1. Haberler
  2. Analiz
  3. Özelleştirme yoluyla hukukun ve milli egemenliğin ihlali

Özelleştirme yoluyla hukukun ve milli egemenliğin ihlali

featured

Sefa Yürükel yazdı…

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’sının 1. maddesiyle tanımlanan “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olma niteliğini, sadece şekli bir yapı değil, aynı zamanda toplumsal sözleşmeye dayanan bir yönetim anlayışı olarak kabul eder. Bu yönetim anlayışında egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bu egemenliğin, millete rağmen kullanılamayacağı Anayasa’nın 6. maddesiyle açıkça hüküm altına alınmıştır. Ancak özellikle 2000’li yıllardan itibaren uygulamaya konulan özelleştirme politikaları, kamu varlıklarının piyasa mekanizmalarına devredilmesiyle birlikte, ciddi bir meşruiyet tartışmasını da beraberinde getirmiştir.

Çünkü, halk, seçimle iktidara gelene: “ülkeyi yönet” diye vekalet vermiştir; “ülkeyi sat” diye değil.

GİRİŞ

Devletin ekonomi içindeki rolü, modern siyasal sistemlerde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik, hukuki ve toplumsal yönleriyle tartışılan temel bir meseledir. Kamu mülkiyeti kavramı, bir toplumun kolektif emeğiyle inşa edilmiş stratejik varlıkların, halkın yararına kullanılmasını esas alır. Ancak 1980 sonrası küresel ölçekte hâkim olan neoliberal ekonomik doktrin, devletin ekonomideki aktif rolünü sınırlandırmayı, kamu işletmelerinin özelleştirilerek piyasa mantığına göre işletilmesini savunur hale gelmiştir.

Türkiye’de bu dönüşümün en belirgin biçimde izlenebildiği alanlardan biri özelleştirme politikalarıdır. 1980’li yıllarda Turgut Özal liderliğinde başlatılan yapısal dönüşüm süreci, 2001 ekonomik krizi sonrası Kemal Derviş’in IMF destekli programlarıyla kurumsallaşmış ve 2002 sonrası AKP iktidarı tarafından derinleştirilerek devam ettirilmiştir. Bu süreçte kamuya ait fabrikalar, limanlar, enerji tesisleri, iletişim ve ulaşım altyapıları gibi stratejik öneme sahip pek çok varlık özelleştirilmiş; birçoğu yabancı sermayeye devredilmiştir.

Özelleştirme yalnızca bir ekonomik tercih değildir. Aynı zamanda egemenlik anlayışını, sosyal devlet ilkesini ve halkın kolektif mülkiyet hakkını doğrudan etkileyen siyasal bir tasarruftur. Bu nedenle, Türkiye’deki özelleştirme süreci anayasal meşruiyet, demokratik katılım, kamu yararı ve şeffaflık gibi temel ilkeler çerçevesinde tartışılmalıdır.

ÖZELLEŞTİRMENİN TANIMI VE TÜRKİYE’DE TARİHSEL GELİŞİMİ

1. Özelleştirmenin Kavramsal Çerçevesi

Özelleştirme, kamuya ait ekonomik varlıkların, işletmelerin veya hizmet alanlarının özel kişilere ya da şirketlere devredilmesidir. Bu kavram, yalnızca mülkiyet devrini değil; aynı zamanda kamu hizmetlerinin özel sektör eliyle yürütülmesini de içerir. Özelleştirmenin neoliberal teoriye dayanan başlıca savunuları; verimliliğin artırılması, devletin küçültülmesi, kamu açıklarının kapatılması, özel sektör dinamizminin kullanılması ve rekabetin sağlanmasıdır.

Ancak bu iddialar birçok ülkede, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, uygulamada sorgulanmıştır. Zira özelleştirme çoğu zaman şeffaf olmayan ihaleler, hukuki tartışmalar, yandaş sermaye aktarımı ve kamu zararlarıyla gündeme gelmiştir. Dolayısıyla özelleştirme sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve hukuki bir tercihtir.

