İŞİN ÖZÜ
Bizim gerçek stratejist Amiralimiz Cem Gürdeniz’in geçen gün Melez Savaş tanımı yaparak Ukrayna Krizini açıklamağa çalışan yazısı bana bu savaştaki yeni ve eski unsurları ayırarak daha sistematik bir yaklaşım kurulabilir mi, düşüncesini getirdi. İnsanlar günceli yazarken uzak geçmişi, bugünkü baş siyasi aktörlerin oluşum dinamiklerini, kısa döneme referanslar dışında unutuyor, çok kadim ve yok olamayan emperyal içgüdüleri yeni görülen bir hastalık sanabiliyor. Ben de burada bazı tarihi olguları hatırlamak istiyorum. Ama önce Gürdeniz’in Melez Savaş tanımını alalım:
Siyasi hedefleri elde etmek için konvansiyonel savaş ile düzensiz ve asimetrik savaşta düzenli veya düzensiz askeri kuvvetlerin birlikte kullanıldığı bir harp nevi olarak melez savaş (Hybrid War) kavramı kullanılıyor. Bu savaş, barış, kriz, silahlı çatışma ve topyekûn savaş ortamında belirsizlik yaratarak askeri ve askeri olmayan vasıtaları kullanıyor. Vekalet savaşları melez savaşın en tipik araçlarından birisidir… Barış ve savaş arasında kesin ayırımın yapılamadığı, geleneksel silahlı çatışma şekillerine girmeyen bir savaş türü olarak Melez Savaş, özel kuvvetlerin örtülü kullanımından, siber saldırı, ekonomik zorlama, yaptırım, kumpas davalar ve seçimlerde manipülasyona kadar uzanan çok geniş bir yelpazeye sahiptir.
Eskiden de, orduların yanında, kilisenin, şirketlerin, derneklerin, casusların, ambargoların karıştığı, Avrupa ve daha geniş ve farklı olarak dünya egemenliği için savaştığı süreçler yok muydu? Sadece karalar ve denizlerin üstündeki savaş alanları yerine, denizlerin altı, hava sahası ve hatta uzaya doğru genişlemiş muharebe alanlarındaki klasik[1] veya çok modern silahlar, insanlı ve insansız savaş araçları, kimyasal ve biyolojik unsurlarla hatta kullanılması herkesin-dünyanın da sonu olabilecek termo-nükleer silahları bir yana bırakırsak, siyasetin özünde iki bin yıldır fazladan bir şeylerin değiştiğini söylemek mümkün müdür? Görelim.
MİLLİ DEVLETLERİ Mİ İMPARATÖRLUKLAR MI?
Şimdi büyüklü küçüklü milletler çağını yaşıyoruz. BM Binası önünde iki yüze yakın bayrak var; bunların hepsi milli devlet olma iddiasındadır; küçük adalar; sınırlarını eski emperyalist efendilerinin haritada çizdiği kabile-devletleri; aynı dil-dinden, örneğin Araplar, elli kadar bayrak dalgalandırıyor; çoğu cumhuriyet, bir kısmı krallık, sultanlık vb şeklindedir; kendi aralarındaki ‘atomistik’ çekişme dinamiklerini yaşıyorlar. Ama hiçbir devlet imparatorluk sıfatı taşımıyor. Oysa, bazısı, eski özel terim ve tarifiyle gerçekten imparatorluktur: ABD, Çin, Rusya ve hatta Hindistan, şimdi, nüfus, alan ve en önemlisi tekno-ekonomik güçleri ile milli bir devlet tanımını aşarlar. Her zaman bir baş-emperyal vardır, fakat karşıtı hep pusuda, onun yerini almayı bekler; genelde ancak iki emperyalle siyaset bir dengeye ulaşmaktadır; doğru mu?
