Sefa Yürükel yazdı…
20. ve 21. yüzyılın en karmaşık ve tartışmalı siyasi çatışmalarından biri olan İsrail-Filistin meselesi, sadece bölgesel bir sorun olmaktan öte, küresel siyasi dinamiklerin de belirleyicisi hâline gelmiştir. Filistin topraklarında yaşayan Arap halkının tarihsel süreç içinde karşılaştığı zorunlu göç, etnik temizlik, kitlesel öldürme, kültürel ve fiziksel yok etme gibi eylemler, uluslararası hukukta “soykırım” olarak tanımlanabilecek uygulamaları gündeme getirmiştir.
Filistin topraklarında yaşanan bu trajediyi anlamak için yalnızca güncel gelişmelere bakmak yetersiz kalacaktır. Olayların kökeni, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yükselen Siyonist hareketle başlamış; Osmanlı’nın son döneminden itibaren bölgeye yönelen Yahudi göçleri, İngiltere’nin manda yönetimi altındaki politikaları ve nihayetinde 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ile yeni bir döneme evrilmiştir. Bu süreç, Filistinlilerin soykırımcı tehcir (Etnik Temizlik’de dahil – Nakba), yerleşimlerin genişletilmesi, askeri işgaller ve tekrarlayan savaşlarla 2025 yılına kadar şekillenmiştir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ve Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) gibi organlar, 21. yüzyılda özellikle Gazze’de yaşanan İsrail saldırıları konusunda soruşturmalar açmış, ancak henüz kalıcı ve bağlayıcı sonuçlar elde edilememiştir. 2024 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından İsrail’e karşı ICJ’de açılan soykırım davası ise, bu konuda uluslararası hukuk düzeyinde en ciddi adımlardan biri olarak değerlendirilmiştir (ICJ, 2024).
I. OSMANLI DÖNEMİ VE SİYONİZMİN DOĞUŞU (1900–1917)
19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yaygınlaşan antisemitizme karşı bir tepki olarak doğan Siyonizm hareketi, Theodor Herzl’in öncülüğünde siyasal bir nitelik kazanmış ve Yahudi halkının ulusal bir yurt edinmesi fikrini savunmuştur (Herzl, 1896). 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde toplanan I. Siyonist Kongresi’nde, Filistin toprakları “Yahudi ulusal yurdu” için ideal yer olarak belirlenmiştir. Bu süreç, bölgedeki yerel nüfusun (büyük çoğunluğu Müslüman Araplardan oluşan) siyasi iradesi göz ardı edilerek gelişmiştir.
Filistin, bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıydı ve Osmanlı idaresi, ilk etapta Siyonist yerleşimlere karşı mesafeli bir tutum takınmıştır (Karpat, 1985). Ancak 1900’lü yılların başlarında artan Yahudi göçleri ve toprak satın alımları, bölgedeki demografik dengeyi etkilemeye başlamış, Arap nüfusta kaygı ve direniş duyguları oluşmuştur. Siyonist göçler sadece bireysel yerleşim amaçlı değil, kolonyal nitelikte ve örgütlü biçimde yürütülmüştür (Pappé, 2006).
Siyonist hareketin Filistin’e yönelmesi, bölgedeki tarihsel, dinsel ve kültürel bağları görmezden gelen bir “yerleşimci-sömürgeci” paradigmayı da beraberinde getirmiştir. Edward Said’in ifadesiyle, bu süreç “mevcut olanı yok sayarak onun üzerine inşa etmeye çalışan bir kolonyal hafıza silme” girişimidir (Said, 1979). Osmanlı arşivlerinde bu döneme dair toprak satışlarına karşı alınan tedbirler görülse de, ekonomik sıkıntılar ve merkezi otoritenin zayıflığı, bu göçlerin önünü açmıştır.
1914’te başlayan I. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve askeri gücünün kırılması, Filistin toprakları üzerindeki denetimin gevşemesine yol açmış, bu durum Siyonist hareketin planlarını hızlandırmıştır. Bu dönem, ileride yaşanacak etnik temizlik süreçlerinin sosyo-politik ve ideolojik zeminini oluşturmuştur.
II. İNGİLİZ MANDASI DÖNEMİ (1917–1948): KOLONYAL MÜDAHALE, DEMOGRAFİK MÜHENDİSLİK VE ETNİK TEMİZLİĞİN ALTYAPISI
1917 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un kaleme aldığı ve “Balfour Deklarasyonu” olarak bilinen belge, Filistin topraklarında bir “Yahudi ulusal yurdu” kurulmasına destek verileceğini ilan etmiştir. Bu deklarasyon, bölge halkının siyasi iradesi yok sayılarak hazırlanmış; Filistin’in yerli Arap nüfusuna dair herhangi bir meşru hak tanınmamıştır (Khalidi, 2020). Bu politika, kolonyal sömürge pratiklerinin bir uzantısı olarak değerlendirilmiştir. Edward Said’in deyimiyle, “Yerli halkın görünmez kılındığı oryantalist bir zihniyetin yansımasıdır” (Said, 1979).
1. Demografik ve Toprak Mühendisliği
1922’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i İngiltere mandasına bırakmış ve bu durum, İngiltere’nin Siyonist göçleri himaye eden bir yönetim kurmasına olanak tanımıştır. 1920’lerden itibaren, Avrupa’dan gelen Yahudi göçmen sayısında dramatik bir artış yaşanmıştır: 1922’de %11 olan Yahudi nüfus oranı, 1947’ye gelindiğinde %31’e yükselmiştir (Morris, 2004). Bu artış, sadece nüfus değişimi değil; aynı zamanda toprak üzerindeki mülkiyet yapısını da radikal biçimde dönüştürmüştür. 1948’e kadar Yahudiler, Filistin topraklarının yaklaşık %7’sini kontrol etmelerine rağmen, bu süreçte alınan topraklar stratejik bölgelerde yoğunlaşmış ve Arap köyleri sistematik olarak çevrelenmiştir (Pappé, 2006).