Friedrich Hayek ve Milton Friedman gibi neoliberal düşünürlerin önerdiği özelleştirme politikaları, devleti küçültme ve serbest piyasa mekanizmalarını güçlendirme amacı taşır. Ancak kamu varlıklarının özelleştirilmesi, sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal sonuçlar doğurur. Özellikle kamu yararının göz ardı edilmesi durumunda, özelleştirme süreçleri demokratik meşruiyet açısından ciddi sorunlar yaratabilir.

2. Türkiye’de Özelleştirmenin Tarihsel Seyri

2.1. 1980 Öncesi: Devletçi Ekonomik Yapı

Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1980’e kadar Türkiye, karma ekonomik model çerçevesinde güçlü bir kamu sektörüne dayanarak sanayileşmeyi hedeflemiştir. Sümerbank, Etibank, SEKA ve Türkiye Elektrik Kurumu gibi dev kamu işletmeleriyle temel sanayi alanlarında devletin liderliği söz konusuydu. Bu dönemde özelleştirme, siyasal veya ekonomik gündemin parçası değildi.

2.2. 1980’li Yıllar: Neoliberal Açılım ve Özal Dönemi

24 Ocak 1980 kararları ve ardından 12 Eylül askeri darbesi sonrası uygulamaya konan yapısal uyum programları, Türkiye’yi neoliberal ekonomi politikalarıyla tanıştırdı. Turgut Özal’ın liderliğinde kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ilk kez resmi politika haline geldi. 1986’da Özelleştirme İdaresi Başkanlığı kuruldu. Ancak hukuki altyapının yetersizliği nedeniyle bu dönemde özelleştirme fiilen sınırlı kaldı; hazırlık süreci olarak işlev gördü.

2.3. 1990’lar: Hukuki Engeller, Siyasi Belirsizlik

1990’larda özelleştirme hızlandırılmak istense de Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Sayıştay gibi yargı organlarının kararları süreci sıklıkla durdurdu. “Kamu yararı” ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle birçok ihale iptal edildi. Ayrıca siyasi istikrarsızlıklar ve toplumsal muhalefet, bu sürecin kesintili ilerlemesine neden oldu. Bu dönem, hukuk ile siyasal iktidar arasında özelleştirme üzerinden bir çatışma alanı oluşturdu.

2.4. 2001 Ekonomik Krizi ve Kemal Derviş Dönemi

2001 krizi, Türkiye’yi tarihinin en büyük ekonomik buhranlarından birine sürükledi. Kriz sonrası göreve getirilen Kemal Derviş, IMF destekli “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nı uygulamaya koydu. Bu program çerçevesinde özelleştirme, bir öncelik haline geldi. Özellikle enerji, bankacılık ve iletişim sektörlerindeki kamu varlıklarının satışı hız kazandı. Aynı zamanda BDDK, TMSF gibi düzenleyici kurumların yetkileri artırılarak piyasalaşmanın önü açıldı.

2.5. 2002 Sonrası AKP Dönemi: Sistematik Özelleştirme

AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte özelleştirme politikaları hem kapsam hem hız açısından ciddi şekilde genişletildi. TÜPRAŞ, Türk Telekom, Tekel, limanlar, enerji santralleri, maden işletmeleri ve otoyollar başta olmak üzere onlarca stratejik kamu işletmesi satıldı. Özelleştirme uygulamaları, kamu zararı, şeffaflık eksikliği ve yargı kararlarına aykırılık gibi nedenlerle yoğun biçimde eleştirildi. Bu süreçte özelleştirme, sadece ekonomik bir araç değil, siyasal bir güç inşası ve sermaye dağıtımı mekanizması olarak işlev gördü.

TÜRKİYE’DE ÖZELLEŞTİRMENİN BAŞLANGICI: TURGUT ÖZAL DÖNEMİ

Turgut Özal dönemi, Türkiye’de özelleştirme politikalarının kurumsallaşmaya başladığı ve neoliberal ekonomi politikalarının devlet politikası haline geldiği bir dönüm noktasıdır. 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte ekonomide serbest piyasa ilkelerine dayalı bir model benimsenmiş ve kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) küçültülmesi hedeflenmiştir.

