Serkan Arslan yazdı…
‘Mutlulukların dört nala yarıştırıldığı bir dünyada, ikincilik yoktur’
Pencereden içeri sızan ışığın gücü azalmakta. Güneş yeterince ışık saçmıyor. Bahçeye çıkmak konusunda kararsızım. Camlı koruda birkaç deli çember oluşturmuş oturuyor. Merakıma engel olamadım. Muhittin delilerin başında bekliyor. Yanlarına yanaştığımda herkesin önünde bir oyuncak olduğunu gördüm. Muhittin gülümseyen bir ifadeyle hoş geldin dedi. İçlerinden bazıları kafalarını çevirip bana baktılar. Burada ne oluyor diye sormama fırsat vermeden içlerinden zayıf uzun boylu olanı konuştu. Mahkememize izleyici olarak katılabilirsiniz dedi. Başımla selamlayıp bir köşeye oturup seyretmeye başladım. İlk önce isimlerini söyleyip oyuncaklarını tanıttılar. Beni şaşırtan durum ise Muhittin de bu oyuna dahil olmasıydı. Bu durumu anlamış olacak ki konuya açıklama getirme gereği duydu. Dün akşam yemekhanede bir grup deli ‘çocukluğumuzu görmek istiyoruz’ diye isyan çıkarıp ziyaretçi saatlerinde çocukluklarının davet edilmesini istemişler. Eğer istekleri kabul edilmezse açlık grevi başlatacaklarmış. Başhekim bu duruma bir çare ararken Süveyda’nın bulduğu fikirle konuyu çözmüşler.
Her bir deli çocukluğunda en sevdiği oyuncağı söyledi. Hastane yönetimi de oyuncakları tedarik etti. Şimdiki durum ise kimin daha çok mutlu bir çocukluk geçirdiği üstüne bir mahkeme kurmaya karar vermişler. Muhittin de en sevdiği oyuncağı olan atarisini evden alıp gelmiş. Mahkemenin belli başlı kuralları var. Oyuncakların isimlerini yanlış söyleyen dört bin yılla yargılanacak ve cezada indirim uygulanmayacak. Nedense bu mahkeme beni çok etkiledi. Bilseydim bende bir kurşun askerimi isterdim. Mahkeme başladı. Deliler çemberinin içinde bir futbol topu, afro saçlı zenci bir bez bebek, atari ve birde müzik kutusu vardı. İlk sözü delilerin bilir kişi atadığı Muhittin aldı. Delilerin dilinden anladığı kesindi. Önce mahkeme kurullarını hatırlattı sonra herkesi ayağa kalkıp bir dakikalık saygı duruşuna davet etti. Kaybettiğimiz o güzel günlerin geri gelmesi dileğiyle deyip oturumu başlattı. Herkesin tek bir anı anlatma hakkı vardı. İlk sözü futbol topunun sahibi Yahya aldı. Birkaç adım atıp çemberin ortasına oturdu. Bir babanın çocuğu kucağına oturtur gibi futbol topunu sağ bacağının üstüne koydu. Sağ elini topun üstüne koydu. Gözlerindeki hüzün deliler çemberinde derin bir sessizlik yarattı. Herkes Yahya’nın ne söyleyeceğini bekliyordu.
Aslına bakarsanız ben futbol topumla hiçbir zaman vedalaşamadım. Belki bir gün düzelerim umuduyla onu yanımdan hiç ayırmadım. Arkadaşlarım mahallenin çıkmaz sokağında çift kale maç yaparlardı. Futbol topumla ben tribünün en güzel yerinde hep o son şutu çekmeyi beklerdik. Şimdi ona bakıyorum da ne güzel maçlar izledik onunla diye düşünüyorum. Belki bir futbol topunu kaleye yuvarlayamadım ama rüyalarımda röveşata atmadan da hiç uyanmadım. İyi ki varsın benim meşin kokulu dostum.
