1. Haberler
  2. Analiz
  3. 80 çocukları ve Nihat Genç

80 çocukları ve Nihat Genç

featured

Murat Şekertürk yazdı…

Her nesil bir aydın kuşağının eseridir. Yazım konusunda kendi tarihimizi Çin Kaynaklarından öğrendiğimiz gerçeğini kabul ettiğimizde, aydın ve aydın geleneğimizin olmadığı düşünülebilir. Fakat Ozanlardan başlayarak yeryüzünün en cesur aydınlarına ve kesintisiz bir aydın geleneğine sahip olduğumuzu düşünüyorum. Devrimler ve kültürel iktidarın her şeye rağmen aydınlarla belirlenir olması bunun en kesin kanıtı sayılmalıdır.

Nasıl ki Cumhuriyet Neslini Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettinler doğurduysa; 68 Kuşağını Kadro Hareketi önderliğinde Şevket Süreyya Aydemirler, Sabahattin Aliler oluşturmuştur. 78 Kuşağını Yön Öncülüğünde Doğan Avcıoğlular, Aziz Nesinler, Yalçın Küçükler yaratmıştır.

Aydın bir nesli doğurup yetiştirmekle kalmamış, iktidarın tüm sapmalarını da iktidara rağmen düzelip tamir etmiş; aydın geleneğinin sürekliliğini sağlamıştır. Örneğin Ateş Çemberinin ortasındaki bir zamanda “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” söylemiyle İttihatçıların kazanımlarını erteleyerek bindiği dalı kesen, Atatürkçülük İdeolojisinin içeriğini; Kadrocular, Sabahattin Aliler, Mümtaz Soysallar, Avcıoğlular olmasa İsmet İnönü mü dolduracaktı. Bu kazanım bize yetmez diyerek Kemalizm’in ilerisini Yalçın Küçük gibi aydınlar hedefleyip göstermese, muhafazarlığın solun bir payandası haline getirilmesine kim mani olabilirdi.

Bu şanlı aydın geleneğimiz ne yazık ki 1980 yılı ile imha edilmek istendi. Başarılı da oldu. O yüzden nesiller arasında en büyük felaket biz 80 lilerin başına geldi. Bizden sonrakiler piyasaya, “gemisini kurtaran kaptan” anlayışını normal bilerek dünyaya geldi. Biz hep arafta kaldık. Bizden sonrakiler gibi savaşı bırakmak istemedik ama elimizde de bir şey kalmamıştı. Bizden öncekilerden hiç olmayacak kadar sahipsiz ve yalnız bırakılmıştık.

İttihat Terakkiyle en güçlü halini alan dünya sömürgecileriyle savaş, tamamen barış ilanıyla yok oldu. Bu yok oluştan neo liberalizm diye bir çocuk doğdu. Carl Schmitt “Düşmanla tamamen barış, onlarla dost olmak, siyaseti askıya almak anlamına gelir” demişti. Liberalizm için uzlaşmakla kalmamış, geleneğimizi de inkar etmiştik. Bir kimlik ötekine göre belirleniyorsa bu kimliksizliğin de başlangıcı değil midir?

Tüm nesiller içerisinde en büyük işkenceyi kimliksiz kalan 80 çocukları yaşamıştır. Çünkü “uzlaşmak” bize bırakılmış, bizim nesile özel bir yok oluş nedeniydi. Dünya emperyalizmi rakipsiz tek güç olmuş artık örgütlü bir mücadele, birliktelik, sendikal örgütler ve partiler! meydanda kalmamıştı. Neoliberalizmin altın çağında 80 çocukları bir başına kalmıştı. Namık Kemallerin doğurduğu, dünya lideri İngiltere’nin burnunu kanatan çocuklar artık hiç olmayacaklardı. En ümitsiz zamanlarda bile devletin sahibi ve en güçlüsü olduğunu dikte eden, ısrarla her şeye rağmen iktidarı arayan Avcıoğlu ve Küçük; kendini yargılayanlara karşı asıl siz kaçacaksınız aslında sizi ben yargılıyorum diyen Nesinler ne yazık ki bizim nesile soluk veremedi.