Bu dönemdeki toprak alımları, Siyonist ajanslar tarafından organize edilmiş ve genellikle Osmanlı sonrası mülkiyet rejimindeki belirsizliklerden faydalanılarak yürütülmüştür. Arap köylüler, hem ekonomik baskılarla hem de idari yollarla topraklarını terk etmek zorunda bırakılmıştır. Bu durum, daha sonra yaşanacak olan zorla yerinden etme politikalarının ön hazırlığı olarak yorumlanmaktadır (Weizman, 2007).
2. Filistinli Direnişi ve İngiliz Baskısı
İngiliz Mandası altındaki Filistin, sadece demografik mühendisliğe değil, aynı zamanda yerli halkın siyasal ve toplumsal olarak bastırıldığı bir döneme sahne olmuştur. 1936–1939 yılları arasında yaşanan Arap Ayaklanması, bu baskılara karşı gelişmiş ve İngiliz yönetimi tarafından şiddetle bastırılmıştır. İngiliz ordusu, bu isyan sırasında binlerce Filistinliyi tutuklamış, yüzlerce kişiyi yargısız infaz etmiş ve çok sayıda köyü yıkmıştır (Finkelstein, 2003). Ayaklanmanın bastırılması sırasında İngiltere’nin kullandığı yöntemler, “kolonyal karşı-gerilla stratejileri” bağlamında soykırıma giden yolun psiko-politik altyapısını oluşturmuştur.
3. Soykırımsal İdeolojinin Oluşumu
Bu dönemdeki Siyonist ideolojik söylemde, Filistin’in “boş bir toprak” olduğu (terra nullius) yönündeki argümanlar, yerli nüfusun meşruiyetini tamamen reddetmiş ve onları “engel” olarak konumlandırmıştır. Bu tür söylemler, Raphael Lemkin’in tanımına yakın şekilde, kültürel ve fiziksel varlığın sistematik olarak ortadan kaldırılmasını içeren soykırım süreçlerinin ideolojik alt yapısını oluşturmaktadır (Lemkin, 1944; UNGC, 1948).
1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen 181 sayılı Paylaşım Planı, Filistin’in Araplar ve Yahudiler arasında bölünmesini öngörmüş, Yahudilere nüfuslarına oranla çok daha büyük bir toprak parçası tahsis etmiştir. Bu karar, Arap dünyasında büyük bir öfkeye neden olmuş, iç savaş ve ardından gelen 1948 Savaşı’nın zeminini hazırlamıştır.
III. İSRAİL DEVLETİ’NİN KURULUŞU VE NAKBA (1948): ETNİK TEMİZLİĞİN KURUMSALLAŞMASI
14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti’nin ilanı, sadece bir ulus-devletin kuruluşu değil, aynı zamanda Filistin halkı için bir felaketin (Nakba) başlangıcı olmuştur. Bu tarih, aynı zamanda kitlesel yerinden edilmelerin, sivillere yönelik saldırıların, köylerin sistematik biçimde yok edilmesinin ve kültürel altyapının silinmesinin kurumsallaştığı bir dönüm noktasıdır. Nakba, klasik anlamıyla bir zorla göç değil; “planlı, organize ve silahlı etnik temizlik” ve (soykırımcı tehcir)sürecidir (Pappé, 2006).
1. Plan Dalet ve Sistematik Etnik Temizlik
1947–1949 arasında gerçekleşen olaylar, bağımsız İsrail devleti kurma amacıyla yürütülen kapsamlı bir askeri ve siyasi stratejinin sonucudur. Siyonist liderlerin benimsediği “Plan Dalet” (Plan D), Filistin’in Yahudi kontrolünde bir devlet olarak şekillendirilmesi için Arap nüfusun ya öldürülmesini ya da bölgeden sürülmesini öngörmekteydi (Morris, 2004; Khalidi, 2020). Bu plan çerçevesinde, yüzlerce köy sistematik şekilde boşaltılmış, bazıları haritadan tamamen silinmiştir.
Plan Dalet’in temel hedeflerinden biri, Arap nüfusun topyekûn bir şekilde sınır dışı edilmesi, yerleşimlerin yok edilmesi ve bu alanlara Yahudi yerleşimcilerin yerleştirilmesidir. Ilan Pappé’ye göre, bu uygulamalar açık biçimde “etnik temizlik suçu” kapsamında değerlendirilebilir: “Nakba, rastlantısal değil, önceden planlanmış, kasıtlı ve yöntemli bir etnik arındırma operasyonudur” (Pappé, 2006, s. xiii).
2. Sivil Katliamlar: Deir Yasin ve Diğer Köyler
Nakba sırasında gerçekleşen en çarpıcı olaylardan biri, 9 Nisan 1948’de Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyünde yapılan katliamdır. Irgun ve Stern çetelerine bağlı Siyonist militanlar tarafından gerçekleştirilen bu saldırıda, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu en az 100 sivil katledilmiştir (Finkelstein, 2003). Bu katliam, sadece bir şiddet olayı değil; diğer köylerin sakinlerine gözdağı vererek, kitlesel kaçışları teşvik eden psikolojik savaş taktiğiydi.
Deir Yasin, sistematik bir korku yayma politikası olarak analiz edilmeli ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Statüsü’ne göre hem savaş suçu hem de soykırım suçu çerçevesinde incelenmelidir (ICJ, 2024).
