'Yeni depremde bekamız tehlikeye girer'

17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden 22 yıl geçti, bu depremde yaklaşık 30 binden fazla insanımızı kaybettik.  Gölcük depreminde koordinasyonu sağlayan Amiral Mustafa Özbey, yaşananları Veryansın TV'ye anlattı.

'Yeni depremde bekamız tehlikeye girer'

Söyleşi: ERDEM ATAY

- Amiralim hoşgeldiniz,  1999 depremi olduğunda bütün oradaki kaosu yönettiniz. Bugünlerde de malum yangınlar oluyor, seller oluyor; bir koordinasyon eksikliği görülüyor. Hayatın bir gerçeği olarak bunlar karşımıza çıkacak ve çıkmış tehlikeler ama bunlar olduğu zaman biz nasıl koordine olacağız? Bu işi en iyi şekilde yönetmiş ve ne yapılması gerektiği konusunda da mutlaka bilgisine başvurulan biri olduğunuzdan hemen sormak istiyorum:  O dönemde siz Gölcük’teydiniz, göreviniz neydi ve deprem günü neler yaşadınız?

Ben o dönemde Gölcük’te Mayın Filosu Komutanıydım, 18 Ağustos tarihinde Donanma Kurmay Başkanlığı görevini sevgili Alper Sezer’den teslim alacaktım.  17 Ağustos saat 03.02’de Gölcük depremi yaşandığında pek çok şey değişti ve Donanma Kurmay Başkanlığı görevi âdeta afet yönetim başkanlığına dönüştü. O depremde görevim gereği çok sorumluluk aldım ama oradaki afet yönetimi, başta Donanma Komutanı Oramiral Bülent Alpkaya olmak üzere tüm donanmanın vefakâr çalışanları ve onun dışında da bizimle beraber görev yapan kamu görevlilerinin işbirliği ile ortaya çıkan bir yönetim şeklidir.

 Şöyle söyleyelim; Ben 16 Ağustos günü Mayın Filosu Komutanı olarak görev yapıyordum ve 16 Ağustos günü, donanma komutanları arasında devir teslim töreni vardı. Oramiral İlhami Erdil, görevini Oramiral Amiral Bülent Akkaya’ya teslim edecekti. Bu tören yapıldıktan sonra konuklara verilen bir akşam yemeği oldu. Eşimle eve geldikten sonra da;  bizim evimiz Gölcük'te denize çok yakın, iki katlı, “Amiral konutları” denen, denize sıfır sayılacak mesafede müstakil evlerdir,  gece saat 03.02’de korkunç bir yırtılma sesiyle uyandık. Ben, okuyanlara depremin gücünü anlamaları açısından söylüyorum; yeryüzünün yırtılma sesi olur muymuş, olurmuş… İnanılmaz bir diş gıcırtısının bilmem kaç kat fazlası denecek şekilde yerin altında bir şeylerin yırtıldığını hissediyorsunuz ve içinde bulunduğunuz konut âdeta bir beşik gibi yönsüz; yukarı, aşağı, sağa, sola ve düzensiz olarak, ne tarafa gideceğini kestiremeyeceğiniz bir şekilde savruluyor. Sallanıyor demiyorum, savruluyor ve o hareket devam ederken yataktan inmeniz mümkün değil, çünkü yerde basacağınız sağlam zemin yok; bastığınız yer devamlı kayıyor, titriyor ve biz evden çıkmak için hareket ettikçe her şey ya önümüze geliyor ya da önümüzden kaçıyor. Tam anlamıyla yerçekimsiz bir yerde gibi hissediyorsunuz kendinizi.  Deprem bitip dışarıya çıktığımızda ise büyük bir alev topu ortaya çıktı. Neydi o? Tüpraş patlamış!

Derhal Donanma Komutanlığına doğru yürümeye başladım.  Sol tarafta bizim Orduevi vardır, çökmüş, içinden “Kurtarın!” sesleri geliyor ve orayı sadece Tüpraş’ın yarattığı alev topunun topunun yarattığı yalaza aydınlatıyor. Bir çukura düştüm,   meğer fay hattı bizim eve 30 metre mesafeden geçiyormuş ve orada bir, bir buçuk metrelik bir yırtılma olmuş.  Oradan çıktıktan sonra -tabi üzerimde üniforma yok,  ne bulduysam giydim-  Donanma Komutanlığının önüne gittim. Donanma Komutanlığı binası yok, çökmüş. Şimdi öyle bir yerde, benim gibi donanmada görev yapan arkadaşlar -ailelerini belirli bir güvenli yere bıraktıktan sonra- donanma önünde birikmeye başladılar. Askerliğin ve Bahriye üyesi olmanın verdiği refleks ile hasarın büyüklüğü konusunda bir şeyleri hissetme ihtiyacıyla gelen herkese “Ben yeni Kurmay Başkanı, sen kimsin?” “Ahmet…”  “Sen o zaman şöyle bir süratle git, nerede ne hasar var ona bak” diyorum. Öbürü geliyor, “Mehmet…” “Sen şu tarafa git, ona bak” diyerek, anında refleks şeklinde yönlendirmeler yaparak arkadaşlarımı gönderiyorum. O arada Donanma Komutanı Bülent Alpkaya Amiral geldi,  kısa bir değerlendirme yaptık. “Efendim,” dedim “Burada yapacağınız fazla bir şey yok, tüm telefonlar çalışmıyor. O nedenle siz en iyisi  Poyraz İskelesi’ne gidin  -bizim gemilerimizi bağladığımız iskele-  oradan Ankara’ya durumu bildirin. Sizin yapacağınız iş Ankara’yla bu işin koordinasyonuna başlamak.” O, hemen gemilere gitti ki, doğru iş yaptığımızı Ankara ile görüşmeler başladıktan sonra anladık.