1983 yılında Anavatan Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte Turgut Özal liderliğinde bu süreç hız kazanmış, “devletin ekonomideki rolünün azaltılması” amacıyla özelleştirme ilk kez resmi politikaya dönüşmüştür. Ancak bu dönemde yasal altyapının eksikliği, özelleştirme süreçlerinde keyfilik ve şeffaf olmayan uygulamalarla ilgili eleştirileri beraberinde getirmiştir. Nitekim 1986’da kurulan Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB), özelleştirme sürecine kurumsal bir çerçeve kazandırsa da, yapılan uygulamalar kamuoyu tarafından yeterince denetlenememiştir.

Özal dönemi, “kamu zarar ediyor” söylemi üzerinden kamu varlıklarının piyasa aktörlerine devredilmesinin normalleştirildiği, ancak bu süreçte kamuya ait stratejik sektörlerin geleceğinin göz ardı edildiği bir dönem olmuştur.

KRİZ VE YAPISAL DÖNÜŞÜM: KEMAL DERVİŞ PROGRAMI VE 2001 SONRASI

2001 ekonomik krizi, Türkiye’yi tarihinin en büyük finansal krizlerinden biriyle karşı karşıya bırakmış ve bu kriz, özelleştirme politikalarının hızlanmasında bir dönüm noktası olmuştur. Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye transfer edilerek “Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı” yapılmasıyla birlikte IMF ve Dünya Bankası destekli yapısal reform programı uygulamaya konulmuştur.

Kemal Derviş tarafından yürütülen “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, kamu harcamalarının kısılmasını, bankacılık sisteminin disipline edilmesini ve KİT’lerin özelleştirilmesini içeren geniş kapsamlı bir dönüşüm paketiydi. Bu program kapsamında Telekom, enerji, bankacılık ve madencilik gibi birçok sektörde özelleştirme uygulamaları hız kazanmıştır.

Ancak bu süreçte Türkiye ekonomisinin bağımsızlığı ve kamusal denetim mekanizmaları ciddi şekilde aşındırılmış, yerli sermaye yerine uluslararası sermaye lehine bir yeniden yapılandırma süreci yaşanmıştır. Derviş dönemi, özelleştirmenin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal egemenliği ilgilendiren bir mesele olduğunu gösteren kritik bir örnektir.

AKP DÖNEMİ ÖZELLEŞTİRME POLİTİKALARI VE UYGULAMALARI

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 2002 yılında iktidara geldiğinde, özelleştirme politikaları açısından hem Turgut Özal’ın neoliberal mirasını hem de Kemal Derviş’in IMF destekli yapısal dönüşüm programını devam ettirmiştir. Bu dönem, özelleştirmenin sadece bir ekonomik araç değil, aynı zamanda siyasal bir tercih haline geldiği ve kamu mülkiyetinin sistematik biçimde tasfiye edildiği bir süreç olarak öne çıkar.

1. Özelleştirme Uygulamalarının Kapsamı ve Alanları

AKP iktidarı boyunca özelleştirme kapsamına alınan ve satılan kuruluşlar arasında şunlar öne çıkmaktadır:

• TEKEL (2008): Türkiye’nin tütün ve alkollü içki piyasasında önemli yere sahip olan TEKEL’in yabancı şirketlere satılması, milli ekonomiye darbe olarak değerlendirilmiştir.

• TÜPRAŞ: Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ’ın Koç-Shell ortaklığına devri, stratejik öneme sahip bir kamu varlığının kontrolünün özel sektöre bırakılması açısından eleştirilmiştir.

• Petkim, Erdemir, Telekom gibi dev sanayi ve hizmet kuruluşları: Telekomünikasyon ve ağır sanayi gibi stratejik sektörlerin özelleştirilmesi, sadece ekonomik değil, güvenlik ve egemenlik tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.

2. Hukuksuzluk ve Şeffaflık Sorunu

Özelleştirme uygulamaları büyük oranda kapalı kapılar ardında gerçekleşmiş, kamu denetiminden uzak, çoğu zaman yargı kararlarına rağmen devam ettirilmiştir. Danıştay ve Sayıştay raporları, ihale süreçlerindeki usulsüzlükleri ve kamu zararını açıkça ortaya koymuştur. Buna rağmen özelleştirmelerin “milli menfaat” veya “bütçe açığını kapatma” gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir.

