1. Haberler
  2. Analiz
  3. Türk tarih ve üst kimliğinde ayrımcılık, ırkçılık bulamazsınız

Türk tarih ve üst kimliğinde ayrımcılık, ırkçılık bulamazsınız

featured

Mustafa Özgür Sancar yazdı…

Türk halkı yüzyıllara yayılan güçlü inanışlara sahip; bundan dolayı doğayı ve doğa olaylarını anlamlandırmak konusunda mahir. Gök Tanrı inancı temelde doğaya olan saygı ve minnet duygusunun üzerinde yükselir. Türklerin tabiat ile barışık olduğunu gösterir.

Mart’ın başlangıcı, ”Koca Karı Soğuğu” denilen soğuk günleri beraberinde getirir; fakat bu soğuk günler gerçekte yaşlanan ve güçten düşen kışın son çırpınışlarıdır. Cemre toprağa düşer ve kış, aylar sürecek derin uykusuna dalar.

CEMRE: DOĞAYI KAVRAMA YETENEĞİ

Türk-Altay kültüründe yeşeren Cemre, mitolojide İmere veya Emire olarak adlandırılan cinin yarattığı ışık ve hava olayları olarak anlatılır, tarihî gerçeklikte ise, pek çok farklı kültür ve kavimle karışarak zenginleşen Türklerin tabiattaki değişimleri kavrama gücünü kanıtlar. Mitolojide İmere, tarih biliminde Cemre olan ısı değişikliklerinin başlangıcı 19-20 Şubat olarak kabul edilir. Bu günler arasında Cemre havaya yükselir, mitolojideki cin Emire ışıklar saçarak gökyüzüne çıkar, 26-27 Şubat’ta suya iner, 5-6 Mart’ta ise toprağa düşer, böylece Emire alev topu olarak buzları eriterek toprağa kavuşmuştur. Artık havalar ısınmaya başlar, Türkler hayvanlarını canlanan doğanın cömert yeşilliklerine bırakırlar.
Cemre bize doğanın diyalektiği ve kusursuz döngüsünün Türkler tarafından ne denli büyük bir kavrama yeteneği ile anlaşıldığını gösteriyor. Bu büyük insanlık bilgisi, kendi evrensel doğasına uygun olarak, Türk yurdundan diğer tüm coğrafyalara yayılmıştır.

KARIŞARAK ZENGİNLEŞEN, KAPSAYICI BİR KAVİM: TÜRKLER

Böylece Türkler sadece fiziki karşılaşma ve etkileşimlerle değil, doğa ve doğal ihtiyaçlara verdikleri pratik yanıtlarla diğer kavimlere yaşamlarında yer almışlardır.

Böylesine büyük bir çeşitliği ve kültürel zenginliği barından bir büyük kavim ancak kapsayıcılığı ile tanımlanabilir.

Türklerin tarih ve pratiğinde dışlamak yoktur. Türk adıyla kurulan ilk Türk devleti Göktürkler, Bizans’la diplomatik ilişki kurmak için bir Soğudlu’yu elçi olarak tayin etmişler. Soğudlular bugünkü Taciklerin atası, Farsî kökenli bir kavim.

Türklerin tarihinde ne ırkçılık ne da ayrımcılık (discrimination) vardır. Diğer Türk devletleri ile Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nda, devlet yönetimi ve sosyal yaşamda bunun sayısız örneği var.

Irkçılık ve ayrımcılık bulmak istiyorlarsa bedevi Araplara bakabilirler. Siyasal İslamcıların ümmet diye hayranlıkla sarıldıkları Araplar, Türkleri ”mevali” olarak tanımlıyor. Arap düşünürler hâlen Türklere mevali diyorlar.

İslam’ın ortaya ilk çıktığı yıllarda “mevali” köle anlamına gelirdi; şimdi ise ikinci sınıf Müslüman… toplamda Arabın Türklere bakışı böyle… Ülkemizde irtica (gericilik) modernizm ve Türk düşmanlığı konusunda Araplarla böyle birleşiyor.