 Bu sırada Tüpraş’ın alev topu büyüdü. Gölcük Üssü’nün bulunduğu İzmit Körfezi'nin olduğu yer oldukça dardır ve Tüpraş’ın bulunduğu yer de, patladığı takdirde yangının denize yayılması durumunda donanmanın tamamını o ateşin içinde Körfez’e sıkışmış vaziyette tutabilecek risk taşıyan bir konumda. Allah'tan o gün rüzgâr yok; yangın denize ulaşmasına rağmen denizde yayılmıyor. Dolayısıyla bizim Gölcük’te bulunan gemilerimiz, içinde bulunan bir vardiya ile süratle Körfez’in dışına çıkarak güvenli yerde “Travers” dediğimiz gezinme yapmaya başladılar,  dolayısıyla onlarla ilgili bir riski önemli ölçüde ilk aşamada yönetmiş olduk. Ancak sabah olduğunda,  rüzgârın Poyraz olarak esmeye başladığı bir genel iklim ortalaması olduğu takdirde yangının Körfez’e yayılma riski devam ediyordu ve böyle bir durumun nasıl yönetileceği konusunda bir sıkıntı vardı. Fakat yangını yöneten Tüpraş personeli, büyük bir beceriyle o yangını sınırlı tutmayı başardı ve dolayısıyla bizim öyle bir depremin üzerine bir de yangın riski yaşamamızı önledi.

Sabaha yaklaşıyoruz; dolayısıyla yapacak herhangi bir şey yok, sadece hasar tespiti ve nerelerde ne yıkıldı, durum belirlenmesiyle ilgili çalışıyoruz. Günün ağarmasıyla birlikte, o zaman 1’inci ordu komutanı olan Orgeneral Çevik Bir’in helikopterle Gölcük’e gelmekte olduğu bilgisi ulaştı. Donanma komutanıyla helikopter platformuna gittik.  Kendisi hiç unutmuyorum, sakal tıraşı bile olmamış vaziyette geldi, yol boyu afet bölgesine dolaştık. “Durum çok sorunlu olduğundan ben Trakya’daki birliklerin derhâl Gölcük bölgesine “Emasya planı”nı (Emniyet Asayiş ve Yardım Planı) uygulamak üzere yola çıkmaları talimatını verdim” dedi. Düşünün; saat 03.02’de deprem oluyor, Çevik Bir Orgeneral saat 06.00- 06.30 gibi Gölcük’e geliyor ve geldiğinde verdiği bilgi, Trakya’daki ordu birliklerinin Gölcük bölgesine Emasya planını uygulamak üzere yola çıktığının bilgisi. Bu konu yangın ve diğer konularda tartışılıyor; ben onun ne kadar önemli olduğunu ifade etmek için,  ordunun ne kadar çabuk böyle bir afete reaksiyonu gösterdiğinin canlı şahidi olarak bunun altını çiziyorum. Bu birlik, sabaha karşı İzmit bölgesine geldi.

Biz, büyük afetlerde, özellikle deprem türü afetlerde yol planlamasının ne kadar önemli olduğuna orada şahit olduk. Gölcük’ün yerini düşünürseniz, bir tarafta Ankara-İstanbul yolu İzmit’te kesişiyor; diğer tarafta ise Yalova-Bursa yolu. Buraya malzeme, yardım ve diğer şeylerin gelmesi için İzmit’teki trafiğin Düzce tarafına doğru yönlendirilmesi, asla Gölcük’e saptırılmaması; Yalova-Bursa arasındaki trafiğin de Bursa’dan tamamen Bilecik tarafına saptırılması lazım ki, buraya sadece yardım amaçlı unsurlar gelebilsin. Böyle olmadı, neredeyse her iki valilik de bu konuda böyle bir planlama içinde olmadıkları için;  birlikler İzmit’e kadar gelmiş iken onların Gölcük’e gelişi neredeyse 4 saate yakın gecikti. Dolayısıyla en hayati dediğimiz dört saati,  trafik planlamadaki hazırlıksızlık nedeniyle, bununla ilgili bir jenerik senaryo üzerinde çalışılmaması nedeniyle kaybettik. Bunu ben 22 yıl sonra eleştiri için değil;  önümüzdeki büyük Marmara depremi ile ilgili yapılacak stratejik planlamalarda, trafik yönetiminin afet yönetiminin vazgeçilmez önemli bir unsuru olduğunun altını çizmek için söylüyorum.