100 yıllık Cumhuriyet’in büyük bir kısmında onun tüm sıcaklığını ve desteğini uzun yıllar hisseden derenin öbür yakası, zaten bataklık olmaktan kendini hiç kurtaramadı. Aldığı paraların, kuşandığı yetkilerin bile hakkını verip özgün hiçbir şey üretemeyen bir elin parmaklarını bile geçmeyecek sayıdaki önderlerini bile isyan ettirir olmuştu:

“ Müslüman diyen insan yığını yok mu? Onlar şarkın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Yaşanan şekliyle müslümanlık şarkı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer ne ahlak ne de Allah uzanır buralara..”  Nurettin Topçu

Akıl tutunması eseriyle dünyanın gıpta ettiği Max Horkeimer’in dünyada yapmak istediğini ülkemizde Abdurrahman Karakoç “ Akıl karaya vurdu” şiiriyle yapmış olamaz mı? 80 çocuklarına bırakılmayan mirasın tutanaklarını en iyi tutan şairdi Karakoç. İnandığı davaya rağmen onu artık oy kullanmamaya yemin ettirenler kimlerdi dersiniz. Kısaca 80 nesli zaten karşı tarafta çoktan ölü doğmuştu. Bizim onlardan şanslı olduğumuzu itiraf etmek gerek. 

Bir gün kimsesizlikten, umutsuzluk ikliminden hiç alışılmadık bir yolla bizi alıp, gezdiren biri ortaya çıktı. Abdurrahim Karakoç tan Nietzsche’ye uzanan bir yol üzerinde gezinirken bulduk kendimizi. Ne reklama ne propagandaya ne de bir çıkara götüren bir yoldu bu. 

Anlı şanlı okuduğumuz generaller ve paşaların tarihini tersten bir yolla anlattı bize. O yöneticilerin daha o koltuklara gelmeden, dağa erkek çocuklarını kaldıran medrese öğrencilerini, dünya bilim yaparken bilim adamı dediğimiz kişilerin bilim adına neler yaptığını “Daşaklı bilim” gibi öyküleriyle gösterdi bize. 

Günümüzün resmini, ruhumuzun röntgenini çekerken, buralara nasıl geldiğimizin en ilkel kökenlerini bize keşfettirdi. Kendimize söylemeye korktuğumuz korkularımızı bize itiraf ettirdi. Melekten şeytana evrilmemizin sosyal evrim şemasını çıkarttı. Bir müneccim gibi her şeyi önceden haber veriyordu:

Yörüngesini ve soluğunu, ideolojilerini yitirmiş milliyetçilerin ideolojilerinin ve tek umutlarının artık Sedat Peker olduğunu yıllar önce yazmıştı. Türk sağının bilinç altını onun kadar net tanımlayan halen olmadı. Yıllarca ezilmiş Orta Anadolu insanını ve bozkır iklimini, tilki ve tarla faresi” metaforuyla onun kadar iyi tanımlayan biri daha çıkmadı. 

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular” diyen Atilla İlhan olmak ona hiç nasip olmadı. Hem çok sevdi ama iyi de yerdi: Kararlı güçlü kadınlardan ÖDP de toplandıklarını iddia ettiği “mümkünse kızları” nı tanımlarken, kadının liberalizm ile savruluşuna bir milat atıyordu adeta. “ … artık düzüşmeye doymayan genç danalar gibi genç kızlar… en soylu en gizemli en yumuşak duyguları şebekler gibi ifşa etmekten zevk duyan bir nesil. Kendisine yönelen en masum bakışı her türlü iğrenç zevkin peşinde koşan hovardalar sapıklar gibi suçluyorlar” diye yazarken bizim daha yeni yeni tartışmaya başladığımız incellik olgusunun ( kadın nefretinin) oluşumunu 20 yıl önce fark edip, teşhis ediyor çözüm üretiyordu. “Diyarbakır Güvercinleri”ni anlatırken günümüz kabalığının; güzel giysiler giyinerek, lütfen kelimesi kullanarak, konuşma tonumuzu estetize edip incelikler sergileyerek, parayla kapatılamayacağını, insanlığımızı yavaş yavaş nasıl yitirdiğimizi söylemeye çalışmıştı aslında.