Yahya ayağa kalktı. Onunla beraber çemberdeki herkes doğruldu. Aksayan sol bacağının yanına koltuk değneğini yerleştirip yerine geçti. Muhittin sözü tekrar alarak sırayı afro saçlı bez bebek sahibine verdi. Adını söylemeden çemberin ortasına geçip oturdu. Asabi bakışlarıyla kendi etrafında dönüp herkesi selamlayıp biraz bekledi. Elinde tuttuğu afro saçlı bez bebeği omuzuna doğru yasladı.
Benim çok fazla oyuncağım olmadı. Ama babamın bana aldığı bu bez bebeği de hiç oyuncak olarak görmedim. Mutlu bir çocukluğa sahip olduğumda söylenemez. Ama mutlu bir oyuncak büyüttüğümü düşünüyorum. Ona hiç kızmadım. Hiçbir zaman dövmedim. Ödevlerini yapmadı diye ellerine cetvelle vurmadım. Uykusunda altına kaçırıyor diye bacaklarını morartmadım. Bazı akşamlarda başkasına kızıp acısını ondan çıkarmadım. Büyüyünce onu zorla başkalarıyla evlendireceğim diye odalara kilitlemedim. Onu hiç aç bırakmadım, zorla sarılmak istemedim. Zorla öpmedim. Ben onu sadece sevdim. Mutlu olmasının sebebini kendime bağlamadan sevdim. Sözlerime daha fazla devam etmek istemiyorum. Son olarak söylemek isterim ki oyuncaklar kırılabilir ama insanlar insanı kırar.
Bu sessizliği tanıyorum. Çaresizliğin doyum noktasına ulaştığı anda ortaya çıkar. Hiçbir şey yapılamayacağını anladığında, yapılacak olanların içinde bulunduğun durumu daha da kötüleştireceğini anladığın andaki sessizliktir. Çemberdeki delilerin gülüşleri yerini yavaş yavaş hüzünlü bakışlarla değiştiriyordu. Kim demiş deliler düşüncesizdir diye. Sormak gerekir aslında insanlığa akıllı değilsen aptalsındır. Deli değilsen nesin? Evrende her şeyin bir zıttı vardır. Siyahı beyaza bulasan yine siyah olur. İnsanı insana karıştırsan deli olur. Bu tımarhanedeki delilerin burada olma sebebi de bu bence fazla insana bulanmışlar.
Delidir, düşünür…
‘Düşünüyorum. Sanki hayatım, bir başkasının hayatıma girdiği anda duraksadı. Kendi yoluma gitmek yerine bir başkasının yaşamı içerisinden geldim gidiyorum. Ben bir başkasının hayatı içinde yaşıyorum. Ya benim hayatımın içinde kendini bulan kimse yok mu?’
Müzik kutusundan çıkan sesle kendime geri geldim. Çemberdeki herkes başını öne eğmiş sessizce dinliyor. Kızıl saçlarıyla çemberin ortasında genç bir kadın duruyor. Bir eli havada diğer kolu ise aşağı dönük. Bir balerin olamayacak kadar yaşlı bir kadın. Üzerinde pembe bir elbisesi ile etrafında dönüyor. Kadın birkaç dakika sonra durdu. Çemberdekileri selamlayıp beni cennetten izlediğini biliyorum dedi. O an hiç kimse kadına soru sormadı. Onu cennetten izleyenin kim olduğunu sorma cesaretini kimse kendinde bulamadı sanırım. Muhittin ayağa kalkıp yargılamanın bittiğini ve kimsenin galip gelmediğini ve kimsenin mağlup olmadığını ilan etti. Bende yerimden kalkıp hızlıca odama ilerlemeye devam ettim. Süveyda pencereden bizi izlemeye devam ediyordu. O an bir güvercini yakalayıp eski çağlardan kalma bir mesaj göndermek isterdim.
‘Gölgeniz ile konuşun hanımefendi, ben sizin sırlar odasındaki ucubeniz olamam’
