Sefa Yürükel yazdı…
GECENİN SESSİZLİĞİ VE ÇAKALLARIN TOPLANTISI
Orman sessiz. Ay gökyüzünde asılı. Herkes uykuda sanılıyor ama gecenin bir yerinde, kimsenin duymadığı bir kıpırtı başlıyor. Çakallar toplanıyor, sırtlanlar sırıtıyor, tilkiler kalemlerini açıyor. Her biri öyle ciddi, öyle devlet adamı pozlarında ki, sanki ormanın bekası için sabaha kadar çalışacaklar.
Masaya oturuyorlar. Üzerinde bir başlık: “Yeni Anayasa.” Ama altına bakınca başka şeyler yazıyor:
– “Güç bizde kalmalı.”
– “Millet bu işe karışmasın.”
– “O eski aslan yok artık.”
İktidar temsilcileri ceketlerini düzeltiyor. “Demokratik katılım” kelimesini öyle çok kullanıyorlar ki, sanki her cümlede biraz daha anlamını yitiriyor. Terör uzantıları ise arka kapıdan içeri süzülmüş, “biz de temsilciyiz artık” diyerek masada sandalye kapıyorlar. Etraf sessiz ama kokular karışık. Kimse ormanın gerçek sahibi olan aslanı anmıyor. Çünkü hepsi aslanın derin uykusuna güveniyor.
ASLAN UYKUDA AMA RÜYASINDA BİLE UNUTMUYOR
Aslan gerçekten uyuyor mu? Belki. Ama bu bir gaflet uykusu değil. Bu, yorgun bir savaşçının dinlenmesidir. Belki de sürekli kandırılmış olmanın, hep aldatılmış olmanın, umutlarının oy pusulalarına sıkıştırılmış olmasının yorgunluğu bu.
Aslan uyurken rüyasında ne görüyor, biliyor musunuz?
Çanakkale’yi görüyor. Sakarya’yı görüyor. Anadolu’nun o koca yürekli insanlarını görüyor. Elleri nasırlı köylüyü, toprağı karış karış savunan askeri, kalemiyle direnen aydını… Hepsinin “egemenlik milletindir” diyerek kurduğu Cumhuriyeti hatırlıyor.
Ama bir uyanıyor, bakıyor ki masalar kurulmuş. Milletin adına başkaları konuşuyor. O zaman içinden bir kükreme yükseliyor. Çünkü aslan ne kadar susarsa sussun, ne kadar dinlenirse dinlensin, orası hâlâ onun ormanıdır.
TİLKİLERİN YASASI, SIRTLANLARIN ANAYASASI
Masanın çevresindekiler planlar yapıyor. Yeni sistemden bahsediyorlar:
– “Millet temsili önemli, ama biz daha iyi biliriz.”
– “Güçler ayrılığı çok karışık bir şey, sadeleştirelim.”
– “Bazı haklar fazla geniş, güvenlik için kısıtlayalım.”
Sonra biri kalkıp şöyle diyor:
– “Egemenlik zaten halkta, biz sadece onun adına karar veriyoruz.”
Ama ortada halk yok. Sandalyesi boş. Onun yerine, halk adına konuşan çakallar var. Sırtlanlar, temsilciliği temsiliyetin içine sokuşturmuş; kendi adlarına değil, halk adına söz söyleme cesaretini gösteriyorlar.
Ve en korkuncu şu: Bazı insanlar da bu masaya inanıyor. “Belki bu sefer adil olur,” diyor. “Bu anayasa belki bizim de sesimizi duyar,” diye umutlanıyor. Ama umut, çakalların dans ettiği bir yerde en hızlı yaralanan duygudur.
ASLARIN UYANIŞI: BİR KÜKREMEYE BAKAR
Ve sonra… Bir gün… Aslan uyanır. Belki açlıktan değil, belki öfkeden değil… Ama onurundan uyanır. Çünkü o masada konuşulan her şey, onun adına yazılan her madde, ona sorulmadan atılan her imza, aslanın onuruna sürülmüş bir lekedir.
Aslan kalkar. Üstünü silker. Çakallar bir anda tedirginleşir. Sırtlanlar yer arar. Tilkiler “biz öyle demek istememiştik” der. Ama iş işten geçmiştir.
Aslan sadece masayı devirmez, ormanı yeniden düzenler. Çünkü aslanın kükremesi, sadece sesi değil; hafızası, iradesi ve milletin ruhudur.
O gün gelir, aslan kürsüye çıkar ve şunu söyler:
“Anayasayı millet yapar. Egemenliği kimseye devretmem. Temsiliyet maskesiyle bana şekil veremezsin. Bu orman benimdir. Çünkü bu vatan, bu bayrak, bu millet benimdir.”
EPİLOG: GERÇEK EGEMENLİK İÇİN
Bugünlerde yine “yeni anayasa” konuşuluyor. Ama kimse gerçekten halkı dinlemiyor. Mikrofonlar belli ceplerde, kameralar belli yüzlere dönük. Millete gelince, sadece susması isteniyor. Katılım değil, onay bekleniyor. Sadece başını sallasın yeterli görülüyor.
Ama bu sefer millet susmayacak. Çünkü artık anladı:
– Söz verilmez, alınır.
– Egemenlik devredilmez, korunur.
– Anayasa yukarıdan değil, aşağıdan yazılır.
Ve belki de en önemlisi:
Artık aslan uyanmak üzere.
Aslan uyanıyor, orman yeniden canlanıyor!