Biz, günün ağarmasıyla birlikte bu konuda “Acil yardım” dediğimiz işlemlere başladık, yani durum tespit edildikten sonra yıkılan binalardaki yıkıkların üzerindeki kaba malzemeleri atıp ne kadar insana ulaşılabiliyorsa bununla ilgili çalışmalar. Tabii orada iş makineleri ve “Hilti”  denilen, küçük titreyişlerle kırıp altından bazı şeyleri çıkaracağız malzemelere ihtiyaç var. Bu konuda yine bir gerçek ile karşılaştık ki, Gölcük’teki itfaiye binamız da hasara dayanıklı değilmiş; o da çöktüğü için bizim itfaiye ile ilgili yararlanacağız unsurları maalesef devreye aktif olarak sokamadık. Yine bu konuda affet planlamacıları için bir küçük hayat dersi daha söyleyeyim; iş makineleri. Şimdi, iş makineleri hazır fakat iş makineleri operatörleri ile ilgili bizim bir afet planlamamız yok, yani bu şu demek; kişi, iş makinesinin başına geçme konusunda bir bilinç ve hazırlık içinde eğitilmemiş. İş makinesi burada duruyor, fakat iş makinesi operatörleri ile ilgili böyle bir eğitimi vermediğimiz için o arkadaşlar, bir de depremin yarattığı şokla, işlerinde bulunma konusunda beklediğimiz hızla refleks gösteremediler. Bunu şunun için söylüyorum; hepimizin bunu bir özeleştiri ve eleştiri formatına sokarak tüm çabamızı yaşanmakta olan afetlerle ilgili ders çıkarmaya vermemiz,  bununla ilgili yaşanacak olaylarla ilgili hayat dersi çıkarmamız lazım. Çünkü geçen zaman bizim için çok değerliydi, bunu maalesef istediğimiz özgünlükte hazırlık için kullanamadık. Şimdi, bu konuda sabah, yavaş yavaş kendi imkânlarımızla bunu temizlemeye başladık; öğlene doğru da yavaş yavaş bize yardım gönderen Silahlı Kuvvetlerin unsurları gelmeye başladı. Ancak bir yandan da bizim Gölcük’teki hastanemize yaralıları sevk ediyoruz; oranın kapasitesi böyle bir yükü kaldıracak büyüklükte değildi. O konuda biz, gönüllü gençlerimizle,  yaralanmamış ya da şoku atlatmış gençlerimizle, kişileri hastanede tutmak yerine onlara serum bağlayıp sedyede ya da çimenlerin üzerine yatırarak ilk yardımın yapıldığı,  gönüllü gençlerimizin yaralı kişilerin serumlarını ellerinde tutarak yardım gelene kadar olan dönemi refleks hizmeti yaparak geçirdiği bir çözüm planladık. Yollar tamamen tıkalı olduğu ve hasta sevkine izin vermediği için İstanbul’da bulunan Hücumbot Filosu Komutanlığı botları ve Sahil Güvenliğin botları,  süratle denizden Gölcük’e intikal ederek “Yaralıları denizden İstanbul’a sevk” dediğimiz bir süreci yönettik.  Dolayısıyla İstanbul depremi veya büyük Marmara depremi ile ilgili hazırlıkta, deniz vasıtalarının kullanımı konusunun stratejik önemli bir planlama olduğunun da altının çizilmesi yerinde olacaktır.  Bunun sonunda, bizim hücumbotlarımız ve sahil güvenlik botları, bir yandan bölgeye deniz üzerinden yardım ve sağlık malzemeleri taşırken diğer taraftan da yaralıları İstanbul bölgesine sevk eden bir konumda işlev yaptı.

En sonunda yavaş yavaş öğlene doğru geldiğimizde,  yani depremin oluşundan neredeyse 17-18 saat sonra, biz ilk müdahaleleri yapmaya, “Göçük altında kalanlara ulaşma”  dediğimiz süreci yönetmeye başladık.  Telefon bağlantısı olmadığından not yazarak, onu bisikletle bir taraflara gönderip yine notla cevap alarak yönettiğimiz bir iletişim sistemi içine girdik. Bu arada sevindirici olan şey, yangın riskinin giderek azalmaya başlamış olmasıydı ve gemilerimiz de bu riskin azalmasıyla birlikte, Körfez’in dışındayken tekrar Körfez’in içine geldiler. Bu sefer, onların hem yangın yarası olma timlerinden yararlanmak hem de onların ekmek yapma ve yemek yapma kapasitelerinden yararlanma dediğimiz bir süreci devreye soktuk. Çünkü sonunda hayat devam ediyor ve dolayısıyla insanlara ulaştırılması gereken ekmek ve yiyecek var ve orada daha önemli olan, bizim yangın yarası olma timlerinde de, gemilerimizin bu konudaki eğitimleri ve birikimlerini sahada kullanma dediğimiz bir dönemi başlattık.

