MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Meclis’teki grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.
Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi hakkında mesajlar veren Bahçeli, “NATO, Türkiye için ne bir biat senedi ne de kayıtsız şartsız boyun eğilecek bir emir komuta merkezidir” ifadelerini kullandı.
Bahçeli, ayrıca askeri hastanelerin yeniden açılması gerektiğini söyleyerek “Ne hazindir ki, bugün NATO içerisinde askeri hastanesi bulunmayan tek ülke Türkiye’dir. Bu durum şanlı ordumuzun büyüklüğü ve hareket kabiliyeti karşısında kabul edilemez tarihi bir noksanlıktır. Cephede kazanılan her şanlı zafer, ancak cephe gerisinde kurulan köklü ve askeri tıbbın tüm imkan ve ilmiyle donatılmış bir akılla nihayete erecektir. Bu sebeple askeri hastanelerinin yeniden açılması ve ordu bünyesine kazandırılması meselesi hayati değerdedir” çağrısında bulundu.
Devlet Bahçeli:
“NATO içerisinde askeri hastanesi bulunmayan tek ülke Türkiye’dir. Gülhane ruhunun çağın modern ihtiyaçlarına göre yeniden ihyası ve harp cerrahisinin güçlendirilmesi milli beka meselesidir; aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize karşı borcumuz, askeri… pic.twitter.com/WMbEGBhkdq
— Veryansıntv.com (@veryansintvcom) June 30, 2026
‘BU ŞEKİLDE NASIL MASA KURULACAK’
Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:
“Toplantımızın hayırlara vesileme olmasını temenni ediyorum. Bizleri takip eden izleyen vatandaşlarımıza şükranlarımızı iletiyorum. Şerefli bir hayatın mücadelesini veren tüm kardeşlerimize selamlarımı iletiyorum. Sizlerle bir araya gelmekten bahtiyarlık duyuyorum. Hepinizi hürmetle kucaklıyorum.
Uluslararası nizam hamlelerin yalnızca masa üzerinde yapılmadığı bir durum ortaya çıkmıştır. Gözü dönmüş şer odaklarının gizli ajandaları ortaya çıkmaktadır. Bölgenin göğsüne hançer gibi saplanmış siyonit odak, barışa engel olmaktadır ve çıkar sağlamaya çalışmaktadır. Barış iklimini baltalamak isteyen ajanlar sahnede. Ateşkes mülahazaları baltalanıyor. Bugün küresel güvenlik sahnesinde perdeler araladığında kanlı bir zincir ortaya çıkmaktadır. Karadeniz’de sulh sağlanmamış, Orta Doğu’da savaşlar sürmektedir.
ABD ve İran arasında müzakerelerin olması dikkatle takip ettiğimiz gelişmeleridir. Siyonist vahşetin bombaları sahada hala görünmektedir. Bu şekilde nasıl masa kurulacak. Bu korsan yapı arkadan hançer saplıyor ve yeni saldırılar kurguluyor. Netanyahu, barışı amaçlayan mutabakatları engellenme gayretindedir. Siyonist şebeke mutabakatları kendi çıkarlarına göre eğip bükmektedir.
Karadeniz’de sular durulmuyor. Ukrayna ve Rusya savaşı da bölgesel istikrarın önünde engel olarak da durmaktadır. Ne zaman barışı esintisi olsa başka olaylar gelişmektedir. Böyle bir dönemde Ankara’da yapılacak NATO zirvesi önemli bir toplantıdır. Stratejik akıl kendini gösterecektir.
‘NATO NE BİR BİAT SENEDİ NE DE BİR EMİR KOMUTA MERKEZİDİR”
NATO, Türkiye için ne bir biat senedi ne de kayıtsız şartsız boyun eğilecek bir emir komuta merkezidir. Ankara merkezli istikbal ve milli beka ufkumuz, kaynağını dışarıdan alan tüm ittifakların üzerindedir. NATO, güvenlik ihtiyaçlarının ve savunma zaruretlerinin doğurduğu bir ittifaktır. Bu ittifakın varlık sebebi; karşılıklı saygı, eşit muamele, hakkaniyetli yük paylaşımı ve tehdit algısında dürüstlüktür.
Türkiye, 1952 yılından beri NATO’ya yalnızca denizlerini, limanlarını, üslerini ve jeopolitik mevkiini değil; Metehan’dan bugüne uzanan muharebe sanatının tüm inceliklerini, alnı kınalı Mehmetçiğimizin kanıyla mühürlenmiş 3000 yıllık köklü askeri geleneğini ve kadim devlet nizamı ile terbiyesini de kazandırmıştır. Bu büyük askeri hafızanın en eski, en sağlam ve en müessir sütunu ise hiç kuşkusuz Türk Kara Kuvvetlerimizdir.