3. Yerinden Edilme ve Mülksüzleştirme
1948 yılı itibariyle yaklaşık 750.000 Filistinli evlerinden zorla çıkarılmış, komşu Arap ülkelerine ya da işgal altındaki bölgelerdeki kamplara sürülmüştür (Morris, 2004). Bu süreçte terk edilen köy sayısı 500’ü aşmıştır. Filistinlilere ait yüzbinlerce dönüm arazi, İsrail devletince “terk edilmiş mülk” yasası kapsamında kamulaştırılmış ve Yahudi göçmenlere tahsis edilmiştir (Khalidi, 2020). Bu yasa, fiilen mülksüzleştirme yoluyla soykırımsal bir ekonomik temizlik anlamına gelmiştir.
1948 sonrası İsrail hükümeti, bu göçün gönüllü olduğu yönünde propaganda yapmış olsa da, tarihsel belgeler ve tanıklıklar, göçün silah zoruyla, katliam tehdidiyle ve doğrudan şiddetle gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır (Pappé, 2006; Weizman, 2007).
4. Kültürel Soykırım ve Hafızanın Silinmesi
Nakba yalnızca fiziksel bir yerinden etme süreci değil; aynı zamanda kültürel bir soykırım pratiğidir. 1948 sonrası İsrail, yok edilen köylerin yerlerine Yahudi yerleşimleri kurmuş, Arapça köy isimlerini İbranice adlarla değiştirmiştir. Edward Said’in “hafızanın sömürgeleştirilmesi” olarak tanımladığı bu süreçte, Filistinlilere ait tarihî, mimari ve kültürel izler silinmiş, yerli halk coğrafi olarak olduğu kadar simgesel olarak da görünmez kılınmıştır (Said, 1979).
IV. 1967 SAVAŞI VE İŞGALİN DERİNLEŞMESİ: KALICI KONTROL, ETNİK AYRIMCILIK VE HUKUKİ İHLALLER
1967 yılında yaşanan Altı Gün Savaşı, İsrail-Filistin meselesinde yalnızca yeni bir askeri kırılma değil, aynı zamanda uluslararası hukuk açısından derin tartışmaları beraberinde getiren bir dönüm noktasıdır. Bu savaş sonucunda İsrail, Filistin topraklarının büyük bir bölümünü işgal etmiş ve bu işgali kalıcılaştırmaya yönelik sistematik bir yerleşim politikası başlatmıştır. Bu süreçte, zorla yerinden etmeler, kolektif cezalandırmalar ve kaynaklara el koyma gibi uygulamalar uluslararası hukuk literatüründe “kalıcı işgal,” “etnik temizlik” ve potansiyel “soykırım” eylemleri olarak değerlendirilmiştir (B’Tselem, 2022; Weizman, 2007).
1. Altı Gün Savaşı Sonucu Genişleyen İşgal
İsrail, 5–10 Haziran 1967 tarihleri arasında gerçekleşen savaş sonunda Batı Şeria, Gazze Şeridi, Doğu Kudüs, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni işgal etmiştir. Sina daha sonra Mısır’a iade edilse de, diğer bölgelerdeki işgal bugüne kadar sürmektedir. Savaşın ardından yüz binlerce Filistinli, bir kez daha yerinden edilmiş ve çoğu bir daha geri dönememiştir (Morris, 2004). Özellikle Doğu Kudüs’teki Arap nüfusun sistematik biçimde azaltılması, kentte bir Yahudi çoğunluk yaratma çabasının parçası olarak değerlendirilmiştir (Weizman, 2007).
2. Kudüs’ün İlhakı ve Demografik Müdahale
İsrail, Doğu Kudüs’ü tek taraflı olarak “başkent” ilan etmiş, uluslararası toplumun büyük çoğunluğu tarafından tanınmayan bu karar, işgalin meşrulaştırılmasına yönelik bir adım olmuştur. Bu süreçte, binlerce Filistinlinin Kudüs kimliği iptal edilmiş; sosyal hizmetlerden ve ikamet haklarından mahrum bırakılmışlardır. Kudüs’te uygulanan bu politikalar, etnik temizlik kapsamına girecek şekilde sistematik, ayrımcı ve ayrıştırıcıdır (B’Tselem, 2022).
3. Yerleşim Politikaları ve Apartheid Rejimi
1967 sonrası en dikkat çekici uygulamalardan biri, İsrail’in işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim birimleri inşa etmeye başlamasıdır. Bu yerleşimler, uluslararası hukuka göre yasadışıdır (IV. Cenevre Sözleşmesi, Madde 49/6). İsrail, 2020’ye gelindiğinde Batı Şeria’da 600.000’den fazla Yahudi yerleşimciyi bu bölgelere yerleştirmiştir. Bu süreç, hem demografik mühendislik hem de etnik ayrımcılık araçlarıyla yürütülmüş; Filistinlilerin hareket serbestisi, mülkiyet hakları ve yaşam alanları daraltılmıştır (B’Tselem, 2022).
Yerleşim alanları ve Filistinli köyler arasındaki “ayrım duvarları,” kontrol noktaları, yalnızca Yahudilere tahsis edilen yollar gibi uygulamalar, apartheid sisteminin mimarisini oluşturmuştur (Weizman, 2007). Bu uygulamalar, yalnızca ayrımcılık değil, aynı zamanda sivil nüfusa karşı sürdürülen sistematik baskı anlamında, Roma Statüsü kapsamında insanlığa karşı suç olarak da değerlendirilebilir (ICJ, 2024).
