Jale Ak yazdı…
22 Ağustos’ta Ankara’da başlayan Büyük Taarruz bisiklet turumuzun on dördüncü etabından on dokuzuncu etabına kadar olan ve en acıklı hikâyelerle, en coşkun anıları bize birlikte yaşatan kutlu yolumuz, 9 Eylül’de büyük bir gururla sona erdi.
Takmak etabını yazdığım gece uykusuz kaldığım için ertesi günkü otuz km.lik Kula sürüşümü yapamamış, o etabı süpürücüyle gitmek durumunda kalmıştım. Oysa kırık kemiğime rağmen rotayı pedallayarak gitmeli, o ruhu yaşamalı, içime çekmeliydim. Önceliğim buydu. Yazacaklarım bekleyebilirdi…
Bisikletimle giderken çoğu kez uçma hissi geliyor, tepelerin dağların ovaların her santimetre karesine pikeler yapmak, otların, ayçiçeği tarlalarının, üzüm bağlarının içine dalıp, şehit kokusunun çiçek kokusuyla harman olduğu bu aziz topraklara karışma hissi sarıyordu aklımı. Onca hüznün, acının ve akıllara zarar mezalimin yaşandığı bu rotada kâh şehitlerimin karşısında küçülerek baş eğiyor, kâh bir koca dev olup çığlık çığlığa bağırmak istiyordum; ‘Hacıanestiii gel de kurtar ordularını!’ diye…

***
İtilaf Devletleri’nin korumasındaki Yunan Ordusu, Mayıs 1919’da İzmir’i işgal ettiğinde, General Papulas’a İzmir’de bir gazeteci sorar “Efendim, bu kadar yerleşiyorsunuz ama ya bir gün bırakıp gitmek zorunda kalırsanız ne olacak?” Papulas, “Öyle bir ihtimal yok ama olur da gitmek zorunda kalırsak, geride öyle bir harabe bırakırız ki yüz yıl ot bile bitmez” der. Bu yüzden yangın taburları kurulur. Atatürk 10.yıl marşında yüz yıl ot bitmeyecek bölgeyi on yılda imar edişimize vurgu yaptırır. Çünkü bölgenin yeniden imarı tam on yıl sürmüştür.

KULA–EFELER DİYARI
Defolup gittikleri her yeri yakıp yıkan yerle bir eden Yunan ordusunun, Kula’da yangın tahribatı yapamamış olduğunu öğreniyorum. Bu beldeye ait tarihi doku, taarruz rotasındaki diğer yerlere göre daha bir ayakta kalmış. Anıt şehitlikteki törenimizden sonra çadırlarımızı kurmak üzere beldenin en yüksek tepesine tırmanıyoruz. Çam kokularının kesifleşmeye başladığı yer, baş döndürücü bir güzelliğe sahip bir çam park. Çadırlarımızı kurduktan sonra yaklaşık bir saat kadar fırtınalı yağışa maruz kalıyoruz. Ama artık tur başlayalı neredeyse iki hafta olmuş ve çadırlarımızla öyle bir bütünleşmişiz ki, herkes çadırını evi gibi benimsemiş, içine girdiği an; ‘evcağzım sen bilirsin hâlcağzım’ diyor. Çamaşırlarımızı yıkayıp asmışız ve tek derdimiz ertesi güne kuruyabilmeleri ve fırtına yüzünden uçup kaybolmamaları.
Ertesi gün yine her zamanki gibi 06.00’da uyanıp çadırlarımızı topluyor, katlıyor, çuvallara yerleştiriyor ve Mesut’a teslim ediyoruz. Bu çadır kur-çadır topla durumu öyle bir rutin haline geliyor ki bir süre sonra, normaliniz oymuş gibi davranıyorsunuz.
Bu beldenin yakılamamasının iki önemli nedeni varmış dostlar. Birincisi yerli Rumların Türklerin yanında olup, Türklerle işbirliği yapması, ikincisi ise Kula Efelerinin mücadelesi ve aldıkları tedbirlermiş.
Çadırlarımızı kurduğumuz yerin karşısında Kayrak Tepe var. Osman Kutlu komutan sabah serinliğinde, eliyle o tepeyi işaret ederek anlatmıştı hikâyeyi ve Kula Efeleri’nden Yabaayak Efe ve sonradan Çil soyadını alan Halil Efe’yi ve mücadelelerini anlatmış, tüm Efeler hakkında çalışılması gerektiğini vurgulamıştı.
Efeler Yabaayak Efe liderliğinde, o tepenin yamaçlarında yolu tutup düşmanın içeri girişini engelliyor ve düşmanı etkisiz hale getiriyorlarmış. Ancak ihanet gecikmemiş ve köylüler arasından biri Yabaayak Efe’nin yerini söylemiş.
Yabaayak Efe şehit edildiğinde efeler onun naşını gizli bir yere gömmüşler. Çünkü düşman böyle halk kahramanlarının başını gövdesinden ayırıyor, bir sırığın ucuna takıyor ve onu köyde teşhir ederek ahaliye korku salarak direnişlerini kırmaya çalışıyormuş. Düşman, onun mezarını aramış taramış ve ahaliye paralar altınlar dağıtarak söyletmiş sonunda. Mezarından çıkartıp kafasını kesmiş ve köy köy dolaştırıp teşhir etmiş.
Tüm bu mezalimine rağmen, Kula beldesinin güney batısındaki Alaşehir’den gelen yangın taburu Kayrak Tepe mevkiindeki direnişten korkup, çaresizce ve acizce tekrar Alaşehir’e geri dönmek zorunda kalmış. [Kurtuluş Yolunda Adım Adım Büyük Taarruz/Osman Kutlu]