Akşama doğru askeri destek birlikleri geldiler ve burada yine bir şeyin altını çizeyim, Gölcük’te hepsine yetecek genişlikte hiçbir alan olmadığı için gelen tüm yardım birliklerinin tamamı Gölcük Ana Üssü içine yerleştirildi. Bunun sonunda da, maalesef, bazı çevreler işte  “Donanma tüm o yardımları kendi bünyesine aldı, egoistik yaptı, bize hiçbir şey gelmedi” diye bir söylenti bile çıkardı. Böyle bir şey söz konusu değil, çünkü Gölcük’ün hiçbir yerinde bu unsurların gelip yerleşip hizmet edecekleri genişlikte bir alan yok.  Buradan da çıkaracağımız en önemli ders; “Toplanma alanları” dediğimiz yerlerin bir depremde yaşamsal önemde olduğunu gördük ama maalesef aradan geçen 20 yıl içinde de İstanbul’da toplanma alanı olarak planlanmış her yerin alışveriş merkezlerine dönüştürüldüğünü ve dolayısıyla gelecek yardımların yerleşeceği yerlerle ilgili kendi elimizle pek çok sınırlamayı da yaptığımızı gene bir not olarak bir kenara yazalım. Çünkü toplanma alanları, gelecek olan yardımların kendilerini organize edip, yardımları yapıp sonra tekrar o bulundukları toplanma yerine girip yeni düzenlerini alması, yeni lojistik hazırlıklarını yapması ve gerektiğinde dinlenmesi gereken önemli yerler.  Dolayısıyla toplanma alanları planlama konusunu çok ciddiye alınması gereken bir konu olarak görüyorum.

Şimdi yavaş yavaş biz düzenimizi kurduk, Donanma komutanıyla birlikte birliklerimizin yayıldığı Topel Hava Üssü’nden Yalova’ya kadar olan bölgede havadan bir uçuş yaparak genelde afetin ne aşamada olduğunu gözlemledik. Tabii ki çok ciddi bir hasar ve yıkım vardı, onun üzerine artık Donanma Komutanlığı olarak kendi kapasitemizce, destek geldikçe önce kendi durumumuzu, ondan sonra da dışarıdaki sivil yaşamı desteklediğimiz durumu devreye sokmak için bununla ilgili iletişime geçtik. İki bilgiyi paylaşayım; bu tek başına ne askerin ne de sivilin başat yapacağı bir şey değil, çok kapsamlı bir ön hazırlık, stratejik planlama ve hatta karşılıklı eğitim ve ardından da bunun sahada uygulaması dediğimiz bir süreci ifade ediyor. O dönemde Yalova ve İstanbul’daki mülki erkân ve yerel yönetimlerle bir araya gelerek onların yardımlarını koordine etme konusunda doğal bir liderlik konumu Donanma Komutanlığının oldu; o dönemdeki Emasya’nın da verdiği bir birikim ve daha da önemlisi Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu konudaki eğitim ve hazırlığından kaynaklanan doğal bir liderlik, yoksa sivili yönetmek anlamına yanlış anlaşılmasın. Bunun sonunda da biz, o nedenle başlangıç şoku geçtikten sonra sivil idare ile, hem kamu hem yerel ve hatta özel sektörün de elindeki kapasiteyi kullanacak şekilde bir işbirliğini iki gün içinde devreye sokma dediğimiz organizasyonu yaptık.

Halkımızın yardım etme konusunda, hele de böyle bir şok yaşanınca, inanılmaz derecede bir arzusu ve hevesi oluyor. Bunu da Gölcük depreminde gördük ama maalesef bununla ilgili bir koordinasyon süreci o zaman olmadığından,  israf edilen ekmek dağlarının olduğunu gördük. Yani yollar tıkalı, yardım gelmiyor, insanlarımız tekne tutmuş, tekneye yığmış bir fırının ekmeğini getiriyor. Diyoruz ki “Gemilerden aldık”, “Olsun komutanım,” diyor “Bunları da yine dağıtırsınız”. Dolayısıyla bir dağ oluşuyor. Dolayısıyla yardım konusunda halkımızın yüce gönüllülüğü çok güzel ama bunun koordinasyonu ile ilgili hazırlıkların yapılarak bunların israf edilmemesini de yine bir hayat dersi olarak paylaşmak isterim.

Birinci günün sonuna geldiğimizde artık iş belirli bir düzene geldi ama Donanma Komutanlığı binası yok, o nedenle biz Donanma Komutanlığının binasında ki harp oyunu salonunun bahçesinde yönetim çadırlarını kurmaya başladık. Akşam olduğunda artık çadırlarda her bir birimin hangi altı görevleri yapacağı, hangi bilgileri toplayıp nasıl işlem yapacağımızın şekli ortaya çıkmaya başladı ve bu arada yine yardımların akışı belirli bir düzene geldi, fakat ortada henüz daha su, elektrik ve telefon bağlantıları yok.  Dolayısıyla önümüzdeki dönemde stratejik planlama yapanların belki de en önemli devreye sokacakları ihtiyaç,  kullandığımız cep telefonlarının yerine tamamen uydu üzerinden, sadece sınırlı kişilerin ve afet yönetimi için görev yapacakların birer özel telefon sistemi.  Bunun alındığını daha sonraki bilgilerde ben duymuştum, dilerim doğrudur çünkü bu dönemde cep telefonlarında halkın aşırı yüklenmesinin yarattığı kilitlenmeler oluyor.  Maalesef bazı ani kritik afet yönetim bilgilerine ulaşılamadığı durumlar yaşanıyor.