4. Kaynaklara Erişimin Engellenmesi ve Kolektif Cezalandırma
İsrail işgali altında Filistinliler, su kaynaklarına erişim, tarım alanlarının kullanımı, hareket özgürlüğü gibi temel insani haklardan mahrum bırakılmıştır. Batı Şeria’daki su kaynaklarının %80’inden fazlası İsrail tarafından kontrol edilmekte; Filistinli köyler haftalarca suya erişememektedir. Bu durum, sadece ekonomik değil, aynı zamanda biyopolitik bir kontrol biçimi olarak da yorumlanmaktadır (Weizman, 2007).
Ayrıca, İsrail askeri kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen cezalandırıcı ev yıkımları, kitlesel tutuklamalar ve seyahat yasakları gibi uygulamalar, tüm bir topluluğu hedef alan kolektif cezalandırma pratikleridir. Bu tür uygulamalar, uluslararası insancıl hukuk açısından açık ihlal teşkil etmekte ve uzun vadeli psikososyal travmalara neden olmaktadır (UN OCHA, 2023).
V. FİLİSTİN DİRENİŞİ VE İSRAİL POLİTİKALARI (1980–2000): ŞİDDET, BARIŞ UMUTLARI VE BAŞARISIZLIK
1980’ler ve 1990’lar, Filistin halkının, İsrail’in işgaline karşı daha organize ve kitlesel bir direniş hareketi başlatmasına tanıklık etmiştir. Bu dönem, aynı zamanda uluslararası barış girişimlerinin yoğunlaştığı bir süreçtir. Ancak bu girişimler, çoğu zaman fiilen çözümsüz kalmış ve İsrail’in uyguladığı baskıcı politikalarla devam eden bir şiddet döngüsüne yol açmıştır.
1. Birinci İntifada (1987–1993): Filistin Halkının Kitlesel Direnişi
1987’de patlak veren Birinci İntifada, İsrail’in işgaline karşı Filistinli halkın kitlesel bir direnişe geçmesiyle başlamıştır. Bu direniş, yalnızca silahlı çatışmalarla değil, aynı zamanda sivil itaatsizlik ve sivil direniş biçimleriyle de karakterizedir. Filistinliler, işgal altındaki topraklarda günlük yaşamlarını zorlaştıran askeri baskılarla mücadele etmek için taş atma, boykotlar ve grevler gibi yöntemlere başvurmuşlardır.
Birinci İntifada, Filistin halkının sadece askeri değil, aynı zamanda toplumsal bir direniş sergilediğini ve işgale karşı geniş bir halk hareketi oluşturduğunu göstermektedir. İsrail, bu direnişi bastırmak için ağır orantısız güç kullanmış; bu süreçte yüzlerce Filistinli sivil hayatını kaybetmiş, binlercesi ise yaralanmıştır (Finkelstein, 2003). Bu direniş, İsrail’in halkın iradesine karşı uyguladığı baskıların, sistematik şiddet ve işkenceye dönüşmesinin örneklerinden biridir.
2. Oslo Süreci ve Barış Umutları (1993–2000)
Birinci İntifada sonrasında uluslararası toplum, Filistin-İsrail çatışmasını çözmeye yönelik çeşitli barış girişimlerini devreye sokmuştur. 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşmaları, Filistin Ulusal Otoritesi’nin kurulmasını ve Filistin halkının kendi kendini yönetme hakkını elde etmesini sağlamak amacıyla yapılan ilk ciddi müzakerelerdir. Anlaşma, kısa vadede taraflar arasında bir barış umudu doğursa da, uygulamada derin sorunlar ortaya çıkmıştır.
Oslo Anlaşmaları, özellikle Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bazı Filistin yönetimleri oluşturulmasına olanak tanımış, ancak İsrail’in işgal altındaki topraklarda yerleşim politikalarını sürdürmesi ve yeni yerleşim birimlerinin inşa edilmesi devam etmiştir (Morris, 2004). Oslo süreci, Filistinlilere özerklik sağlamakla birlikte, Filistin’in bağımsız bir devlet olarak tanınmasını engelleyen önemli engellerle karşılaşmıştır. Aynı zamanda, Filistinli liderlik arasındaki iç bölünmeler, süreçlerin verimsizliğine yol açmış, sonuçta İsrail ile Filistin arasındaki güven bunalımı artmıştır.
1990’ların sonunda, İsrail’in Batı Şeria’da yaptığı geniş çaplı yerleşim inşaatları ve güvenlik duvarı inşası gibi uygulamalar, Oslo Anlaşmalarının ruhuna tamamen aykırı bir şekilde Filistinlilerin yaşam alanlarını daraltmaya devam etmiştir (Pappé, 2006).
3. İkinci İntifada ve Yeni Şiddet Dönemi (2000)
Oslo Süreci’nin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, 2000 yılında patlak veren İkinci İntifada (veya El-Aksa İntifadası), şiddetli çatışmaların yeniden patlak vermesine neden olmuştur. Bu intifada, aynı zamanda Filistinlilerle İsrail arasındaki güven bunalımının derinleştiği, uluslararası toplumun ise bu şiddet döngüsüne karşı etkisiz kaldığı bir döneme işaret etmektedir. Filistinli gruplar, özellikle Hamas ve El Fetih, bu dönemdeki direnişin öncüsü olmuş ve İsrail’e karşı intihar saldırıları, roket atışları ve diğer saldırı yöntemleri ile karşılık vermiştir.
İsrail ise, bu şiddet olaylarına karşı daha sert bir askeri müdahale ile karşılık vermiş, bu dönemdeki çatışmalarda binlerce Filistinli hayatını kaybetmiştir. 2002 yılında İsrail, Batı Şeria’da “Ağır Direniş Operasyonu” başlatarak, Filistinli liderlerin ve militanların hedef alınmasına yönelik büyük bir askeri operasyon başlatmıştır. Bu operasyon, Filistinli sivillere yönelik daha fazla kayba, mülk kaybına ve ev yıkımına yol açmıştır (B’Tselem, 2022).