Buradan 2 bin yıl geriye, hiç bir milli devletin olmadığı, ileride milli devlet sayılacak toplulukların 2-3 büyük imparatorluk içinde bir yerlerde bulunduğu Klasik döneme gidelim. Bu imparatorluklar, henüz ikiye ayrılmamış tüm Akdeniz ve çevre dünyasını kapsayan Roma ile Pers ve Çin’dir. Hindistan da sayılabilir, ancak, içinde çeşitli krallıklar ve dini cemaatler olan kültürel bir amalgam diye de düşünülebilir.
Yüzyıldan biraz daha geriye gidelim, Haziran 1914, Savaşın başı; adı ‘resmen’ imparatorluk olan 4 Avrupa[2] devleti var: Avusturya-Macaristan, bu sıfatı en eskiye, 800 yılında ilan edilmiş Kutsal Roma İmparatorluğu’na[3] kadar iner, aslında bu sıfatı 1806’da sonlansa da Macaristan’la birlikte Orta Avrupa’da çok uluslu bir imparatorluktur. Rus Çarlığı 15. Yy’dan beri büyüyerek çok-uluslu bir yapı oluşturmuştur. Devlet-i âliyye ki, gerçek çok-uluslu bir yapı olmaktan çıkmış veya çıkmak üzeredir. Alman İkinci Reich’ı ki, 1871’de, Versailles’da, Bismarck, Fransızların gözüne bakarak I. Wilhelm’i imparator ilan etmiştir. Ne var ki, baş emperyalistler yani Birleşik Krallık (İngiltere) ve Fransa (Üçüncü) Cumhuriyeti bu sıfatı taşımaz[4]. Tarihin ilk deniz-aşırı büyük imparatorlukları Portekiz ve İspanya[5] da sadece krallıktır. İspanya 1898’de elindeki son ‘malları’ Küba, Puerto Rico ve Filipinler’i ABD’ye kaptırdıktan sonra emperyalist bile değildir. Diğer dört imparatorluk ise milli devletlere dönüşüp tarihe karışmıştı.
Sıradan bir krallık ve sıradan bir cumhuriyet, Birinci Dünya Savaşının başında da, sonunda da dünyadaki en büyük sömürge alanı ve nüfusuna sahipti, burada sadece haritayı hatırlatıyorum. Bu ikisi, Savaşla birlikte Avrupa’ya ilk adımını atmış ABD ve yeni Çin Cumhuriyet’ini işgalle meşgul Japonya dışında, hala eski topraklarını ses çıkarmadan (genişletmeden) muhafazada kararlı Portekiz, Belçika, İtalya ve eskinin büyüklerinden Hollanda Krallığı’nı da sayarsanız, iki savaş arasında emperyalistlerin sayısı dokuzu geçmez, on yapamazsınız. I. Savaş sonundaki 4 (Ölü Canlar)[6] imparatorluğu, diğerleri gibi, deniz-aşırı topraklara sahip değildi; sadece Almanya, kendisine Berlin Konferansı, 1895, öncesi ve sonrası, atılan bazı ‘kemikleri’ de savaş sonunda iade etmişti. Bazen çok sayıda emperyalist olur da, kafa karışmasın, sadece bir veya ikisi karar vericidir; gerisi tiyatronun ikinci, üçüncü derece artistleri olarak sahneye girer-çıkarlar.
Ancak İkinci Dünya Savaşından sonraki 15 yıl içinde, hiçbir emperyalistin elinde, ne Asya ne Afrika ve diğer kıtalarda, üç beş ada ve nokta (Hong-Kong, Macao, bazı Karayip ve Okyanusya adaları) dışında hiçbir sömürge kalmadı; 1945’deki BM önündeki bayrakların sayısı dörde katlandı. Ama emperyalist olanın içgüdüsü işgalden yanadır: İngiltere ve Fransa da, İsrail ile birlikte, 1956’da, Albay Nasır’ın 1952’de millileştirdiği Süveyş Kanalını ele geçirmek için saldırınca ABD, bunlara ‘dur’ dedi. Artık klasik emperyalizm bitmişti, baş emperyalist ABD, anlamayanın kafasına vururdu. Vururdu da, yine aynı yıl 1956’da Rusların (artık Sovyetler Birliği) Macaristan’a girip rejimi değiştirmek isteyenleri telef ettiğinde fazla bir şey yapamadı; şimdi iki imparatorluk vardı: ABD ve SSCB. Klasik ötesi yeni denge durumu: Soğuk Savaş.
