Ali Yıldız yazdı…
29 Mart 1883 yılında, üç erkek kardeşin ikincisi olarak, Çorlu’da dünyaya gelen Mustafa Memduh Şevket, varlıklı bir çiftçi çocuğu olmasına rağmen, aralıkla eğitim görebilmiştir. Bunun sorumlusu, kendisi değildir. Birbirini izleyen savaşlar yüzünden, canlarını kurtarmak amacıyla göç etmek zorunda kalan ailesi; yok yoksul durumda, oradan oraya savrularak, yaşamaya çalışmaktadır.
Edirne Lisesi’nden mezun olmasının ardından, iş başa düşmüştür. Pes etmeyen karakteri, sonradan ortaya çıkan dil yeteneği sayesinde; kendi çabasıyla, Fransızca, Rusça ve Farsça öğrenmiştir. Balkan Savaşı, Bulgar saldırıları, I. Paylaşım Savaşı derken, İstanbul’a Çorlu’ya, tekrar İstanbul’a göç etmişlerdir… Ülkesinin sorunlarına kafa yormaktan kaçınmayan Memduh Şevket, 1906 yılında, İttihat ve Terakki’ye katılmış; 1907’de babası Mehmet Şevket Beyin ölümü üzerine, annesi Emine Şadiye Hanım ve kardeşlerinin geçimini sağlamak amacıyla, memuriyete başlamıştır. Bir yıl sonra dayısının kızıyla evlenecek, ileriki yıllarda üç çocuğu olacaktır. Yeni sorumluluklar üstlense de, ülkesi için gözünü budaktan ayırmamış, el yordamıyla bir çıkış yolu aramıştır. İttihat ve Terakki tarafından, Anadolu’da görevlendirilmesi, ileride yazacağı kitaplarına yansıyacaktır.
1. Paylaşım Savaşı başlamıştır. İşgalci İngilizler, İstanbul’dadır… 13 Kasım 1918 günü, İngiliz askerleri İttihat ve Terakki’nin merkezini saptamış, baskın düzenlemiştir. Memduh Şevket de oradadır ve son anda kaçmayı başarır. Ancak deşifre edildiği, kendi ülkesinin hükümeti tarafından kovuşturmaya uğrayıp takip edildiği için, bir süre İstanbul’da gizlenmiş, daha sonra İtalya’ya gitmek zorunda kalmıştır. 1920 yılında, Mustafa Kemal tarafından, Ankara’ya çağrılır. Bu yıldan itibaren, yabancı dil bilgisini, vatan savunmasında kullanacak, uzaklığına yakınlığına bakmaksızın, verilen görevleri yerine getirmeye çalışacaktır. 1921’de açılan Bakü’deki temsilcilikte görevlendirilmiş, I. Paylaşım Savaşı sırasında esir düşen askerlerimizin yurda dönüşlerini sağlamıştır.
Cumhuriyetin inşasıyla birlikte, Mekteb-i Sultani ve Kabataş Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Memduh Şevket Esendal, dört dönem milletvekilliği, Tahran ve Kabil’de büyükelçilik yapmıştır. Meslek isimli bir gazete çıkaran, öykü ve roman yazarlığının yanı sıra, resim ve karikatürle de ilgilenen Esendal, uzun yıllar Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği görevini, kendi isteğiyle bırakana dek sürdürmüş; 16 Mayıs 1952 yılında, beyin kanaması sonucu Ankara’da hayatını kaybetmiştir.
İlk romanı Ayaşlı ile Kiracıları kitabıyla anılan Memduh Şevket Esendal, yapıtlarında duru bir Türkçeyle yazmış; her yönüyle ele almasına rağmen, işlediği toplumsal sorunlarda, umutsuzluk yerine umudu öne çıkarmış, insana duyduğu güven ve sevecenliği hiç yitirmemiştir. 1949 tarihinde yazdığı Komiser öyküsü; yoza, yobaza, her devrin ceberut yöneticisine, ders niteliğindedir. [email protected]
MEMDUH ŞEVKET ESENDAL
KOMİSER *
Bir kış günü akşamı. Kar sepeliyor. İstanbul’da, Odabaşı taraflarında bir polis karakolu. Kira ile tutulmuş, iki katlı, ahşap bir ev. Birkaç ayak merdiveni çıkıp, gece gündüz açık duran kapıdan girince, darca bir aralıkta bulunursunuz. iki yanda kapılar. Soldan birinci kapı, komiserin odasının kapısı.