4. Sosyal ve Ekonomik Yıkım: Filistinlilerin Yaşam Koşulları
İntifada ve İsrail’in karşı operasyonları, Filistinlilerin yaşam koşullarını daha da zorlaştırmıştır. Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin hareket özgürlüğü kısıtlanmış, sürekli denetimler, askeri operasyonlar ve yerleşim politikaları bölgedeki ekonomik yapıyı tahrip etmiştir. Filistinlilerin yaşam alanları, altyapı, eğitim, sağlık hizmetleri ve ekonomik imkanlar açısından büyük bir darbe almıştır. 2000’li yılların başına gelindiğinde, bölgedeki nüfusun büyük çoğunluğu, temel insani ihtiyaçlardan mahrum kalmaya başlamıştır (Weizman, 2007; UN OCHA, 2023).
VI. 21. YÜZYILDA FİLİSTİN: SÜREKLİ ABLUKA, SALDIRILAR VE ULUSLARARASI TEPKİSİZLİK (2000–2025)
2000’li yılların başından itibaren Filistin topraklarında yaşanan insani kriz, şiddet ve siyasi belirsizlik, uluslararası toplumun yoğunlaşan ilgisine rağmen çözüm bulamayan bir durum halini almıştır. Gazze Şeridi’ndeki abluka, İsrail’in askeri operasyonları ve yerleşim politikaları, Filistin halkının yaşamını daha da zorlaştırmış; bir yanda insani yardım çabaları, diğer yanda uluslararası toplumun tepkisizlik ve yetersiz müdahaleleri durumu daha karmaşık hale getirmiştir.
1. Gazze Ablukasının Derinleşmesi (2007–2025)
2007 yılından itibaren, Gazze Şeridi’nde Hamas’ın iktidara gelmesinin ardından İsrail, bölgeyi kara, hava ve denizden abluka altına almıştır. Bu abluka, Gazze halkının temel ihtiyaçlarını karşılamasını engellemiş, bölgedeki insani koşullar dramatik bir şekilde kötüleşmiştir. Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi kuruluşlar, Gazze’deki ablukanın savaş suçu niteliğinde olduğunu belirtmiş ve İsrail’in bu politikasını uluslararası hukuka aykırı olarak değerlendirmiştir (UN OCHA, 2023).
Abluka, sadece gıda ve ilaç gibi temel insani yardımların bölgeye ulaşmasını engellemekle kalmamış, aynı zamanda Gazze’nin ekonomik altyapısını yok etmiş, işsizlik oranlarını yüksek seviyelere taşımıştır. Gazze Şeridi’nde yaşayan yaklaşık 2 milyon Filistinli, elektrik, su, temiz hava ve temel yaşam koşullarında ciddi zorluklar yaşamaktadır. Bu durum, bölgedeki yaşam kalitesini çok daha düşük seviyelere çekmiş, Filistinli halkı sürekli bir insanlık kriziyle karşı karşıya bırakmıştır (Pappé, 2006).
2. İsrail’in Gazze’ye Yönelik Askeri Operasyonları
Abluka ve sürekli askeri baskılar, İsrail’in Gazze’ye yönelik geniş çaplı askeri operasyonlarını hızlandırmıştır. 2008 yılında başlayan, 2012, 2014, 2021, 2023 ve 2024’te devam eden büyük ölçekli saldırılar, binlerce sivilin ölümüne, binlerce evin ve altyapının tahrip olmasına neden olmuştur. 2014 yılında yapılan “Koruyucu Hat” operasyonunda, 2.200’den fazla Filistinli hayatını kaybetmiş, çoğu sivil ve çocuklardan oluşan bu kayıplar uluslararası toplumda büyük tepki yaratmıştır (Finkelstein, 2003). Bu saldırılarda, okullar, hastaneler, camiler ve sivil yerleşim alanları hedef alınarak büyük bir yıkım oluşturulmuştur.
Sonraki yıllarda, özellikle 2021 ve 2024’teki askeri operasyonlar, Gazze’deki insani durumu daha da kötüleştirmiş, bölgede yaşayan sivillerin yaşam koşullarını daha da dayanılmaz hale getirmiştir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Birleşmiş Milletler, bu tür operasyonların “savaş suçu” teşkil ettiğini vurgulamış, fakat somut cezai yaptırımlar uygulanmamıştır (B’Tselem, 2022).
3. Savaşın Sosyal ve Ekonomik Sonuçları
İsrail’in uyguladığı politikaların ekonomik ve sosyal sonuçları oldukça ağır olmuştur. Filistin halkının büyük çoğunluğu işsizlik, eğitim, sağlık hizmetleri ve temel altyapı eksiklikleri gibi temel insani sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum, toplumun tüm yapısını derinden etkilemiş, özellikle Gazze Şeridi’ndeki genç nüfus arasında umutsuzluk ve dışarıya göç eğilimlerini artırmıştır.
Bununla birlikte, yerinden edilme ve mülksüzleştirme gibi soykırım suçlarına zemin hazırlayan uygulamalar, Filistinlilerin kültürel ve tarihi miraslarını da yok etmeye devam etmektedir. Filistinlilerin yaşadıkları topraklar, hem coğrafi hem de kültürel olarak sistematik bir şekilde yok edilmiştir (Pappé, 2006).