Tam burada duralım, iki bin yıl öncesinden 20. Yy’a birdenbire geliverdik, oysa modern emperyalizmi anlamak için aradaki aşamaları görmek, esas konumuz olan emperyalizmin iç çekişmesini anlamak için bazı örnekler vermek istiyorum ki, acaba Soğuk Savaş ve sonrası çok özgün bir sistem midir yoksa emperyalist içgüdüler aynı mı kalıyor? Sonra test edilecek bazı hipotezler: Tarihte her zaman en azından bir başat güç, baş emperyalist de denebilir, mevcut olmuş mudur? Dünyada, kıtalar arası hareketin başladığı modern zamanlarda tek büyük-gücün uzun süreli hakimiyeti mümkün müdür? Uzun süren emperyalist paylaşımlarda kaç kutup olabiliyor?
İLK AŞAMA: DEVLET ELİYLE OKYONUS-ÖTESİ KEŞİFLER VE FETİHLER
Erken Kapitalizm veya Merkantilist dönemde Dünyayı keşfe ve fethe kalkışan öncü krallıklar bunu devlet veya aynı anlamda, baştaki hükümdarın finansmanı ile yapıyorlardı. Eğer bir paylaşım kavgası çıkarsa bu devletler-arası bir savaştı. Bunu önlemek için Papalık, Amerika’nın keşfinden sonra, 1494’de, Tordesillas Anlaşmasıyla o günkü bir harita üzerinde dünyayı bir Kuzey-Güney çizgisiyle (boylam) baş destekçisi iki Katolik ülke, Portekiz ve İspanya (Reyes Catolicos) arasında paylaştırdı; daha Protestanlık çıkmamıştı.
Gerçekten de bu anlaşmaya iki taraf da uydu: Güney Amerika’nın Doğu kısmı, bugünkü Brezilya hariç, tüm Kıta İspanya’nın; Afrika, Hindistan ve Asya’nın Doğusu da Portekiz’in oldu ta ki, Protestan İngiliz ve Hollanda kumpanyaları gelinceye kadar. Ama onlar gelmeden önce, 1580’de, İspanya Kralı II. Felipe bir akrabalık meselesinden Portekiz’i işgal ediverdi; bu eylem Tordesillas’da yasak edilmemişti. İspanya 60 yıl kadar sonra tekrar Portekiz’in bağımsızlığını tanıdı. Bu işgal ile Ukrayna arasında bir benzerlik var mı?
BÜYÜK ‘KUMPANYALAR’ YOLUYLA DÜNYAYI ELE GEÇİRME MODELİNDE ÇATIŞMA
Hollanda ve İngiltere 16. yy içinde deneme-yanılma yoluyla denizciliği-ticareti öğrenince kendi kurdukları anonim şirketler yoluyla Rusya, Afrika ve Akdeniz (Haçlı seferleriyle Venedik ve Ceneviz’in baharat-Şark ticaretine açtığı Levant) havzasından başlayıp 1600’de Hindistan’a demir attılar. Kumpanyalar her yerde ikiye ayrılıyordu: Doğu Hint ve Batı Hint Hint. Batı Hindistan’a= Karayipler’e, daha çok şeker üretildiği için Şeker Adaları, Doğu Hindistan’a, Endonezya dahil Baharat Adaları deniyordu. Ancak İspanyollar Amerikan ana kıtasına şeker için değil, altın-gümüş için gitmişlerdi[7]. İspanyol konvoylarının Avrupa’ya taşıdığı bu değerli metalleri soymak, İngiliz ve Hollanda korsanlarının hem başlıca gelir kaynağı hem de daha büyük soygunlar için en iyi eğitim alanıdır; devlet destekli oldukları için de, diğer korsanlardan ayrılır (privateers) adını alır. İspanya devlet adına tüm Amerika’yı soyarken, Protestan korsanlar da konvoyları soyardı.
