içe kapanık hiç değil.

Konuşkan da bir çocuk, maceralı eğlenceli, durmaksızın komiklikler yapıyor.

Ama bilemediğim dışardan göremediğim derinliklerinde bir şey var. Hayatın gizli derin acılarına dair!

Memleketin ve köylerin ve gurbetin ve hasretin ve askerliğin altında başka bir tarih var!

Nihayet bitmeyen sayılı günler sona yaklaştı.

Askerliğimin bitimine iki gün kaldı, kimseye de vedalaşmak istemiyorum, ama gitmeden Hüseyin'i bir görmek istiyorum.

Benim iki gün kalmış, Hüseyin'in de iki günü..

İki gün, Hüseyin... ikimiz de postalları çıkartıp hafif terlik gibi ayakkabılar giyeceğiz, düşün Hüseyin dışarda döner yiyeceğiz....

Oğlum iki gün, göz açıp kapayıncaya kadar geçer, nasıl sevinçliyiz!

Önce komutanlar Hüseyin'i karargaha çekti, bir güzel nasihat ettiler, bak Hüseyin iki günün kalmış, hadi hayırlısıyla tezkereni alıyorsun dikkatli ol, diye.

Sonra çavuşlar Hüseyin'i ortalarına aldı, bak Hüseyin, iki günün kalmış, annen baban koç'un seni köyde bekliyor, diye...

Sonra, başka tugaylardan Hüseyin'in hemşehrisi çavuşlar da gelip Hüseyin'in iki gün kalmış tezkeresini konuştular, Hüseyin'e memlekete götürmesi için mektuplar verdiler ve kucaklaştılar.

Ve törenle Hüseyin'in son kule nöbeti yazıldı.

Kulede sigara içmesin diye üstü başı zulası arandı temizlendi.

Hüseyin, çapraz tutuş silahı eline aldı, koşar adım kuleye çıktı...

Elli metre öteden bir tabur asker Hüseyin'i gözlüyoruz.

Hüseyin sırtını karargaha döndü.

Yüzünü denize...

Sonsuzluklar içinde çarşaf gibi ince dümdüz masmavi deniz..

Bu mevsimde denizin üstünde en küçük kırışıklık olmaz, sargan (zargana) suyu denir.

Hüseyin yüzünü ufuklara döndü, ve.

Yere eğildi, zula yaptığı kulenin tahtaları arasından bir yarım bir tutamlık dibi kalmış bir izmarit bulup çıkarttı, dudaklarının ucuna taktı...

Ve kuleden bilinmez uçurumlara atlar gibi, ağzındaki izmariti yaktı!

Nöbetçi komutan pencereden köpürmüş kudurmuş azgın boğalar gibi bağırıyor: 'getirin lan şu puştu' diye bağırdı!

Bir bölük ana avrat düz gidiyor...

Bir ay daha disiplin cezası.

Olduğum yere çöktüm kaldım.

Kavilleşmiştik beraber sivilleri giyip çıkacaktık karargahtan!

Bu nasıl bir eyvallahsızlık, bu nasıl bir kural tanımazlık, bu nasıl Allah'ına kadar boş vermişlik, bu ne meydan okuyuş.

Ulan, Hüseyin dediğin, askerde dahi boyacılık yapan bir köylü çocuğu!

Bu direniş kime?

Bu dik duruş bu boyun eğmezlik kime karşı!

Askerliğimin bitimine iki gün ve aradan geçen otuz beş sene bunca insan tanıdım bunca kitap okudum bunca film seyrettim Hüseyin'i çözemedim.

Kafam çok karışık, çünkü?

Hüseyin gibi çocuklara vatanımdan çok sevgilimden çok neden hayran olduğumu bilemiyorum. 

Kovuşa geldim, Hüseyin yine askerliği yaktı ziyan etti, diye hayıflanarak konuşuyor herkes.

Bu 'ziyan' ve 'yaktı' kelimelerine önce inandım ve ama uzun yıllar geçince çok düşündüm, sonra sonra sonra bu kelimelere hiç inanmadım.

Hüseyin'de hiç bilmediğim kudretten bir güç var!

Eğitimle kitapla ahlakla öğrenilecek bir meydan okuyuş değil...

Korkudan kimsenin yanaşamadığı ve kimsenin taklit edemediği Tanrısal bir cesaret!

.mına koduğumun çocuğu o kudreti köyünde ottan tarladan tezekten nereden bulup almış!

Ama elmas gibi kristal saydam bir güç olduğu yüzde yüz kesin!

Zamanın paslatamadığı suyun çürütemediği hayal kırıklıklarının bitiremediği bir güç!

Yazarlık hayatım boyunca hep o 'gücü' aradım!

Ve ama o gücü kitaplardan değil.

Askerde boyacılık yapan bir köylü çocuğu Hüseyin'in alnındaki gözlerindeki ateş'ten kapıp çaldım.

O disipline gelmeyen o yerinde durmayan o laf dinlemeyen ateş, hayatımın varlığımın en büyük hazinesi..

O güç kimsenin durduramadığı yolumdan çeviremediği yazarlığımın meşalesi!

Parasızlıkla yenilgiyle hayal kırıklığıyla yok edilemeyen bir güç!

Yazıyorum yazıyorum harcanıyorum arkamdan hançerleniyorum alay konusu oluyorum sansür ambargo savaşıyorum cezalar, ama o güç hiç bitmiyor.

Ulan Hüseyin, ne bereketli bir çocukmuşsun, kaç kez yaktık hayatı, bitiremedik!