4. Uluslararası Tepkisizlik ve Çift Standartlar
Uluslararası toplum, İsrail’in bu operasyonlarına karşı genellikle sadece kınama ifadeleriyle tepki vermiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) çoğu zaman etkisiz kalmış, özellikle ABD’nin İsrail’e verdiği askeri ve diplomatik destek nedeniyle, kınama kararları sıklıkla veto edilmiştir. İsrail’in işlediği suçlara karşı uygulanan yaptırımlar ise sınırlı kalmış, uluslararası toplum çoğunlukla somut adımlar atmaktan kaçınmıştır (Said, 1979).
Özellikle 2023–2025 yıllarındaki askeri operasyonlar, Filistin halkının daha da marjinalleşmesine ve her geçen gün daha fazla acı çekmesine yol açmıştır. Gazze’deki abluka ve İsrail’in güvenlik politikaları, uluslararası insan hakları standartlarıyla çelişen ciddi ihlalleri ortaya koymuştur. Ancak, bu dönemde uluslararası toplumun gösterdiği tepkisizlik ve yetersiz müdahaleler, bu suçların cezasız kalmasına neden olmuştur.
VII. SOYKIRIM MI? ULUSLARARASI HUKUK BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRME
İsrail’in Filistin’e yönelik politikaları, pek çok uluslararası gözlemci ve akademisyen tarafından soykırım ve etnik temizlik olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, İsrail’in Filistinlilere yönelik uygulamalarının uluslararası hukuk ve insan hakları perspektifinden değerlendirilmesi, ciddi tartışmalara yol açmıştır. Soykırım, Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde (1948) tanımlandığı üzere, bir etnik, ırki, dini ya da ulusal grubu yok etmeyi amaçlayan eylemleri kapsamaktadır. Filistinlilere yönelik uygulamaların, bu tanımla ne ölçüde örtüştüğü sorusu, uluslararası hukuk çerçevesinde büyük bir önem taşımaktadır.
1. Soykırımın Tanımı ve Hukuki Çerçevesi
Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, soykırımı şu şekilde tanımlar:
• Bir grup üyelerinin öldürülmesi,
• Bir grup üyelerinin ciddi şekilde bedensel veya ruhsal zarar görmesi,
• Bir grubun yaşam koşullarının, grubun varlığını tehdit edecek şekilde kasten yok edilmesi,
• Bir grubun çocuklarının zorla alıkonulması ve kültürel miraslarının yok edilmesi gibi uygulamaları kapsamaktadır (UN Genocide Convention, 1948).
İsrail’in Filistin’e yönelik çeşitli politikaları, bu tanımın birçok unsurunu karşılayacak niteliktedir. Filistinlilerin yerinden edilmesi, sivil katliamlar, sağlık ve eğitim gibi temel insan haklarının engellenmesi ve kültürel miraslarının yok edilmesi, Filistinlilere yönelik soykırımsal uygulamalar olarak değerlendirilebilir.
2. İsrail’in Filistinlilere Yönelik Soykırım İddiaları
İsrail’in, özellikle Gazze’deki sivil yerleşim alanlarına yönelik saldırıları, Batı Şeria’daki yerleşim politikaları ve yerinden edilme uygulamaları, pek çok insan hakları savunucusu ve akademisyen tarafından soykırım olarak tanımlanmıştır. 2024 yılında, Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda, Gazze’deki soykırım suçlamasıyla dava açmıştır. Bu dava, İsrail’in uygulamalarının uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve Filistinlilere yönelik bir soykırım eylemi oluşturduğunu öne sürmektedir (ICJ, 2024).
İsrail’in bu suçları işlemesi, hem yerleşim politikaları hem de askeri operasyonlar aracılığıyla, Filistinlilerin yaşama hakkını sistematik bir şekilde tehdit etmektedir. Birçok bölgedeki Filistinli köylerin yok edilmesi, Filistinli sivil halkın öldürülmesi, zorla göç ettirilmesi ve kültürel miraslarının tahrip edilmesi, bu eylemlerin soykırım kapsamına girebileceğini düşündürmektedir.
A. Yerinden Edilme ve Sürgün
Filistinli halkın evlerinden, topraklarından zorla çıkarılması, İsrail’in en yaygın uygulamalarından biridir. Bu, Filistinlilerin soykırımsal yok oluşunu hızlandıran bir stratejidir. 1948’deki Nakba’dan bu yana, yaklaşık 750.000 Filistinli zorla yerinden edilmiştir. 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra ise Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde zorla göç ettirme süreci, pek çok köyün yıkılmasına ve halkın evlerinden çıkartılmasına yol açmıştır (Morris, 2004). Bugün bile, İsrail’in yerleşim politikaları ve Filistinlilerin topraklarına el koyma politikaları devam etmektedir.
B. Kültürel Soykırım ve Kültürel Mirasın Yok Edilmesi
Filistin’in kültürel mirası da sistematik bir şekilde yok edilmiştir. İsrail, Filistinlilerin dini ve kültürel yerlerini tahrip etmiş, bölgedeki Filistinli kültürün izlerini silmek için çeşitli yöntemler kullanmıştır. Bu, soykırımın en önemli unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, Filistinli çocukların zorla yerinden edilmesi ve onları kültürel kimliklerinden uzaklaştırma çabaları, bu soykırım sürecinin bir parçası olarak görülebilir (Pappé, 2006).
C. Toplumun Fiziksel Yok Edilmesi
Filistinli halkın yaşam alanlarının yok edilmesi, yaşama haklarının engellenmesi ve sürekli bir askeri baskı altında tutulması, Filistinli nüfusun kitlesel bir şekilde yok edilmesine yol açmaktadır. İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri operasyonları, 2008, 2012, 2014, 2021 ve 2024 yıllarında, binlerce sivilin ölümüne yol açmış ve Filistin halkının geleceğini tehdit eden bir ortam yaratmıştır. Bu tür operasyonlar, insan hakları ihlalleri ve soykırım suçlarının bir araya geldiği örnekler olarak öne çıkmaktadır (B’Tselem, 2022).