Bununla ilgili diyeceğim diğer bir konuda şu; biz süreci başlattık, hastane kapasitesi belirli bir yere geldikten sonra deniz yoluyla iletim başladı,  sivil kesimden aldıklarımızı da deniz yoluyla hastanelerde gönderme dediğimiz süreçte Donanma Komutanlığı yavaş yavaş bunları yapar hâle geldi. İkinci, üçüncü günden sonra artık Silahlı Kuvvetler, donanma üzerindeki yükü ciddi şekilde alarak bizi kendi yaralarımızı saracak duruma getirdi. Bu,  neredeyse bir ay içinde yavaş yavaş yerleşen bir durumdu. Neden önemliydi çünkü Donanma Komutanlığı o depremle tarihinde en büyük düşman saldırısına uğramış gibi oldu.  Yani sizin içinizden geçen bir fay hattı kırılıyor, orada çok büyük bir enerji açığa çıkıyor ve sizin oradaki altyapınız dâhil pek çok şeyinizi yok edecek etki yaratıyor. Dolayısıyla bu, sizin kişilere ulaşarak onların bireysel sağlıkları ile ilgili yapacağınız birşey değil. Donanmanın kendi yarasını ölçümleyip ona göre nasıl tedbirler alacağı konusu çok ciddi,  hem acil hem orta hem de uzun vadede planlamayı gerektiren bir durum.  Silahlı Kuvvetlerin bölgeye gelen unsurları bize en büyük hizmeti nerede yaptı derseniz, ben bir stratejik planlamacı olarak, bizi donanmanın meselelerine odaklanma konusunda bize bıraktı dersem doğrudur. Onlar inanılmaz derecede sosyal konularda,  halka inme konusunda, onların ihtiyaçlarını giderme konusunda âdeta Gölcük’ün üzerine kanat gerdiler. Yani Gölcük Sapanca’dan başlayarak Yalova’ya kadar olan bölgede, Silahlı Kuvvetler âdeta tüm o melek gibi kanatlarının altına aldı o coğrafyayı. Bunu yaparken gerçekten de belediyeler olsun kamunun diğer kurumları olsun Türkiye’deki hiçbir kurumun yapamayacağı hız ve çabuklukta yaptı.

'SİLAHLI KUVVETLERİN AFETLERE MÜDAHALE ETKİSİ AZALDI'

Son dönemlerde Türkiye’de yaşadığımız afetlerde “Emasya” dediğimiz  “Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma Planı”nın, bu iktidar tarafından askeri vesayetin devamı olarak yorumlanıp onun sonunda önce yok edilip sonradan da yavaş yavaş soslanmış hâle getirilerek sunulduğu,  işlevsiz, değiştirilmiş bir yapı görüyoruz. Çok işten söylüyorum; bu, ülkeye yapılabilecek en büyük hatadır çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri hiçbir zaman kendisinin kapasitesinde olan böyle bir birikimi halkının hizmetine sunarken bunun ardına farklı bir gerekçe o dönemde de koymamıştır, ondan sonra koyacağını düşünüyorum. Tabii ki bir hiyerarşik iletişim sistemi olacak, ben burada son dönemlerde bana göre çok önemli bir kurum haline gelen AFAD sisteminin önemli bir yapı olduğunu, siyaset üstü tutulması gerektiğini ve onun tüm stratejik koordinasyonun Türkiye çapında yapılmasını çok önemsiyorum. Çünkü büyüklüğüne göre değişmekle birlikte bir afete müdahale, asla tek bir disiplinin tek başına yapacağı bir iş değil, multidisipliner bir durum. Dolayısıyla AFAD’ın bunun en tepesinde olup ve ondan sonra da Silahlı Kuvvetlerin tüm yeteneklerinin onunla koordineli olarak çalışması ve ondan sonra da sivil örgütlenmenin ki, bunun içinde AKUT gibi çok değerli unsurlar vardı ama AFAD’ın kurulmasıyla biz AKUT’u âdeta yok ettik, değmez, çünkü sonunda sivil görevliler o kadar önemli ki, ben yine bilgi olarak söylüyorum; iş yerleşik hâle geldikten sonra biz en büyük desteği kimler aldık biliyor musunuz?  İstanbul’daki psikologlardan aldık çünkü o coğrafyada insanlar o kadar travma yaşamışlardı ki,  kendilerini o kadar yalnız hissediyorlardı ki, o psikologlar sessiz sakin geldiler ve oradaki insanlarımıza psikolojik tedavi uyguladılar. Bunları biz bir tek AFAD var veya ordu var diye değil; her bir kapasite, her bir yetenek öyle bir yerde bizim şimdiden görmediğimiz inanılmaz derecede yaraya merhem olabilecek imkânlara sahip. O nedenle bunu bir siyaset yapısı içinde görerek yaptığımız işlemler en büyük stratejik hatadır. İşte bir örnek vereyim; Marmaris’teki yangın. Orada bizim kulağımıza gelen, oradaki yangınla ilgili koordinasyon toplantısına oradaki Belediye Başkanı davet edilmiyor. Oradaki Belediye Başkanı “Ben geldim davet edilmeme rağmen” diyor, “Ama siz davetli değilsiniz” diye kapıdan çevriliyor. Böyle bir lüksümüz yok. Yani İstanbul gibi bir yerde bu olacak ve sonunda biz bunu siyasetin bir parçası olarak görüp o kapasitelerin kullanımını ya da işbirliği imkânlarını yok sayacağız. Bu devlet bizim. Bu devlet şu partinin, bu partinin o anlık yönetimine göre örgütlenecek bir yapı değil, o nedenle de afet yönetimini muhakkak siyaset üstü görmemiz ve orduyla ilgili kapasitenin de yüzdeyüz, altını çizerek söylüyorum, kullanılmasını düşünmemiz lazım. Bu niye önemli? Hiçbir örgüt bunun ön eğitimlerini, kendisine verilmiş bir görev olmadığı sürece, planlayıp kendi hazırlığını yapmaz.  O depremden sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri hem afete müdahale konusundaki kendi imkânlarını geliştirdi -kendi içine de destek olarak, çünkü Silahlı Kuvvetler içindeki yaşanmış en büyük afet olayıdır Gölcük depremi- hem de başkasına yardım konusunda personeline çok ciddi eğitim verdi. Ondan daha eğitimli hiçbir birlik yok iken biz maalesef bu görevleri sulandırarak, bu Emasya planı ile ilgili görevlerde -ki, o hani anlamsız asker karşılığında kaynaklanan- eğitim yapılmadığı için müdahale etkinlik derecesi sonunda o açıdan azaldı.