Babamız yaşındaydı. Nedense hep abi dedik ona. Bir arada bulunmadık, bir paylaşımımız hiç olmadı. Sert, öfkeli yüzüne, gün yüzüne çıkmamış küfürlerine rağmen ailemizden biri gibi görüyorduk onu. Karşımıza çıksa uzun yıllar görmediğimiz abimize sarılır gibi sarılmak geliyordu içimizden.

Her büyük aydın, bir olguyu gömmek için hem mezarcı hem diriltmek için ebelik yapar ve bir olgunun selasını verirdi. Biri tarihin sonunun, biri ideolojilerin sonunu ilan etmişti. Her doğumu bir ölüm ile başlatıyorlardı. En Cüretkarları olan Nietzsche, Tanrıyı nasıl öldürdüğümüzü haykırırken yeni bir insanı yaratmanın da yolunu çizmişti. Bizimki daha da ileri gidip Halkın ve İnsanlığın ölümünün selasını verdi. 

Herkes ceberrut devlet halkı eziyor deyip fonları kaparken o sözüm ona devletin en güçlü döneminde o devletin bir hastanede nasıl bir çaresizlik ve kimsesizlik içerisinde elbirliğiyle yok edildiğini yıllar önce anlatıyordu. Herkes milli irade çığlıkları atarken o liberallerden sus payı almış halk kitlelerine: deresine tepesine Cumhuriyetine sahip çıkamayan böcekler deyip böcekleri incitiyor, bu böcekler yaşatacaksa bu devlet olmasın, bir daha yıkar bir daha kurarız derken il gider töre kalır anlayışını tekrar bizlere hatırlatıyordu.

Ne gazetelere ne dergilere ne ekranlara sığıyordu. Kendi mahallesinde bile kimse ona sahip çıkmıyordu. O yine doğru bildiklerini korkusuzca dile getiriyordu.

Geçmişin en başından başlayıp şu anki ruhumuzun en derinliklerinin resmini çekmekle kalmadı. Buna sebep olan en ilkel çağlarda gezdirdi bizi. Kendimize itiraf edemediğimiz korku ve arzularımızla bizi yüzleştirdi. Ama bu iğrenç halimizle bile bizden umudu hiç eksik etmedi. 

O etkili kalem ve güzel öyküler bir zaman sonra durdu. İlham mı gelmiyor dedik ama bu sefer farklıydı. Atilla ilhan şiiri nasıl bıraktıysa o da öykü yazmayı öyle bıraktı. Daha önemli ve acil bir görev biçmişti kendine. 

Bize bir gelecek bırakmayan bu yüzyıl onun da elinden kelimeleri ve dili almıştı. Artık insan yoktu çünkü anlam yok olmuştu. Yeni doğan bir bebekten farkımız kalmamıştı. Tüm alfabeyi kelimeleri sil baştan yaratmak bize kalmıştı. Bu anlamı yaratmak için karşıtımızla uzlaşmaktan başka çaremiz yoktu. 80 çocuklarını yaratan o aydın bizle o kadar çok özdeşleşip empati kurdu ki bizim çektiğimiz işkenceyi o da isteyerek kabullendi. Yani Uzlaşmayı… Baş eğmeyen eğilip bükülmeyen o adam uzlaşmak için bir insanın yapabileceği mucizelerin en büyüğünü yaptı. Uzun yol şoförü babası Şoför Sabri’nin son yolculuklarında eve gittiklerinde mutluluğa ulaşamayacaklarını bile bile ona nasıl umut verdiyse son nefesine kadar bize uzlaşıp yeniden bir anlam bir dil yeni bir söylem inşa etmemizin de umudunu verdi.