3. Uluslararası Tepkiler ve Hukuki Süreçler
Soykırım suçlamalarına karşı uluslararası tepkiler genellikle yetersiz kalmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin alınmak istenen kararları, ABD tarafından defalarca veto edilmiştir. Bu durum, İsrail’in suçlarının cezasız kalmasına ve uygulamalarının devam etmesine neden olmuştur. Ancak 2024 yılında, Güney Afrika Cumhuriyeti, Uluslararası Adalet Divanı’na başvurarak, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırım uyguladığını iddia etmiştir. Bu dava, uluslararası hukuk bağlamında önemli bir dönüm noktası olarak görülmektedir ve İsrail’in soykırım suçlamalarıyla yüzleşmesine yol açabilir (ICJ, 2024).
Uluslararası toplumun etkin müdahalelerde bulunmaması, İsrail’in soykırım suçlarının cezalandırılmamasına ve bu eylemlerin devamına zemin hazırlamaktadır. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası organizasyonların daha etkili bir tutum alması, bu sorunun çözülmesi için kritik bir öneme sahiptir.
VIII. SORUMLULAR KİMLER? DEVLETLER, ASKERÎ VE SİYASİ FİGÜRLER
Filistin’e yönelik İsrail’in politikalarındaki sorumluluk, yalnızca İsrail devletiyle sınırlı değildir. Çatışma, bölgesel ve küresel aktörlerin etkileşimiyle şekillenmiştir. İsrail’in uyguladığı soykırımla ilgili sorumluluğu yalnızca İsrail devletinin liderlerine veya askeri yönetimine ait değildir; aynı zamanda, çatışmayı destekleyen ve devam ettiren devletler, uluslararası aktörler ve bu eylemlerden dolaylı olarak sorumlu olan diğer güçler de bulunmaktadır. Bu bölümde, Filistin’deki soykırımsal eylemlerin arkasındaki başlıca sorumlular tartışılacaktır.
1. İsrail Devleti ve Siyasi Liderler
İsrail’in uyguladığı politikaların merkezinde, devletin kurucuları ve sonraki hükümetlerin siyasi liderleri yer almaktadır. İsrail’in kuruluşundan itibaren, farklı siyasi figürler Filistinlilere yönelik etnik temizlik ve soykırım politikasının işleyişinde önemli rol oynamıştır.
A. David Ben-Gurion ve 1948 Nakba Süreci
David Ben-Gurion, İsrail’in ilk başbakanı ve devletin kurucularından biridir. 1948 yılında İsrail’in kurulmasıyla başlayan Nakba (Felaket) süreci, Ben-Gurion’un liderliğinde, Filistinli Arapların zorla topraklarından edilmesi ve bu süreçte binlerce sivilin öldürülmesiyle gerçekleşmiştir. Ben-Gurion’un, Filistin topraklarında Yahudi devletinin kurulması için bu tür yöntemleri savunmuş olması, tarihsel olarak İsrail’in soykırım ve etnik temizlik uygulamalarının başlangıcını işaret etmektedir (Pappé, 2006).
B. Ariel Şaron ve Lübnan İşgali
Ariel Şaron, İsrail’in askeri ve siyasi liderlerinden biri olarak, 1982 Lübnan işgalinde kritik bir rol oynamıştır. Bu işgal sırasında, özellikle Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki Filistinli sivillerin katledilmesi, Şaron’un doğrudan sorumlu olduğu bir olay olarak tarih kaydına geçmiştir. Uluslararası toplum, bu katliamı “soykırımın bir parçası” olarak değerlendirmiştir, çünkü hedef alınan grupta yalnızca Filistinliler değil, aynı zamanda Lübnanlı sivil halk da bulunmaktadır (Finkelstein, 2003). Şaron’un yönetimindeki askeri operasyonlar, Filistin halkının kitlesel öldürülmesine ve yerinden edilmesine yol açmıştır.
C. Benjamin Netanyahu ve Gazze’ye Yönelik Saldırılar
Benjamin Netanyahu, özellikle 2009 yılında Gazze’ye yönelik başlattığı “Cast Lead” operasyonu ile uluslararası alanda büyük tepki çekmiştir. Bu operasyon, binlerce Filistinlinin ölümüne yol açmış ve bölgedeki altyapının büyük ölçüde tahrip olmasına neden olmuştur. Netanyahu’nun politikaları, Gazze’yi abluka altına almış ve bu bölgedeki halkın yaşam koşullarını daha da kötüleştirmiştir. Netanyahu’nun, bu saldırılarda sivillerin hedef alınmasında ve kitlesel ölümlerin yaşanmasında doğrudan sorumluluğu vardır (Weizman, 2007).
2. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Uluslararası Destek
Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in en güçlü askeri ve diplomatik müttefiki olarak, Filistin’e yönelik soykırımla bağlantılı eylemlerde dolaylı olarak sorumluluk taşımaktadır. ABD, İsrail’e sağladığı askeri yardımlar ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhine alınan kararları veto etmesiyle, İsrail’in uluslararası alandaki hesap vermesini engellemiş ve İsrail’e karşı uluslararası cezalandırma mekanizmalarının işlevsizlik kazanmasına neden olmuştur. Bu durum, İsrail’in işlediği soykırımla bağlantılı eylemleri cesaretlendiren ve meşrulaştıran bir politika olarak değerlendirilebilir.