Şimdi tekrar Gölcük depremi ne gelirsek, onun sonucunda yavaş yavaş biz normal düzenimizi kurup Gölcük’teki depremin donanma üzerindeki etkilerini gözlemlemeye başladık. Durum şu; büyük hasar, büyük bir yara, büyük kayıp, evet, ama hepsinin ötesinde yine Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendini küllerinden doğurma kapasitesinin varlığını da donanmada gördük. Her şeyin ölçümlemesi yapıldı, özeleştiri yaptık. Beni mutlu eden konu; iki yıl orada görev yaptıktan sonra ben istifa edip ayrıldım ama mutlulukla ifade ediyorum ki, Türk Silahlı Kuvvetleri “Bunu yaşadık, tamam, bu konu bitmiştir” demedi. Kendi öz eleştirisini de başından sonuna kadar yaptı. Örneğin donanmanın oradaki varlığını tartıştık,“Burada mı kalsın, seyrekleştirelim mi, başka yere mi taşıyalım?” diye. Her birini yaparken de duygusal olmaktan çok, her birinin ölçümlenmiş olası riskleri ve bunun yaratabileceği zararlar ölçümlenerek yapıldı ve dolayısıyla Donanma Komutanlığı ve Deniz Kuvvetlerinin yapılanmasıyla ilgili çok ciddi ve ölçümlenmiş çalışmalar ortaya çıktı. Bunu şundan dolayı söylüyorum; biz bununla da yetinmedik, Silahlı Kuvvetlerdeki her bir binanın depreme dayanıklılıkları ölçüldü ve bunu da yaparken üniversitelerin bu konudaki uzman fakülteleri ile işbirliği içinde bunlar tespit edildi. Onun arkasından da Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi bütçesinden bunları zaman içinde düzeltecek kaynakları da ayırarak, Deniz Kuvvetleri demiyorum sadece, Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm birimlerini depreme dayanıklı hâle getirdi. Bunu Türk Silahlı Kuvvetleri dışında Türkiye’de başka yapan var mı bu kapasitede bilmiyorum, ama buradan şunu çıkartmak istiyorum; Türk Silahlı Kuvvetleri, Gölcük depreminden kendi dersini çok ciddi şekilde alıp uygulamış bir kurum olarak çıktı. Bunu Türk Silahlı Kuvvetleri ile sınırlı tutmamak için benzer durumu devletin diğer kurumlarının da yapmasını çok arzu ederdim ama ben onlarla ilgili fazla yorum yapmak istemiyorum.