Komiser; uzun boylu, gür kaşları altından, biraz derinden bakan ufacık kara gözlü; uzunca bıyıklı, elli yaşlarında kadar görünür, kuru, karayağız bir adam. İzin günü imiş, Sofulardaki evinden çıkmış, nokta yerlerini gezerek, buraya kadar yürümüş, yorulmuş, ıslanmış. Odasına girince, çamurlu çizmelerini çektirdi, terliklerini giydi. Saç mangalla sobadan ateş çıkartıp odanın ortasına koydurdu. Kendi de bir sandalye alıp mangalın başına oturdu. Sigarasını içer, sobayı karıştıran polisle de konuşurken kapı vuruldu, içeriye, bir polisle, yirmi yaşlarında kadar bir delikanlı, başına yün bir atkı almış bir genç kız girip, sıra ile dizildiler; durdular. Komiser hiç istifini bozmayarak gelenleri birer birer gözden geçirdi.
Polis, Susurluklu Hafız Cemal Efendi, kırk yaşlarında kadar, orta boylu, irice kafalı, bir yanı biraz eğri duran bir adam. Hafız olduğu da yüzünden belli! Anası bunu pek genç yaşlarında evlendirip Kirmastı’dan bir meyzinin kızını almıştı. Kız, ancak yirmi gün kadar Hafız ile kaldıktan sonra babasının evine kaçtı, sonra da başka birine vardı. Bu Hafız da bir daha evlenmek istemedi. Şimdi karakolda yatıp kalkıyor, bir odası bile yok. Hafız’ın getirdiği delikanlı, iyi yüzlü bir genç. Kız da öyle. İkisi de korku ile Komiser’in yüzüne bakıyorlar. Şimdiye kadar karakola girmemiş, bir komiser karşısına çıkmamış adamlar oldukları yüzlerinden anlaşılıyor.
Bunların üçünü de, süzdükten sonra Komiser:
– E, memur efendi, söyle bakalım, dedi.
Komiser “söyle” deyince polis, yutkundu, hafifçe iki yanına sallandı, gözlerini de kapayıp:
– Efendim, dedi, bu kızla bu erkek, sokakta alenen öpüştüler!
Komiser, beklemediği bir söz işitmişti, kaşlarını kaldırıp gözlerini açarak:
– Öpüştüler mi? diye sordu.
– Evet efendim, öpüştüler. İlkin bu kız bu oğlanı öptü, sonra da bu oğlan bu kızı öptü!
– Allah Allah… Neler de işitiyoruz! Ancak memur efendi, yanlış bir şey söylemiyesin, ilkin delikanlı öpmüş olmasın?
– Yok efendim, ilkin kız öptü. Ben köşenin başındaydım, hava karardığı için onlar beni görmediler.
– Hımm… Demek ilkin kız öptü ha!
– Evet efendim.
– Sonra da delikanlı kızı öptü, öyle mi?
– Öyle efendim.
– Aralarında bir çekişme, bir kavga yahut bir zorlama olmadı mı?
– Olmadı efendim.
– Ha, uslu uslu, bu durdu bu öptü, sonra da bu durdu öteki öptü. Öyle mi?
– Öyle efendim.
– Demek alacak verecek kalmamış. Hesap tamam!
E, sonra ne oldu?
– Sonra efendim, gene yollarına gidiyorlardı, ben çevirdim.
– Ha, demek birlikte gidiyorlarmış.
– Evet efendim.
– Ben sandım ki, bunlar sokakta birbirine rast geldiler de kız sarkıntılık edip delikanlıyı öpmeğe kalktı. Eh oğlan da ne yapsın… Gece karanlık, sokak boş… Kolay mı? Senin oralarda olduğunu bilseydi belki “cankurtaran yok mu?” diye bağırırdı! Ancak memur efendi, sakın bunlar kardeş mardeş olmasınlar? Biribirini andırıyorlar.
– Bilmem efendim. İsterseniz sorayım?
– Sor ya, öğrenelim.
Polis delikanlıya:
– Siz kardeş misiniz? diye sordu.
