1. Haberler
  2. Analiz
  3. Kuyruklu yalanlar dizisi: Birinci bölüm

Kuyruklu yalanlar dizisi: Birinci bölüm

featured

Ali Yıldız yazdı…

Salt Siyasal İslamcıların değil, liberal çevrelerin de dilinden düşmeyen, kuyruklu yalanlardan biridir; döne döne, aynı nakaratı söyler dururlar: 

“Bir gecede cahil kaldık.” 

Ah şu harf devrimi yok mu? “Dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz.” Sanırım değerli Şair Sunay Akın’dı, alaysamaya alıp şöyle demişti: 

“Ne yazacak, Allah’tan rahmet.”     

Mezar taşlarını deşifre etmek için, önce okumayı bilmek gerekir, öyle değil mi? Osmanlı’da, okuma yazma bilenlerin oranı neydi? Anadolu’nun, kuş uçmaz kervan geçmez ücra yerlerinde, okul mu vardı? Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımda, halkın %10’unun bile, Arap harfleriyle, okuma yazma bilmediği ortaya çıktı. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, halkın %90’nı ümmiydi. Ülke nüfusu, yaklaşık 13 milyondu. 11 milyon kişi, köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı. 35 bin köy, ne okul yüzü görmüştü ne öğretmen. 

Bırakın Osmanlı ahalisini, saraydaki paşalardan bazıları, okuma yazmadan bihaberdi. Zoraki atabildiği imzası, yedi ve sekize rakamlarına benzemesi yüzünden, adı Yedisekiz Hasan Paşa’ya çıkan; Hasan Paşa ile Şemsi Paşa, okuma yazma bilmiyorlardı örneğin. 

Günümüzün bakış açısıyla, “Paşa” denilince, askeri okullarda eğitim almış kişiler geliyor akıllara ama, “Paşa” unvanı, sarayın onayıyla verilebiliyordu. Şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş, “Derdini Marko Paşa’ya anlat.” deyimi, Markos Apostolidis’ten kaynaklanıyordu. 1861 yılında, Sultan Abdülaziz’in başhekimliğine getirilen Markos Apostolidis’e, “Paşa” unvanı verilmişti. Markos Apostolidis, İstanbullu Rum bir doktordu, dertlerine derman olabilmek amacıyla, hastalarını sabırla dinlemesi yüzünden, “Derdini Marko Paşa’ya anlat.” sözü, deyim haline gelmişti.  

NİYE SADECE, DEDENİ MERAK EDİYORSUN?

“Dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz.” Bu söze, günümüzün deyimi diyecek olursak, kendini faş ediyor. Siyasal İslamcılar neden hep, dedelerinin mezar taşını merak ediyor da nenelerinin mezar taşını merak etmiyor? Erkek egemen anlayışına sahipler de ondan. Ne derseniz deyin, soy ya da kan, erkekten geçiyor çünkü. Secereye/soyağacına bakıldığında, kollardan birinin erkek çocuğu olmamışsa, o dal kurumuş kabul edilerek kapatılıyor. “Soyu kurudu.” sözü oralardan kalma, bu anlayış devam ediyor hâlâ… Feodal kafa, kız çocukları olduğu halde, çocuğu olarak erkekleri görüyor. Oğlu yoksa eğer, kız çocukları olsa da; “Allah vermedi.” diyebiliyor, aşiret kafası/yasası böyle işliyor. Hukuk ne derse desin, miras bölüşümünde, kadınlara pay verilmemekte… Kan davalarında kurban, yine kadın. Gümüzde de sürdürülen kan davalarında, kadınlar “kan bedeli” olarak verilerek, “barış” sağlanmakta. Ayrıca, başlık parası miktarında olan para, öldürülenin ailesine değil, bağlı olduğu aşiret reisine ödeniyor. Kısacası, “Dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz.” söylemi: 

“Şecaat arz ederken, merdi-i kirpi sirkatin söyler.” sözünün ispatı.   

Eskilerde, cambazlar ip üzerinde akrobasi yaparken, yankesiciler gösteriyi izleyen kalabalığın dikkatini cambaza yönderdirmek için: 

“Canbaza bak! Canbaza bak!” diyerek, ceplerini boşaltırlarmış. 

Pespaye politikaların, en sevdiği yöntemdir. Atlantik ötesinden höt denilerek, dış siyasete ayar verildiğinde veya çadır karıştığında, bu yöntem uygulanır. Halkın gözü, dışarıya çevrilir: 

“Canbaza bak! Canbaza bak!” 