 Şimdi, aradan geçen zaman içinde,  Gölcük depreminin bir dökümünü çıkartalım, çünkü işin duygusal kısımlarına fazla girmeden çıkarılan derslerle ilerlemek istiyorum. Wikipedia’ya göre Gölcük depreminde aşağı yukarı 18.000 canı kaybetmişiz. Resmi rakamlar ve resmi rakamların dışında rakamlar var. Yine resmi rakamlara yakın, 23-24 bin yaralı var. Bazı yerlerde 50.000 olarak gözüküyor. Kaybedilen konut sayısı 119.000. Hayatını kaybedenlerde 18.000 diyoruz fakat ilginç olan bunun neredeyse 400-500’ü İstanbul’da. Eskişehir’de bile kayıp var, Zonguldak’ta kayıp var, Ankara’da kayıp var.  Dolayısıyla merkezin bu olduğu bir yerde 7.5 / 7.4 büyüklüğündeki bir depremin etkisi sadece bu merkezi değil, binaların dayanıklılıklarına göre inanılmaz genişlikteki bir yeri etkiliyor. Şimdi, en yakın depremi ne zaman yaşadık? İzmir’de yaşadık. İzmir’deki deprem neredeydi? Sisam Adası’nın kuzeyinde. Peki,  biz en büyük yıkımı nerede gördük? İzmir Bayraklı’da gördük.  Bayraklı, Sisam’ın merkezinde bulunan deprem merkezinden neredeyse 150 km daha kuzeydoğuda bir yer. Demek ki sorun depremin merkezinde olmak değil, sizin binalarınızın hem buna dayanıklılığı hem de zeminlerinin önemi çok. Buradan bu sonuçlara bakarsak, Gölcük depreminde kayıpları söyledim ve esas, yazılı olmayan bir kayıp var. Biz o deprem yaşandıktan sonra, 2001 yılında ekonomik krize girdik çünkü depreminin maliyeti, yine hesaplara göre 25-30 milyar dolar mertebesindeydi. O yıllarda 200 milyar dolar mertebesinde bir gayrisafi milli hasılanın olduğunu düşünürsek, yani demek ki biz o büyüklükteki bir yıkımın sonunda bunu kaldıramadığımız için 2001 ekonomik krizine geldik. Bedel nedir peki 2001 ekonomik krizinin sonucunda? Kendi yorumuma göre söylüyorum; Türkiye’nin liberal ekonomik modele geçişinde Kemal Derviş’in sisteme monte edilmesi ve onun sonunda da Türkiye’nin dönüştürülmesinin kapısının açılması. Bu tartışılabilir,  ama sonunda Türkiye dikte edilen “İMF’nin dayattığı sistemi kabul edeceksin, Kemal Derviş’in programını uygulayarak Türkiye’nin mevcut planlı ekonomik modelinden farklı bir ekonomik modele geçeceksin.” Sonunda Ecevit’in gidişi, Kemal Derviş’in gelişi,  ondan sonraki geçişten sonra da bu iktidar bunu çok benimseyerek 3-5 yıl sanal bir mutlu, başarılı dönem yaşandıktan sonra Türkiye tamamen dönüştürülüp tüm kapasitesini el kondu.  Şimdi gelinen 2021 yılında Türkiye; artık planlı ekonomisi olmayan, planlı stratejik yapıyı geride bırakmış, Devlet Planlama Teşkilatını yok etmiş, tüm kaynaklarını dışarıdan alım ve bunun optimizasyonu üzerine kurmuş bir üretim modeli benimsemiş bir ülke. Bununla ilgili benim demek istediğim şey şu; 1999'da bunu yaşadık. Peki, ne zaman olacağını öngöremiyoruz ama olacağına bilim insanları kesin gözüyle bakıyor. Büyük Marmara depremi olduğunda başımıza neler geleceğini görebiliyor muyuz? Ben sadece şunu söyleyeyim: Başımıza o zaman bu geldiyse, bu hazırlıksızlıkta yakalanacağımız büyük Marmara depreminde, Türkiye’nin dizlerinin üzerine çökmesini bekleyenler istedikleri stratejik fırsatın ellerine geçtiğine inanacaktır. Bu sıradan bir olay değil, ben sadece şunu söyleyeyim;  18.000 dedik, Gölcük gibi küçük ölçekteki bir bölgeyi ve çevresindeki kaybı söylüyoruz. İstanbul merkezli büyük Marmara depremi dediğiniz zaman,  Türkiye’nin nüfusunun %50-60’ının olduğu, üretiminin %70’lerinin olduğu, vergisinin %75-80'inin toplandığı bir kalpgahı vuracak deprem. Bunu vurduğu zaman da siz bu koordinesizlikle, bu büyüklüğü ölçümlemediğiniz için ve buna siyasileştirdiğiniz bir yapı içinden baktığınızda; bunun altından “Kusura bakmayın” diyerek kalkamayacağınız bir büyük ulusal güvenlik ve ulusal beka sorununu ülkenin başına bela olarak bırakırsınız. Ben Gölcük depremi yaşamış bir insan olarak, isyan ederek, çığlık atarak söylüyorum bunu; ulusal beka sorunudur. O nedenle, bu ülkeyi yöneten ve yönetecek olanların ve Milli Güvenlik Kurulunun değişmez gündem maddesi, Türkiye’nin depreme dayanıklı, afete dayanıklı bir ülke olmasını sağlamak olmalıdır.  Oradaki gelişmelere sıradan bir hükümet meselesi olarak değil, ülkenin en önemli ulusal güvenlik meselesi olarak, Milli Güvenlik Kurulunun sabit gündeminde gelişmeleri tartışıp yönlendirmeleri yapacağı bir düzenleme içinde bakılmalıdır. Çünkü bundan daha büyük bir beka sonumuz yok. Çok basit bir örnek vereyim;  Gölcük depreminde yavaş yavaş hesaplar yapmaya başladık. O dönemde Gölcük’te kullanılan, o zaman fazla da yaygın değildi, bilgisayar ekranı sayısı 435 imiş. Depremdeki sarsıntılardan dolayı 385’i kullanılamaz hâle geldi. Şimdi, İstanbul ölçekli büyük Marmara depreminde, sadece ve sadece halkın bilgisine sunmak için söylüyorum, monitörler sabitlenmediği için kaybedeceğimiz monitörlerin kaç milyon olacağını öngörebiliyor muyuz? Peki, bunun sonunda kaç ay bankalarımızın monitör olmadığı için çalışamaz durumda kalmak zorunda olabileceğini biliyor musunuz? Şimdi bunları niye söylüyorum? Bunlar o anda yaşanan, benim de öngörmediğim ama gözlemlerle ortaya çıkan, çok küçük gibi görünen ama dev sonuçları olacak sorunlar.  Bunlarla ilgili binlerce not alınıp bunlara bizim deprem yöneticilerinin kendi sistemleri içinde stratejik planlama dediğimiz boyutta bakması lazım. Ama bugün bakıyoruz ki,  İstanbul depreminde yerel yönetimler kenarda,  kamunun diğer kurumları şurada, AFAD burada… Ne olacağını öngörmediğimiz, sade en sonunda da işte Diyanet İşleri Başkanı gitti sel bölgesine, “Allah'ın takdiridir” dedi, noktayı koydu. Böyle bir kadere Türkiye razı olacak mı?