TÜRKLÜĞÜ ANAYASA’DAN SÜRME TEŞEBBÜSÜ

Anayasa değişikliği marifeti ile Türklük tanımının değiştirilme, ortadan kaldırılma teşebbüsünün motivasyonu, ”ayrımcılığa” son vermek olarak ayarlanıyor. Şimdilik, açıktan, ”Türk demek ırkçılık demek” diyemiyorlar, fakat bir sonraki aşamada buna da meyil edeceklerdir.
Meclis başkanı Numan Kurtuluş, Ekim 2024’te ”Devletin Milleti” olmaz diyerek ilk işaret fişeğini attı, şimdi iki eski başbakan Binali Yıldırım ve Davutoğlu, ”yeni açılım ve sınırsız başkanlık” doğrultusunda Anayasa değişikliği için Türk üst kimliğini hedef aldılar. Ümmetçi Davutoğlu, Türk demeye bile imtina ediyor.

ETNİK GRUPLARI İHYA ETMEK, ULUSU ATOMİZE ETMEKTİR

”Bir etnik kimliği tanımlamak, öne çıkarmak değil de vatandaşlığı, etnik kimliğinin kim olduğuna bakmaksızın vatandaşlığı önceleyen bir güncelleme yapılabilir. Bu bazı etnik grupların kendilerini ihmal edilmiş düşüncesinden kurtarabilir” Yıldırım, Cumhuriyet’in ortaya çıkardığı kapsayıcı üst kimliği görmezden geliyor; ayrıca Anayasa’daki Türk vatandaşlığı tanımını bir etnik kimliğe indirgeyerek ulus kavramını yok sayıyor. Birlikten bahsederken, ayrışmayı vurguluyor; farklı etnik kökenlerin ön plana çıktığı bir atomize edilmiş bir toplum yapısını tarif ediyor.

Yaptıkları, tarih, devlet teorisi ve insanlığın gelişim aşamalarının zıttı bir biçimde, zorlama bir yöntemi yürürlüğe sokma çabası… Amaç son derece açık: planladıkları Anayasa değişikliği için, 400 milletvekili ile doğrudan, 360 milletvekili ile referandum yoluyla, etnik bölücüleri yanlarına çekmeye çalışıyorlar.
Meclis matematiği etnik bölücü Dem desteğini gerektiriyor. Sol ile, emek ve işçi hakları ve hiçbir toplumcu ihtiyaçla, göstermelik de olsa, ilgisi bulunmayan bu bölücü parti nihai amacına giden yolda her kayığa binmeye razı olduğu gibi şimdi AKP kayığına biniyor.

MODERN ULUS DEVLET HER YURTTAŞA AYNI HAK VE YÜKÜMLÜLÜKLERİ VERİYOR

Anayasa’nın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif edilemeyecek, dört madde ile güvence altına alınan ilk 3 maddesini değiştirmek yönünde atılan her adım, devlet ve ülke bütünlüğüne karşı atılan adımdır.
Anayasa’nın 3. maddesindeki Milletin Bölünmez Bütünlüğü kuralı milleti oluşturan insanların din, dil, etnik köken vb. bakımlardan ayrım yapılmaksızın aynı egemenliğe tâbi olduğu anlamına gelir. Buna göre milleti oluşturan insanlar, yani bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları aynı haklara sahiptir ve aynı yükümlülüklere tâbidirler.

Aynı hak ve yükümlüklere sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türk milleti denir. Son derece sarih olan bu tanımlamanın yaşam içerisinde nasıl gerçekleştiği milyonlarca örnekle anlattık, artık daha fazla örnek vermeye gerek yok; çünkü kimse Kürt etnik kökenine sahip olduğu için Türkiye Cumhuriyeti’nden dışlanmıyor, mühendis, doktor, öğretmen, polis, asker, devlet bakanı, cumhurbaşkanı olmaktan alıkonmuyor.

Anayasadan Türklüğü çıkarmak Yugoslavya sonrası onlarca parçaya ayrılan Balkanlara dönüştürmektir. Türk üst kimliği devlet ve ülke bütünlüğünün garantisidir.