YAKILAN-YIKILAN ALAŞEHİR
5 Eylül sabahı Osman Kutlu liderliğinde Alaşehir’e çeviriyoruz rotamızı. Köyler, beldeler, mis kokulu tarlalar sabah serinliğinde yine başımı döndürüyor. Osman Kutlu ve rotayı daha önce yapmış olan pedaldaşlar da şiddetle uyarıyorlar bu arada, ‘Aman dikkat, çok keskin, çok uzun, çok virajlı, dağların arasından bir inişimiz var, frenlerinizi lastiklerinizi kontrol edin, bisikletleri sakın salmayın, kontrolü elden bırakmayın’ diyorlar. Eyvah! Keskin inişlerden çok korkarım. Ya fren boşalsa, ya ön teker gümlese… Bedenimde kaynayıp kaynamadığından emin olmadığım kırık bir kemik var sonuçta. Çıt diye aynı yerden kırılacakmış gibi saçma sapan bir hisle yola koyuldum. Grubun en arkasındayım. Bu inişe kadar o kadar çok rampa çıktık ki, günlerdir çıkıyoruz, tırmanıyoruz. Elbet bir yerde bunun inişi de olacaktı.
On yedi km’lik inişimize başladık. Aman Allahım! Bu dağların güzelliği nedir böyle? İki dakika önce bisikletimle ve bedenimle ilgili kurduğum bütün vesvese bir anda uçup gitti. Dağların heybeti, renklerin tanımlanamaz karışımı, yüzümü saran rüzgârın ılık kolları karşısında eriyorum. Bu ululuğun içinde gözyaşlarımı tutamıyorum. Nasıl olsa kimse görmüyordur ağladığımı. Kesik kesik frenliyorum çok hızlanmamak için. Ağlayınca burnu da akıyor insanın. Hem dağların fotoğrafını çekmek, hem de burnumu silmek için duruyorum. Alaşehir’in uğradığı faciaya mı ağlıyorum, bu dağların onca yaşanana şahitlik edip suskun suskun durmasına mı bilmiyorum. Ama bu dağlar çok dokundu bana. Frenlerim boşalmamıştı ama inişle ilgili kaygım, korkum gözyaşlarımla beraber boşalıp gitmişti. O doyulmaz manzaranın tadına vara vara indim ve arkadaşlarımdan birkaç dakika sonra öğle yemeği molamız için hemen inişin bitimindeki cami’ye vardım.

Büyük Taarruz rotası boyunca geçtiğimiz her beldede her köyde Bisiklet Ekibi’ni ve Osman Kutlu komutanı tanıyor, biliyorlardı. Ve bekliyorlardı bizi. Çünkü daha önce on bir kez aynı yolu yapmıştı bu ekip. Cami’ye bir kadın geldi. Geçen yıl vefat etmiş kocası için tavuklu pilav yapmıştı. Koca bir tencere vardı elinde. O gün öğle yemeğimiz o oldu. Tek zerresini ziyan etmedik, bereketi kaçmasın. Allah kabul etsin dedik ve Cami’den ayrıldık.
Alaşehir beldesinin Killik köyünde bir kahvehanedeyiz. Yarım saate varan uzun soluklu bir mola sonrası Killik köyündeki şehitliğe giriyoruz. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmayan kurban olduğum Alaşehir… Anasıyla sarmaş dolaş yakılan evlatlar, tecavüz edilip öldürülen gelinler ve daha nice psikopatça katliama maruz kalmış biçare köylümüz. Yakılan ekinlerimiz tarlalarımız, çoluk çocuk yaşlı genç önlerine çıktığı an öldürülen katledilen onca insanımız. Sivil ve asker şehidimiz. Hepiniz burada mısınız şimdi yani? Mekânlarınız cennet olsun, yeriniz incitmesin canlarım, kurban olurum yattığınız yerlere… Gözyaşlarımı tutamıyorum. Keşke biraz daha güçlü olabilseydim.

[“Düşman Kula’yı yakamayınca acısını Alaşehir’den çıkardı. Alaşehir tarihte hiçbir yerde yaşanmayan, tarihte hiçbir yerin yaşamadığı acıyı yaşadı. Sonra Salihli, sonra Turgutlu, sonra Manisa ve maalesef güzel İzmir bu acıdan payına düşeni fazlasıyla alacaktı.” (Kurtuluş Yolu’nda Adım Adım Büyük Taarruz/Osman KUTLU)]
Acılarımızdan biraz olsun sıyrılıyor ve kamp alanına tırmanıyoruz. Ağaçları bol olan bir parkta inadına ağaç dibine kuruyorum çadırımı. Yakamadıkları bir ağaç olsa gerek bu, çünkü oldukça heybetli, yaşı yüzden fazladır. Hey gidi Alaşehir, bizleri misafir ettiğin için var ol, adınla ebediyen yaşa. Bu gece sana emanetiz, koynunda, kollarında uyuyacağız…