'DEPREME HAZIRLIK GÜVENLİK RİSKİNİ YÖNETMEK BOYUTUNDA ELE ALINMALI'

Özetle şunu ifade etmek lazım; konu aslında saatlerce konuşacak kadar önemli ve yaşanan afetler sonunda da her geçen gün afete hazırlıklı olmanın maliyetleri çok düşüreceği gerçeği ile karşı karşıya geliyoruz. Ama her bir yaşanan afette de hazırlıksızlık kendini gösteriyor. Şimdi, ben o nedenle başta deprem olmak üzere afete müdahalenin siyasetüstü bir konu olduğunun herkes tarafından içselleştirilmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. İkinci olarak Marmara'da deprem beklediğimiz bir dönemde bizim artık şu ya da bu varsayımlar üzerine hazırlıklarımızı ertelememiz lazım. Nedir bu varsayım? Bilim dünyasında birine göre büyük Marmara depremi 7,1 olurmuş, öbürüne göre 7,5 olurmuş. Bunlar doğrudur, bilimsel olarak tartışılmalı ama bana göre en önemli kısım,  az önce de ifade ettiğim gibi, Sisam’ın kuzeyindeki bir  depremin Bayraklı’da bilmem kaç tane bina yıkıp 100 küsur insanımızı öldürdüğü gerçeği üzerine, bu konuda ne kadar hazır olduğumuz ve ne kadar da örgütlü olduğumuzu gözlemlememiz lazım. İstanbul ve büyük Marmara depremi sadece Türkiye'nin kendisinin değil; Türkiye'nin aleyhine bazı şeytani planları olanların da, bu deprem olduğu takdirde bazı defterleri açabileceğini ölçekte bir durum yaratır. O nedenle bu depreme hazırlanmak, bir güvenlik riskini yönetmek boyutunda ele alınmalı.

Son sözüme şöyle yaklaşayım eğer izin verirseniz. Tabii bunlar güzel de sonunda her şey elinizdeki kaynakların bu amaçla kullanılması dediğimiz yeni bir dönemi ortaya çıkartıyor. Bu kaynakları iyi kullandık mı? Ben iyi kullanıldığı kanaatinde değilim. Evet, depremden sonra Bülent Ecevit döneminde iki yıllığına bir fon yaratıldı telefonlarımız ile ilgili. Sonunda bu kalıcı hâle getirildi ki, doğrusu da budur, bu deprem kuşağında bunun kalıcı hâle getirilmesi. Ama aradan geçen zaman içinde bir şey daha gördük; bu fonlar ne kadar birikti, nerelerde kullanıldı ve elimizde daha bu fonlardan ne kadarlık bir kaynak kaldı? Şeffaf olarak bunu bilmiyoruz. Bu kadar önemli bir fonun nereye gittiğini, birkaç laf üzerinden, “İşte uygun yerlere gitmiştir, siz bunun nasıl olduğunu bilmiyor musunuz?” falan demeyecek kadar ciddi yönetirsek bu fonlarla ilgili olarak daha farklı bir yaklaşım içinde oluruz. Aradan geçen 22 yılda kuşkusuz önemli bazı işlemlerde yapıldı ama bunun yeterliliği konusunda ben şahsen çok ciddi bir gözlem yapılması gerektiğine inanıyorum. Daha da önemlisi; geleceğe dönük kaynakların, maalesef İstanbul’da ve hatta Marmara’da böyle bir deprem olacağı bilinci içinde iken elimizde olmayan kaynakların tamamen yurt dışına hazine garantileri verilerek, Kanal İstanbul gibi bir tek getirisi olmayacak, inanılmaz götürüsü olacak projeye, inadına Kanal İstanbul diyerek aktarılması.  Ben şahsen dilerim ki bundan vazgeçilsin ama olduğu taktirde de bize bunun maliyetinin ne kadar acı olacağını -orada bulunurlar mı bulunmazlar mı bu kararı verenler bilmem ama- depremi yaşayan kişilerin büyük bedel ödeyerek vereceğini hüzün ile ifade ediyorum. Dilerim ben yanılırım ama öbür taraftan da dilerim Kanal İstanbul gibi bir konuya bu halk, bu kaynağın verilmesine izin vermez.