3. İktidarın Meşruiyetini Aşan Tasarruflar

AKP’nin bu süreçte uyguladığı özelleştirmeler, Anayasa’nın 6. maddesinde belirtilen “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine açık bir şekilde aykırılık teşkil etmektedir. Zira egemenliğin kullanımında halkın rızası esas alınmalı, vekaletin sınırları içinde kalınmalıdır. Ancak halktan alınan yetki, kamuya ait stratejik varlıkların devrine yönelik bir yetki değildir.

Bu nedenle, AKP iktidarı dönemindeki özelleştirme süreçleri, sadece ekonomik bir tercih değil, siyasal meşruiyet krizi bağlamında da değerlendirilmelidir. Bu durum, halkın anayasal direnme hakkını tartışmaya açan bir meşruiyet boşluğu doğurmuştur.

ANAYASAL AÇIDAN ÖZELLEŞTİRMENİN MEŞRUİYET SORUNU

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, devletin ve halkın malı olan kamu varlıklarının kullanımında temel ilkeleri belirler. Bu ilkelerin başında egemenliğin millete ait olduğu (m.6), kamu yararının esas olduğu (m.5) ve devletin sosyal bir hukuk devleti olarak görevlerini yerine getirmesi (m.2) gelir. Ancak özelleştirme süreçleri, özellikle AKP iktidarı döneminde bu anayasal ilkelerin ciddi şekilde ihlal edildiği bir alan haline gelmiştir.

1. Egemenliğin Sınırları ve Vekaletin Anlamı

Milletin seçtiği siyasi iktidarlara verdiği yetki, sınırsız bir tasarruf hakkı değil, belirli sınırlarla çerçevelenmiş bir yönetsel sorumluluktur. Kamu varlıkları üzerinde tasarruf hakkı, halkın ortak mülkiyet hakkından kaynaklanır. Bu varlıkların devri ya da yok edilmesi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda egemenlik hakkının ihlali anlamına gelir.

Halk, seçimde “ülkeyi yönet” diye vekalet vermiştir; “ülkeyi sat” diye değil.

2. Anayasa Mahkemesi ve Özelleştirme Kararları

Anayasa Mahkemesi geçmişte birçok özelleştirme uygulamasına dair iptal kararları vermiştir. Özellikle kamu yararının gözetilmediği durumlarda, bu tür uygulamaların Anayasa’ya aykırı olduğu yönünde içtihatlar oluşmuştur. Ancak AKP döneminde birçok özelleştirme kararı, idari yargı kararlarına rağmen yürütülmeye devam edilmiştir. Bu durum, hukuk devletinin temel ilkesi olan “yargı denetimine açıklık” prensibinin ihlalidir.

3. Kamusal Alanın Tasfiyesi ve Sosyal Devletin Aşınması

Anayasa’nın 2. maddesinde tanımlanan “sosyal devlet” ilkesi, devlete yalnızca düzenleyici değil, aynı zamanda hizmet sağlayıcı bir rol biçer. Eğitim, sağlık, enerji, iletişim gibi sektörlerde devletin varlığı sadece ekonomik değil, toplumsal adaletin sağlanması açısından da zorunludur. Bu sektörlerdeki özelleştirmeler, halkın temel hizmetlere erişimini piyasa koşullarına terk etmiş ve sosyal devlet anlayışını zayıflatmıştır.

HALKIN DİRENME HAKKI VE SİYASAL SORUMLULUK

Anayasa’nın 6. ve 138. maddeleri, egemenliğin halka ait olduğunu ve hiçbir kişi ya da organın bu yetkiyi gasp edemeyeceğini açıkça ifade eder. Bu durumdan hareketle, egemenliğin kötüye kullanılması, yetkinin halkın iradesi dışında uygulanması durumlarında meşruiyet krizi doğar. Bu kriz ortamlarında ise “direnme hakkı” bir yurttaşlık hakkı ve demokratik savunma refleksi olarak ortaya çıkar.

1. Direnme Hakkının Kaynağı

Türkiye Anayasası’nda açıkça yer almasa da, direnme hakkı dolaylı olarak anayasal düzenin korunması için halkın elinde tuttuğu bir meşru savunma hakkıdır. Bu hak, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası belgelerde de çeşitli biçimlerde tanınır. Eğer siyasal iktidar halkın ortak mülkiyetine kast ediyor, yargı kararlarını uygulamıyor ve kamu yararı ilkesini sistemli şekilde ihlal ediyorsa, bu durum yalnızca siyasal değil, anayasal bir suç halini alır.