Son günlerinde onu ilk tanıdığımız derginin önünde “Ya biz öleceğiz ya onlar.” diye haykıran kalabalıklar onun halkın selasını neden verdiğinin kimlerle bizi uzlaştırmak zorunda kaldığının, bu uzlaşı için bir ömrün nasıl heba ettiğini gösteriyordu. Şimdiye kadar hiçbir aydının yapamadığını yaptı. Tüm aydın geleneğini, insanlığın bildiği öğrettiği her şeyi bir kenara bırakmayı savaşla hepimizin yok olacağını birlik olarak yok olan anlamı ve insanı tekrar yaratacağımızı öğütledi. 

Artık o yok. Öldükten sonra herkes konuşacak. Bir satır yer vermeyen bir dakika ekrana sığdırmayan başta bizim mahallenin kalemleri en ihtişamlı övgüleri ona düzecekler. Diğer mahalle biraz daha küçüldüğümüzü sanacak. Ama bilmiyorlar ki Nihat abi her şeyi bir kenara bırakıp öbür taraf ile uzlaşmamızın anlam arayışımızın birlik olma idealimizin son birkaç temsilcilerinden biriydi. Onun gidişiyle birlikte birlik olma ideali de yavaş yavaş yok oluyordu. 

Biz soysuz olan 80 çocukları, ölen babamızın son sözlerini sonsuza kadar dinleyebilecek miyiz? Yoksa babası ölen her çocuk gibi bir sela verip gömdüğümüz kalemleri yerinden çıkarıp yeni bir nesil mi yaratacağız.  

Yalçın Küçük, dünyanın en saf ve masum aydınının Türk aydını olduğunu söylemişti. Buna katılmıyorum. Türk aydını saf ve masum olduğu için değil bir uzlaşı için saf ve masum gibi davranmış bunun bedelini de ödemiştir. Aksi halde öbür mahalle hep mağdur hem kırılgan hep şımarık nasıl kalabilirdi. Nihat Genç bu aydın örneğinin en son örneğidir. 

Bence Atatürkçülük ve İslamcılıkla bir yere varılmayacağını en iyi bilenlerdendi. Herkes bıçaklarını bilerken en keskin bıçak, beraber girebileceğimiz kırılgan da olsa bir kın yaratıyordu. Atatürk ve İslam bizim diğer tarafla olan ortak paydamız olduğu için değerliydi. Ne yazık ki keserin bir tarafı gibi hep bizi dışarda bıraktı ikisi de. 

Nihat Genç gerçek bir aydındı. Fikirleri bize mirastır. Çoktan kabullendik. Hatta önümüzdeki bir otorite daha devrildi. Ama 33 yıl önce yine temmuz ayında ortaya çıkan “ya biz öleceğiz ya onlar” diyenler için bu ölüm ders alınması gereken bir zorunluluktur. Ona asıl teşekkür etmesi gereken biz değil onlardır. Nihat Genç gibi aydınları onun ektiği tohumları yaşatmazlar ise zaten kimsenin bir şey yapmasına gerek bile kalmadan yok olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Boğmaya çalıştıkları Atatürkçülük ise bizlerin değil onların varlıklarının bir teminatıdır.

Bizim geleneğimiz zaten belli yolumuz uzun yol çoktan çizilmiş.  Bu duraklarda ortak bir payda kurmak için babalarımız dedi diye durduk, oyalandık, bedeller ödedik. Her seferinde yanımızda belki olursunuz dedik. Yoksa bizi Atatürkçü ve İslamcılığa bağlayan en baştan beri hiçbir şey olmadı. Nihat Genç gibi Türk Aydınlarından başka…

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!