Delikanlı:
– Değiliz, dedi.
– Polis, Komiser’e:
– Değillermiş efendim.
Komiser:
– Hımm… Belki bir mahalle çocuklarıdır da öpüşecek yer bulamamışlardır, dedi! Sorsana bakalım, bir mahalle çocukları mı imişler? Polis sordu. Bir mahalle çocuğu imişler, bir evde de oturuyorlarmış.
– Eh, memur efendi, iş anlaşılıyor: ev kalabalıkçadır, sokağı daha elverişli bulmuşlardır. Dur bakalım şimdi anlarız. Sen, delikanlı söyle bakalım adın nedir?
Delikanlı:
– Hasan, dedi.
– Babanın adı nedir?
– Murat usta.
– Ne iş yaparsın?
– Kazlıçeşme’de Aslan Deri Fabrikasında çalışırım.
– Nerede oturursun?
– Tacettin Mahallesi, Tuzcu çıkmazı, dört numarada.
– Bu kızdan senin davacılığın var mı?
– Yoktur.
– İyi amma bak seni sokakta öpmüş!
– Öptü efendim.
– Zorla mı öptü?
– Yok benim rızamla.
Kıza bakarak:
– Senin bu Hasan’dan bir davacılığın var mı?
Kız korkudan, şaşkınlıktan Komiser’in sözünü anlamadı. Hasan’a baktı.
Hasan kıza:
– Benden bir davacılığın var mı, diye soruyor, dedi.
– Ne davacılığı?
– Seni öptüm diye.
Kız anlamadı. Dudağını büktü,
– Yok, dedi.
Komiser biraz düşündükten sonra delikanlıya:
– Hele sen şu işi bir ağız tadıyla anlat bakayım, dedi.
– Efendim, ablamın çocuğu olmuştu. Biz gidemedik. Bu bana dedi ki: “neredeyse ablanın yedi döşeği kalkacak, biz gidemedik, ayıp oldu, sen izin alsan da bugün gitsek. Ben yalnız gidemem, korkarım.”
Komiser delikanlının sözünü kesti:
– Demek bu da ablanı tanıyor? dedi.
– Tanımaz mı, görümcesi…
– Ne? Görümcesi mi? Bu kız senin karın mı?
– Karımdır efendim.
– Bak memur efendi, karısıymış! Şu bizdeki dalgınlığa bak! Bahtiyarlığın bu kadarına içimiz inanmamış!… Soruyoruz, soruyoruz da “karı koca mısınız?” diyemiyoruz? Ne dersin bu işe memur efendi?
Hafız Cemal, Komiser’in bu işi hafif tutmasına, alay etmesine gücenmiş olacak ki,
– Karısı olsun efendim, sokakta öpülür mü? dedi.
Komiser mangalın kulpuna sokulu maşayı alıp ateşleri düzelterek:
– Eee, karısına göre, dedi, öylesi vardır karanlık odada bile öpülmez…
Komiser delikanlıya:
– Ha, anlat, sonra n e oldu? diye sordu.
– Bu bana öyle söyledi, ben de bugün izin aldım, öğle paydosunda eve geldim. Bu hazırdı. Ben de giyindim, çıktık. Çapa’ya yürüdük, oradan tramvaya bindik, Çarşıkapı’da indik. Çocuğa hediye aldık. Oradan Süleymaniye’ye yürüdük. Dönüşte, Beyazıt’tan tramvaya binecektik. Binemedik. Gelen araba dolu geldi. Bu dedi ki: “ben kalabalıkta sıkılıyorum, yayan gidelim.” Yorulacak amma eh istiyor. “Yürüyelim” dedim. Aksaray’a indik, oradan Yusufpaşa’dan vurduk, geliyoruz. Ben eniştemin taklidini yapıyorum bu da gülüyor. Haseki’yi geçtik, bu bana: “Hasan, biliyor musun şimdi canım ne istedi?” diye sordu. “Ne istedi?” dedim. Bu su muhallebisini sever. “Su muhallebisi alalım” diyecek sandım. “Sapalım, Şehremin’nden alırız” diyecektim. Bu “seni öpmek istedim” dedi. Bakındım, sokaklarda kimseler yok. “Bırak şimdi, yürüyelim, eve geç kaldık.” dedim. “Evde yemeğim hazır, bir ısıtacağım!” diyor. Biraz daha yürüdük, gene bu, “ne olursun, dur biraz öpeyim, canım istedi” dedi. Bu yalan söylemez. Sahiden canı istemiş. Aklıma geldi, “Belki de iki canlıdır” dedim. Durdum, “gel öp!” dedim. Bu sarıldı, iki yanağımdan öptü. Sonra benim de içimden geldi, “dur bari, ben de seni öpeyim!” dedim. Bu, başındaki atkıyı yanaklarından çekti, “Öp” dedi. Ben de bunu öptüm.