Ya mazlum Müslüman diyarlar için ağlanır ya da ecdat yadiğarı ülkelere göz dikilir. Yeni Osmanlıcılık baştacı edilince, aynı filmi tekrar tekrar yeniden izlemeye başladık. Filmin senaristinden haberiz zavallı, mehter marşıyla sefere çıkacağını, İslam dünyasının abisi olacağını zannediyor. Osmanlı Milletler Topluluğu’nu rüyasını gören, kafasına fes takıp resim çektiriyor; oluyor size, “Osmanlı Torunu.”  

Osmanlı’da, giderek benimsenmeye başlayan fes kullanımı, 1840’larda Sultan Mahmud’un fermanıyla yasal hale getirilmişti. Fes, Fas’tan getirtilerek, Osmanlı ordusu ve saray şürekası tarafından kullanılmaya başladığında, ahali fese tepki göstererek kafasına takmamış, memleket fesliler ve sarıklılar olarak ikiye bölünmüştü ama, olsun.     

ÇEVİRİ BÜROSU’NUN İMHASI

Siyasal İslamcıların, bir büyük yalanına daha değinecek olursak, 1940 tarihine kadar gitmemiz gerekecek. İnsan nasıl cahil kalır, eğitimden, kitaptan yoksun bırakıldığında, öyle değil mi? 

Dünyada kan akmaktadır, hem de oluk oluk… 1939 tarihinde, II. Paylaşım Savaşı başlamıştır. Türkiye, İsmet İnönü sayesinde savaştan kurtulmuştur ama, karneye bağlanan temel gereksinimler yüzünden, yerden yere vurulmaktadır.     

1940 yılında, gelmiş geçmiş en büyük Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ȃli Yücel, Çeviri Bürosu’nun kurulmasını sağlayarak, kültür seferberliği başlatmıştır. Görev alanlar, Türkiye’nin yetiştirdiği en yetkin isimleridir: 

Suut Kemal Yetkin, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Bedrettin Tuncel, Azra Erhat, Erol Güney, Orhan Veli, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Necati Cumalı, Sabahattin Ali, Selahattin Eyüboğlu. 

Amaç, Türkiye’yi dünya klasikleriyle buluşturmaktır. O güne kadar Türkçeye çevrilmemiş eserlere, öncelik verilir. Bu dönemde yapılan çeviriler, “Türk Rönesansı” olarak anılırken, Siyasal İslamcılara göre, batı hayranlığından başka bir şey değildir. Batı hayranlığı olarak gösterilen, “Garp Klasikleri” serisi arasında, şu isimler vardır: 

  1. N Tostoy, Balzac, Goethe, Platon, Charles Dickens, Nietzche, Descartes, Dostoyevski, Victor Hugo, Jane Austen vb.  

Ne yazık ki İsmet İnönü, ABD zorlamasıyla, 1946 yılında yapılması planlanan çok partili seçimlere hazırlanmakta, gericiliğe ödünler vermektedir. Devrim kendi çocuklarını yemeye başlamıştır. Önce Hasan Ȃli Yücel, istifa ettirilir, hemen ardından Tercüme Bürosu kapatılır. 

Siyasal İslamcı kitap düşmanlarının, öyle büyük yalanıdır ki bu, “Şark Klasikleri” arasında bulunan birçok yazar, Çeviri Bürosu sayesinde, ilk kez Türkçe konuşmaktadır: 

Farabȋ, Hafız-ı Şirazȋ, İbn Tufeyl, Ahmedȋ, Mahmûd-ı Şebüsterî, Bakî, Şeyh Galib, Nizamü-l Mülk, Mirza Esedullah Han Galib, Edib Ahmed Yükneki vb.       

[email protected] 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. Günümüzü birakip yaziya odaklanirsak, icerik olarak 4×4 `lük bir yazi ve gerekliligini hic kaybetmemis bir konu !
    Yaziyi okuyunca son dönem AYDINlarimizdan Yasar Nuri Öztürk özellikle aklima geldi !!!
    Yeri hala doldurulamamistir !
    Din`i kendi cikarlarina kullanan bir parti Gnbsk. bile mecliste onun konusturulmamasini özellikle o malum rahmetliden istemistir !
    “Yasar Hocayi konusturtmayin !”
    Konusunca evdeki hesaplar carsiya uymuyordu!

  2. Günümüze gelirsek;
    K-19 ve “mRNA” ile ilgili olanlar kuyruklu yalan miydi yoksa gercek mi?……
    K-19 gercek miydi?!
    “mRNA” söylendigi gibi masum muydu?!
    Perde arkasi gercekler?….

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!