Hırsızlar en çok kendi aralarında kavga ederler: Hollanda ile İngiltere de 17 yy içinde 3 kez kapışacak, ancak İngiltere, Katolik Stuart Hanedanından kurtulmak için Hollanda Devlet Başkanını (Stadholder) 1689 Şanlı Devriminde (Glorious Revolution) (soylu) İngiliz eşiyle III William olarak, İngiliz tahtına oturtacaktır. İşte eski bir Cumhuriyetten çıkan yeni bir kral örneği…Gerçek emperyalistler için din ve milliyet kavramlarından daha üstün para (kâr) ve dünya hakimiyeti vardır. Güç ve para, aynı şey değil mi?
[1] Birinci Dünya Savaşı, İngiltere ile Almanya’yı rakip pozisyonuna sokan ağır zırhlıların yarıştığı döneminin bittiğini gösterdi ama İkinci Dünya Savaşında bunlar uçak gemilerinin yanında yine üretildi. Onları işlevsiz kılan uçaklardı, uçak gemileri Okyanusa hakim oldu. Günümüzde ise uzun menzilli füzeler uçak gemilerini ‘obsolete’ kıldı. Dünyanın en büyük tank meydan muharebesi Kursk (Ukrayna sınırına yakındır), 1943’den sonra tanklar da, Ortaçağın zırhlı şövalyeleri gibi ‘extinck’ hale geldiler de generaller hala anlamadı. Şövalyeleri tüfeklerle indiren piyadeler, direnişçiler artık sırtta taşınan anti-tank roketlerle bunları yürüyen tabuta dönüştürüyor. Daha 2001’de, Saddam’ın yüzlerce tankı, A-10 uçaklarıyla yarım saatte alev topuna dönmüştü.
[2] Garip bir şekilde, işgal altındaki Çin, yeni yetme Japonya (hala öyledir) ve İtalyan işgalindeki Habeşistan da imparatorluktur. Hindistan’daki Great Mogul (aslında Türk) İmparatorluğu, Annam (Hind-i Çini) 19. Yy ikinci yarısında İngiltere ve Fransa tarafından yok edilmişlerdir.
[3] Voltaire, bu imparatorluk için “ne kutsaldır, ne Roma’dadır (Başkenti Aachen) ne de imparatorluktur” der; yüzlerce feodal birimin isteyerek-istemeyerek, 1870’e kadar Avrupa mozayiğini oluşturduğu bir amalgamdır.
[4] Bundan önceki döneme, 1852-70) III. Napolyon’un İkinci İmparatorluğu denir; Birincisi amcası Büyük Napolyon’a (1804-14) aittir. Fransa’nın tüm imparatorluk sıfatı bu kadar kısadır.
[5] İspanya, V. Carlos (Şarlken) hem İspanya Kralı hem de Kutsal Roma İmparatoru olduğu için (1519-56) kısa bir süre imparatorluk olmuştur.
[6] Ukraynalı-Rus yazar Nikolay Gogol’ün ünlü eseri.
[7] Şeker kamışı Levand’dan, Haçlı saferleri sırasında Kıbrıs ve diğer adaları aşıp Azor Adalarına ve Kolomb’tan sonra da Karayipler’e ulaştı. Yerliler tarım toplumuna alışık değildi; ağır çalışma koşulları ve Avrupa hastalıkları hepsini yok olmaya götürdü. Onların (Karibs) yerine Afrika’dan köle getirme, şeker üretimi işinde kritik önem taşıyordu; böylece köle ticareti yeniden doğdu. ABD’de kurulunca köle ticareti pamuk üretimi için gerekliydi. Bu ticareti İngiltere İspanyol müsaadesi (asiento) yoluyla 19. Yy başına kadar yapacaktır.