2. Seçilmişlik Meşruiyetin Tek Kaynağı Değildir

Siyasal iktidarlar seçimle işbaşına gelir; ancak bu, sınırsız yetki demek değildir. Seçimle elde edilen meşruiyet, anayasa ile sınırlandırılmıştır. Özelleştirme gibi stratejik kararlarda toplumun rızası ve kamu yararının açık biçimde sağlanması gerekir. Aksi takdirde, seçimle gelen meşruiyet özünü yitirir. Bu durumda halk, sadece siyasi değil, anayasal direniş hakkını kullanarak mevcut iktidarı sorgulamak ve değiştirmek hakkına sahiptir.

3. Siyasal ve Hukuki Sorumluluk Mekanizmaları

Kamu mallarını hukuka aykırı şekilde özelleştiren, kamu zararına neden olan yöneticiler, siyasi sorumluluğun yanı sıra cezai ve hukuki sorumluluk da taşır. Bu kişiler hakkında yolsuzluk, kamu zararı ve görev suistimali gibi gerekçelerle yargılama süreci başlatılabilir. Bu bağlamda, gelecekte kurulacak anayasal ve toplumsal denge rejiminde geçmiş dönem uygulamalarının yargı denetiminden geçmesi, hukuki hesaplaşma ve toplumsal adaletin tesisi açısından kaçınılmazdır.

ULUSLARARASI HUKUKTA KAMU MALLARININ KORUNMASI

Uluslararası hukuk, devletlerin egemenlik haklarını ve halkların kolektif mülkiyetini gözeten birçok temel ilkeye dayanır. Bu çerçevede, kamu mallarının uluslararası sermayeye veya özel aktörlere devri yalnızca iç hukukla değil, uluslararası sözleşmeler ve normlarla da denetime tabidir.

1. Kamu Mülkiyetine Saygı İlkesi

Birleşmiş Milletler’in 1962 tarihli “Devletlerin Daimi Egemenliği İlkesi” kararında açıkça belirtildiği üzere, doğal kaynaklar ve kamu malları üzerindeki tasarruf hakkı halklara aittir. Bu ilke, devletlerin yabancı sermaye lehine halkın çıkarlarını zedeleyecek biçimde kaynakları devretmesini meşru görmez.

Aynı şekilde, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (1966) de halkların kendi zenginlikleri ve kaynakları üzerinde özgürce tasarruf hakkına sahip olduğunu belirtir. Bu hak, yalnızca ekonomik değil, kültürel ve siyasal bir egemenlik alanı olarak tanımlanır.

2. Uluslararası Yargı Organlarının Tutumu

Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar, yapısal uyum programları aracılığıyla özelleştirmeyi teşvik etse de, uluslararası yargı organları son yıllarda kamu çıkarını zedeleyen özelleştirmelere karşı duyarlılık göstermeye başlamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bazı kararlarında kamu yararının ihlali durumlarında “orantılılık ilkesinin” gözetilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Ayrıca, çeşitli ülkelerde özelleştirme sonrası ortaya çıkan büyük mağduriyetler nedeniyle halkların ulusal mahkemelere ve insan hakları organlarına başvurması, kamu mallarının halkın ortak mirası olarak uluslararası hukukta da yer bulduğunu göstermektedir.

3. Uluslararası Finansal Egemenlik Sorunu

Bir diğer önemli konu, finansal egemenliktir. Özelleştirme yoluyla uluslararası tekellere devredilen kamu varlıkları, zamanla bir ülkenin finansal bağımsızlığını da tehdit eder. Örneğin telekomünikasyon, enerji ve bankacılık gibi stratejik sektörlerin yabancı sermaye kontrolüne geçmesi, yalnızca ekonomik değil, ulusal güvenlik açısından da bir zafiyet yaratır.