Ulusal kimlik ve ulusal devlet gibi bütünleştirici bir gerçeğin dışına kaçıp etnik kökenleri ön plana çıkaran Balkanlaştırıcı yollara girerken, Binali Yıldırım’a açıklama yaptırıyor olmaları, Yıldırım’ın ılımlı görüntüsünden yararlanarak, asgari hasarla kamuoyundaki tepkiyi ölçme kaygısında kaynaklanıyor.

ANAYASA’NIN 3. MADDESİ, İKİZ YASALAR, AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI

Ancak dikkatten kaçırılan çok önemli bir şey daha var. Yıldırım ”yerel yönetimler güçlendirilmeli, merkezi yönetimin yetkileri kısılmalı” diyor. İlk planda belediyelerin iş yapma pratiğini arttıracak, pragmatik (faydacı) bir öneri gibi gözükse de Anayasadan Türklüğün sürülmesi planı ile kol kola gidecek, ulusal devleti yıkan bir projeye kapı aralayabilir.

1961 Anayasası’nda yerini bulan ”yerinden yönetim ilkesi mevcut Anayasa’da bulunuyor. Ayrıca yerel yönetimlerin yetkileri 1980’li yıllarda ve daha sonra özellikle AB’ye tam üyelik sürecinde kabul edilen yasalarla 2005 yılında önemli ölçüde arttırılmıştır.

2000’lerin başından beri tartışılıyor, Türkiye’nin, BM İkiz Sözleşmeleri ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda imzasının bulunması, bugünkü DEM’in öncülü olan tüm diğer partiler için yerel yönetimler üzerinden otonomi sağlamak, ileri aşamada Irak’ta kurulan ve Suriye’de kurulmak üzere olan kukla Kürt devletine eklemlenmek için basamak olarak görmüşlerdi.

Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri, 16 Aralık 1966 tarihinde kabul edildi. Türkiye bu sözleşmeleri ulusal çıkarlarına aykırı bulduğu için tam 37 yıl boyunca imzalamadı.

2003 yılında, tam da ABD’nin Irak’ı işgal edip sınırlarımıza dayandığı koşullarda bu sözleşmeler Meclis’ten geçirildi (4 Haziran 2003).

İKİZ SÖZLEŞMELER, SİLAHSIZ BOP PLANI

İkiz Sözleşmelere benzer bir durum, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile ilgili olarak da yaşandı.
Özerklik Şartı, 15 Ekim 1985 tarihinde imzaya açıldı. Türkiye, bu şartı, önemsiz bazı çekincelerle 1988 tarihinde imzaladı. 8 Mayıs 1991’de 3723 sayılı yasa ile TBMM’de onayladı.

Türkiye’nin üniter ulusal devlet yapısını tasfiye etmeyi amaçlayan bu türden antlaşmaların yanına devletin merkezi özelliğini, yerel yönetimler lehine daha fazla daraltan bir başka değişiklik getirmek, ABD ve İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye’yi etnik kamplara ayırma projesini silahsız, yasal yoldan gerçekleştirmek anlamına gelir.

ULUSAL DEVLET TÜRKİYE’NİN GARANTİSİDİR

Anayasa’nın 3. maddesindeki ”ülkenin bölünmez bütünlüğü” kuralı, ülke topraklarının hiçbir şekilde parçalanamayacağını ve devredilemeyeceğini ifade eder. Buna göre, ülkenin bir parçası yabancı bir devlete verilemez. Devlet, ülkeyi oluşturan toprakları terk etme veya başkalarına devretme yetkisine sahip değildir. Ülkeyi oluşturan toprakların (bölgelerin, illerin) devletten ayrılma hakkı yoktur. Ülke toprakları parçalanarak üzerinde birden fazla devlet kurulamaz. Ülkenin bütünüyle bir başka devletin ülkesi hâline getirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle devlet, ülkenin bütünlüğünün ya da bir parçasının işgalini kabul edemez ve başka bir devlete katılma kararı da veremez.

Aksini yapanlar Anayasal suç işlemiş olur, hukuk nezdinde, halk vicdanında vatana ihanet etmiş olur.

Cumhuriyeti korumak ve Türkiye’nin bölünmesini engellemek, ancak ve ancak, Türk üst kimliği ile ulusal devleti savunmakla mümkün olur.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!