A. ABD’nin Koşulsuz Destek Politikası
ABD’nin, 1948’den bu yana İsrail’e sağladığı maddi ve askeri destek, çatışmanın boyutlarını artırmış ve Filistinlilerin haklarını savunmak isteyen uluslararası aktörlerin sesini kısmıştır. ABD, Birleşmiş Milletler’de defalarca İsrail’e yönelik eleştirileri engellemek için veto hakkını kullanmıştır. Bu strateji, İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımla benzer eylemleri sürdürmesine olanak tanımıştır (Said, 1979).
3. Avrupa Birliği ve Batılı Devletler
Avrupa Birliği (AB) ve diğer Batılı devletler, Filistin’deki soykırımla doğrudan sorumlu olmasa da, İsrail’e karşı uyguladıkları yetersiz yaptırımlar ve retorik eleştirilerle, bu eylemlerin devam etmesine dolaylı katkı sağlamaktadırlar. AB, İsrail’in uygulamalarını zaman zaman kınasa da, genellikle etkili bir yaptırım politikası izlememiştir. Batılı devletlerin, özellikle İsrail’e uygulanan ticaret ve askeri yardımlar konusunda pasif bir tutum sergilemesi, uluslararası alanda adaletsizliğin sürmesine yol açmıştır (Khalidi, 2020).
A. Ekonomik ve Diplomatik İlişkiler
Avrupa Birliği, İsrail ile güçlü ekonomik ve ticari ilişkiler sürdürmektedir. AB, İsrail’in Filistin’e yönelik politikalarına karşı sadece sınırlı sayıda diplomatik tepki vermiştir. Bu durum, İsrail’in uluslararası alandaki sorumluluğunun görülmemesi ve cezalandırılmaması anlamına gelmektedir.
4. Arap Devletlerinin Rolü ve Sorumsuzlukları
Arap devletlerinin de Filistin meselesindeki sorumluluğu büyüktür. 1979’daki Camp David Anlaşması ve 2020’deki Abraham Anlaşmaları gibi gelişmeler, Filistinliler tarafından “ihanet” olarak görülmüştür. Arap devletlerinin, kendi iç siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda İsrail ile normalleşme yoluna gitmesi, Filistin halkının haklarını savunmaktan uzak durması, İsrail’in suçlarının devam etmesine ve genişlemesine zemin hazırlamıştır (Khalidi, 2020).
A. Normalleşme Anlaşmaları ve Filistin’e İhanet
2020 yılı itibarıyla, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas ve Sudan gibi ülkelerin İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzalaması, Filistin halkı tarafından büyük bir hayal kırıklığıyla karşılanmıştır. Arap dünyasının, Filistin davası yerine kendi siyasi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, İsrail’in politikalarına karşı etkili bir karşı duruş sergilememesine neden olmuştur.
SONUÇ
İsrail’in Filistin halkına yönelik uyguladığı etnik temizlik ve soykırımla bağlantılı eylemlerin arkasındaki sorumluluk yalnızca İsrail devletiyle sınırlı değildir. ABD, Avrupa Birliği ve bazı Arap devletleri, dolaylı olarak bu suçların devamına katkı sağlamış ve uluslararası alandaki etkili müdahaleleri engellemişlerdir. Filistin halkı, sadece İsrail’in değil, aynı zamanda bu suçları görmezden gelen küresel aktörlerin de mağdurudur. Bu nedenle, sorumluluğun dağılımı, uluslararası hukuk ve insan hakları çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirme gerektirmektedir.
KAYNAKÇA
1. Pappé, I. (2006). The Ethnic Cleansing of Palestine. Oneworld Publications.
2. Finkelstein, N. (2003). Image and Reality of the Israel–Palestine Conflict. Verso.
3. Said, E. (1979). The Question of Palestine. Vintage Books.
4. Khalidi, R. (2020). The Hundred Years’ War on Palestine. Metropolitan Books.
5. ICJ. (2024). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide in the Gaza Strip (South Africa v. Israel). International Court of Justice.
6. UN General Assembly. (1948). Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide.
7. UN OCHA. (2023). Humanitarian Impact of the Escalation in the Gaza Strip. United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs.
8. Morris, B. (2004). The Birth of the Palestinian Refugee Problem Revisited. Cambridge University Press.
9. Weizman, E. (2007). Hollow Land: Israel’s Architecture of Occupation. Verso.
10. B’Tselem. (2022). A regime of Jewish supremacy from the Jordan River to the Mediterranean Sea: This is apartheid.
11. Ben-Gurion, D. (1970). David Ben-Gurion: A Biography. David McKay Company.
12. Shlaim, A. (2000). The Iron Wall: Israel and the Arab World. Norton & Company.
13. Finkelstein, N. (2005). The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering. Verso.
14. Chomsky, N. (2006). Failed States: The Abuse of Power and the Assault on Democracy. Metropolitan Books.
15. Gresh, A. (2015). Israel and the Palestinians: The Ethnic Cleansing of Palestine. Routledge.
16. Galtung, J. (1996). Peace by Peaceful Means: Peace and Conflict, Development and Civilization. Sage Publications.
17. Sachs, J. (2009). The End of Poverty: Economic Possibilities for Our Time. Penguin Books.
18. UN Human Rights Council. (2019). Report of the Independent International Commission of Inquiry on the Protests in the Occupied Palestinian Territory. United Nations.
19. Della Pergola, S. (2011). World Jewish Population: The Year 2011 in Perspective. Hebrew University of Jerusalem.
20. International Criminal Court. (2017). Preliminary Examination: Situation in Palestine. International Criminal Court.
21. Graver, M. (2018). The Ethics of War: A Philosophical Perspective. Blackwell Publishing.
22. Baruch, H. (2009). The Struggle for Palestine: Zionism and Arab Nationalism. Columbia University Press.
23. Aruri, N. (2003). Palestine and the Palestinians: A History. Addison-Wesley.