Bu polis efendi orada imiş, bizi görmüş, çevirdi, getirdi.
Komiser delikanlıya:
– Sen bu kızı öptükten sonra bağrına basıp, yüzünü yüzüne sürerek, “sen benim karım değil canımsın!” dedin mi?
– Demedim.
– Demeliydin. Değil mi memur efendi?
– Bilmem efendim.
– Bilmelisin. Allah verdiği gün değerini bilmezsin, değerini bildiğin gün de Allah vermez!
Gün gelir ki yalvarsan, bu seni öpmez, öpecek olsa yalvarırsın ki öpmesin! Bucak bucak kaçarsın! Hele haram tadı tatmışsan!… Ne yapmalı erenler, bunu yazan da böyle yazmış. Değil mi memur efendi.
– Evet efendim.
– Güzel ama memur efendi, sen konuşurken niçin gözlerini kapıyor, iki yana da sallanıyorsun? Söyleyeceğin sözleri ezberden mi okuyorsun?
Polis sustu. Komiser:
– Farkında değil misin? dedi.
– Değilim efendim.
Komiser biraz düşündükten sonra:
– E, memur efendi, ne yapacağız şimdi bunları? diye sordu.
Hafız Cemal, Komiser’in bu sorgusunu bekliyormuş. Sevindi. Gene gözlerini kapayıp iki yanına sallanarak:
– Efendim, mevcuden sevk eder, ikametgâha raptederiz.
– E, sonra?
– Sonra gider adliyeye…
– Kelepçe de vurur musun?
Polis sustu. Komiser gene sordu:
– İkisini de mi? dedi.
– İkisini de.
– E, bu delikanlının ne suçu var? Issız bir yerde sarkıntılığa uğramış.
– Efendim o da öptü.
– Eee ne yapsın, o kadar da öcünü almasın mı?
Polis:
– Bilmem efendim, dedi.
– Bilmezsin ama öğrenirsin. Bu adamlar kanlı mı, katil mi, hırsız mı? Bunlar kendiişlerinde, güçlerinde aile adamları. Bunlar memleketin temeli. Biz gece gündüz bu sokakları bekliyoruz ki kimse bunları rahatsız etmesin! Ama karısı kocasını öpmüş. Yahut karısı değil de komşu kızı. Başını yarıp kolunu kırmamış ya! Sen iştihanı saklar, eğer bunları, günün birinde evlerine kavga ederek gider görürsen, çevir kerataları, tıkayım deliğe, arkalarından bir de zabıt: “huzuru umumiyi ihlal ettiler.” Görsünler günlerini!… Okuyanlar da aferin desinler. Yoksa böyle genç karı koca, İstanbul’un ıssız bir bucağında, gece yarısında değil de Köprübaşı’nda, halkın da içinde öpüştüler diye mahkemeye yollanır mı? Ne bilirsin, başları darda kalmıştır. Polisin gözü her yere bakar ama istediğini görür. Polis dediğin ağır olur, vakarlı olur. Ya… Bunlar namuslu ana baba çocukları. Biz bunlardan özür dilemeliyiz. Sonra da bunları kapıdan bırakır, arkalarından da bakmazsın. Anladın mı?
Komiser bunları söyledi, ayağa kalktı, delikanlıya:
– Haydi oğlum, dedi, bak memur efendi sizi kapıdan bırakacak, arkanızdan da bakmayacak! Anladın mı? Rahatınıza bakın. Geceler hayırlı olsun.
(“Ulus”, 23 Ocak 1949.)
* Memduh Şevket Esendal, Veysel Çavuş, Hikâyeler, Bilgi Yayınevi, Bütün Eserleri 6, Birinci Basım: Şubat 1984, s. 84-90.