Bu nedenle uluslararası hukukta da, halkların direnme hakkı ve egemenliklerinin korunması ilkesi doğrultusunda, kamu varlıklarının özelleştirilmesinin sınırlandırılması gerektiği yönünde güçlü bir etik ve hukuki çerçeve oluşmaktadır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Türkiye’de özelleştirme süreci, ilk olarak Turgut Özal ile başlayan ve Kemal Derviş döneminde kurumsal çerçevesi belirlenen, AKP iktidarı döneminde ise sistematik bir biçimde uygulanan bir devlet politikası haline gelmiştir. Ancak bu süreç, ekonomik gerekçelerin ötesine geçerek anayasal ilkelerle çelişen, kamu yararını hiçe sayan ve halkın egemenlik hakkını zedeleyen bir boyut kazanmıştır.

Kamusal varlıkların satışı, halkın rızası alınmaksızın, şeffaf olmayan ihalelerle gerçekleştirilmiş; yargı kararlarına rağmen uygulanmaya devam edilmiştir. Bu durum, yalnızca kötü yönetim değil, aynı zamanda anayasal düzenin ihlali ve siyasal suç mahiyetinde bir uygulama olarak değerlendirilmelidir.

Anayasaya göre egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Seçimle gelen hiçbir iktidar bu yetkiyi, milletin aleyhine kullanarak stratejik varlıkları satma hakkına sahip değildir. Bu tür uygulamalar, meşruiyetini yitirmiştir. Böyle bir tabloda halkın direnme hakkı anayasal değilse de meşru bir hak olarak ortaya çıkar. Egemenliğin halkta olduğu gerçeği, sadece sandıkta değil; kamusal alandaki karar süreçlerinde de geçerli olmalıdır.

Bu bağlamda, geçmişte yapılan özelleştirmeler derinlemesine denetlenmeli, hukuka aykırı işlemlere imza atanlar hesap vermeli ve halkın ortak mülkiyetine dair tasarruflar ancak kamu yararı, şeffaflık ve anayasal meşruiyet ilkelerine göre şekillenmelidir.

Aksi takdirde, sosyal devlet tasfiye olur, halkın kolektif hafızasında “devlet”, yurttaş lehine değil, sermaye lehine konumlanmış bir yapı olarak kalır. Bu nedenle kamu mülkiyetine dair her tasarruf, sadece ekonomik değil; tarihsel, siyasal ve anayasal bir sorumluluk taşır.

KAYNAKÇA

1. Anayasa, T.C. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmî Gazete, 9 Kasım 1982, Sayı: 17863.

2. AİHM İçtihatları (çeşitli kararlar). Mülkiyet hakkı, kamu yararı ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde verilen kararlar.

3. Boratav, K. (2003). Türkiye İktisat Tarihi 1908–2002. Ankara: İmge Kitabevi.

4. Buğra, A. & Savaşkan, O. (2014). Yeni Kapitalizm, Yeni Siyaset: Türkiye’de Ekonomi ve Siyasetin Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.

5. Danıştay Kararları (çeşitli yıllar). Özelleştirme ihalelerine ilişkin iptal ve yürütmeyi durdurma kararları.

6. Derviş, K. (2001). Türkiye: Krizden İstikrara. İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV).

7. Derviş, K. (2006). Krizden Çıkış ve Çağdaş Sosyal Demokrasi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

8. Gültekin, B. (1998). “Özelleştirmenin Hukuksal Sınırları”, Ankara Barosu Dergisi.

9. Güneş, T. (2021). “Neoliberal Devletin Doğuşu ve Türkiye’de Özelleştirme Süreci”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 76(3), 549–572.

10. International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights (1966). United Nations Treaty Series, vol. 993, p. 3.

11. Karakaş, E. (2008). Devletin Ekonomideki Rolü ve Özelleştirme. Ankara: Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV).

12. Öniş, Z. (2004). “Turgut Özal and His Economic Legacy: Turkish Neo-Liberalism in Critical Perspective”, Middle Eastern Studies, 40(4), 113–134.

13. Sayıştay Raporları (çeşitli yıllar). Özelleştirme uygulamalarına ilişkin denetim raporları.

14. Stiglitz, J. E. (2002). Globalization and Its Discontents. New York: W.W. Norton & Company.

15. United Nations General Assembly (1962). Permanent Sovereignty over Natural Resources (Resolution 1803).

16. Yeldan, E. (2002). Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi: Bölüşüm, Büyüme ve Kriz Dinamikleri. İstanbul: İletişim Yayınları.

17. Yeldan, E. (2005). Neoliberal Globalization and the Turkish Economy. MPRA Paper No. 715.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!