2235 yıllık şerefli mazisiyle Türk Kara Kuvvetlerimiz; Türkistan bozkırlarından doğan cihan hakimiyeti ülkümüzü Anadolu’da vatanlaştıran ve üç kıtada şanla, şerefle ve zaferle nam saldıran milli hafızamızdır. Türk Kara Kuvvetlerimiz; medeniyet iddiasının nice coğrafyada henüz bir iz, bir işaret, bir esame olarak dahi belirmediği devirlerde; düzenli ordunun tesisini, emir komuta silsilesinin kudretini ve askeri teşkilatlanma kabiliyetini dünya milletleriyle tanıştıran kutlu ve köklü bir mirastır.
Malazgirt’te Anadolu’nun kapılarını Türk milletine mahşere dek açan iradenin, Sakarya’da milletin makus talihini yenen dirayetin, bugün ise terörle mücadelede sınırlarımızın ötesine taşan milli beka düsturunun vücut bulmuş halidir. Kara Kuvvetlerimiz; toprağı yalnızca bir coğrafya parçası değil; şehidin emaneti, devletin haysiyeti, milletin namusu ve gelecek nesillerin mukaddes istikbali olarak gören bir tarih şuurunun adıdır.
Türk ordusunun karadaki kudretinin özünde; Metehan’dan Sultan Alparslan’a, Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e uzanarak Mehmetçiğimize emanet edilen çelikten bir silsile vardır. Türk Kara Kuvvetlerimizin 2235. kuruluş yıl dönümü, dünya milletlerinin de şahitlik edeceği büyük bir iftiharla kutluyorum. Aziz şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Fedakarlık abidesi gazilerimizi minnetle, görev başındaki kahraman ordumuzu şükranla selamlıyorum.
‘ASKERİ HASTANESİ BULUNMAYAN TEK ÜLKE TÜRKİYE’
Ne hazindir ki, bugün NATO içerisinde askeri hastanesi bulunmayan tek ülke Türkiye’dir. Bu durum şanlı ordumuzun büyüklüğü ve hareket kabiliyeti karşısında kabul edilemez tarihi bir noksanlıktır. Cephede kazanılan her şanlı zafer, ancak cephe gerisinde kurulan köklü ve askeri tıbbın tüm imkan ve ilmiyle donatılmış bir akılla nihayete erecektir.
Bu sebeple askeri hastanelerinin yeniden açılması ve ordu bünyesine kazandırılması meselesi hayati değerdedir. Çünkü askeri tıp; askeri iklimin görev koşullarının, operasyon psikolojisini, askeri disiplin düzenini ve sevk zincirinin içinde barındıran apayrı ve özel bir alandır.
Terörle amansız mücadelede, sınır ötesi şanlı operasyonlarda ve deniz aşırı mukaddes görevlerde Mehmetçiğimizin yanında; askerimizi evladı bilen, kardeşi sayan, onun değil yaralanmasına, saçına rüzgar değmesine dahi yüreği razı olmayan, vatanı namus bilen Türk hekimlerinin görev yapması milli beka meselesidir.
Mayın ve patlama yaralanmalarında, yanık ve ağır travma vakalarında, uzuv kayıplarında uzmanlaşmış bir askeri hekim ordusu zarurettir. Mukaddes kıta geleneği; cephe gerisinden cephe hattına kadar uzanan askeri tıp disiplininin, Mehmetçiğe adanmış fedakar hekimlik ruhunun ve harp şartlarında çelikleşmiş sağlık aklının da kendisidir.
Sivil sağlık sistemlerinin, hastanelerin; savaş cerrahisinin ve cephe gerisi lojistiğinin, ordumuzun bu kendine has ihtiyaçlarını tam manasıyla karşılaması mümkün değildir. Şüphesiz her hastanemiz kıymetlidir. Şehir hastanelerimiz, eğitim araştırma hastanelerimiz ve üniversite hastanelerimiz aziz milletimize büyük hizmetler sunmaktadır. Fakat askeri sağlık sistemi, savaş ve çatışma anında apayrı bir refleks ve seferberlik hazırlığı ortaya koymaktadır.
Bir ordunun topu kadar tabibi, tüfeği kadar tıbbı, zırhı kadar sıhhiyesi de o ordunun şanındandır, caydırıcılığındandır. Askeri hastanelerin yeniden yapılandırılması, Gülhane ruhunun çağın modern ihtiyaçlarına göre yeniden ihyası ve harp cerrahisinin güçlendirilmesini tekraren ifade ediyorum; milli beka meselesidir.
Gençliğinin baharını, mesleğinin yarınını, anasının duasını, babasının ocağını, yarinin hasretini geride bırakıp vatan nöbetinde duran Mehmetçiğimize, aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize karşı borcumuz, askeri hastanelerin yeniden açılmasıdır. Bu borç, cepheden ameliyathaneye ve rehabilitasyon hizmetlerine dek uzanan güçlü, disiplinli ve uzmanlaşmış bir askeri nizamla tamamlanmak zorundadır.
Merhum Barbaros Hayrettin Paşa’ya atfedilen o kutlu söz hâlâ deryalarımızın ufkunda yankılanmaktadır: “Denizlere hâkim olan, cihana hâkim olur.” Türk tarihi bize göstermiştir ki denizi yalnız kıyıdan seyreden milletler, tarihin akışını da uzaktan izlemek zorunda kalır. Fakat denize açılan, denizlerde sancağını taşıyan; denizlerde egemenlik kurup enginleri ticaretin, vatan müdafaasının ve yeri geldiğinde diplomasinin ayrılmaz parçası haline getiren milletler, çağların yönünü tayin eder.
Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’de Sinop’tan Trabzon’a, Kırım hattından Boğazlara uzanan hakimiyet iddiası; Akdeniz’de Rodos’un, Kıbrıs’ın, Girit’in ve Preveze’de tarih yazan zaferinin ardında yatan hakikat de budur. Türk devlet iradesi, asırlarca denizlerde derinleşmiş; mavilikler boyunca al bayrağa yeni yurtlar eklemiştir. Millî Mücadele yıllarında da bu hakikat değişmemiştir. İzmir’in işgaliyle Adalar Denizi kıyılarında başlayan acı imtihan, Türk milletinin Anadolu’ya hapsedilmek istendiğini göstermiştir.
Akdeniz kıyılarında, Antalya’dan Çukurova’ya uzanan işgal hevesleri; limanlarımıza, sahillerimize, ticaret damarlarımıza ve milli hâkimiyetimize kastetmişlerdir. Buna karşın Türk milleti; Aydın’da efeleriyle, Maraş’ta edeleriyle, Adana’da yiğitleriyle, İzmir’de düşmana korkusuzca atılan cengaverleriyle, Anadolu’nun her köşesinde şahlanan Kuvayı Milliye iradesiyle ayağa kalkmış; düşmanı yurdumuzdan söküp atmıştır.
Bu sebeple deniz; Sinop’ta Anadolu’nun kuzeye açılan nefesi, Trabzon’da ticaret yollarının ezelî kapısı, Kırım’da soydaşlık hukukunun sızlayan hatırası, Preveze’de Türk denizciliğinin çağlara meydan okuyan zafer mührü, Kıbrıs’ta egemenliğimizin Akdeniz’e dikilen sancağı, İzmir’de istiklal yürüyüşümüzün son adımıdır. Karadaki istiklalimizi denizlerdeki hakimiyetle tamamlayan, limanlarımızı üretime, tersanelerimizi teknolojiye, donanmamızı caydırıcılığa, Mavi Vatan’ımızı da milli egemenliğimizin ayrılmaz cephesine dönüştüren de işte o adımla başlayan tarihi yürüyüşümüzdür.
‘KABOTAJ BAYRAMI’ MESAJI
1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nın manası da tam burada düğümlenmektedir. Kapitülasyonların karanlık dehlizlerinden aydınlığa erişen Türk milletinin; denizlerinde hür, limanlarında söz sahibi, kıyılarında kayıtsız şartsız egemen bir devlet olma iradesinin adı, büyük bir Cumhuriyet hamlesidir. 1 Temmuz, Türk denizciliğinin esaret zincirlerini kırdığı, kıyılarımızın ve sahillerimizin yabancı imtiyazların gölgesinden kurtulup milli hakimiyetin sancağı altına girdiği tarihi bir eşiktir.
Bugün Ankara’da NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmanın tarihi dönemecindeyken, 1 Temmuz Kabotaj Bayramı’nın ihtiva ettiği milli mana, istikbal çizgimizde çok daha berrak ve stratejik bir çehre kazanmaktadır. Bilinmelidir ki NATO’nun masasında Karadeniz güvenliği telaffuz ediliyorsa bunun yegâne kilidi Türk Boğazlarıdır; küresel deniz yollarının emniyeti aranıyorsa bunun sarsılmaz güvencesi Montrö iradesidir; enerji arzının sürdürülebilirliği tartışılıyorsa bunun can damarı Hürmüz’den Doğu Akdeniz’e uzanan o kırılgan jeopolitik hattır.
Karadeniz’in sükûnet iklimi, Akdeniz’in emniyet çemberi, küresel enerji kordonlarının emniyeti ve tahıl koridorlarının kesintisiz işlerliği; doğrudan doğruya Ankara merkezli Türk devlet aklının soğukkanlı, dirayetli ve dengeli duruşuna endekslidir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni bugüne kadar bir kuyumcu titizliği ve tavizsiz bir egemenlik şuuruyla uygulayan Türkiye; Karadeniz’de fitili ateşlenmek istenen bölgesel yangınları frenleyen, gerilimin deniz havzalarına taşmasını engelleyen ve ittifakın doğu kanadına stratejik akıl kazandıran yegâne aktördür.
Kabotaj hakkı, bu büyük ve muhalled deniz egemenliğimizin iç cephesini tahkim eden hukuki ve milli bir zırhtır. Kendi kıyılarımızda deniz ticareti ve taşımacılık hakkını millileştirerek limanlarımızda yabancı imtiyazların sömürgeci gölgesini yırtıp atan Cumhuriyet iradesi; bugün Mavi Vatan’ımızın her bir damlasında, deniz yetki alanlarımızda, stratejik tersanelerimizde, şanlı donanmamızda ve her geçen gün büyüyen deniz ticaret filomuzda aynı haysiyet ve ruhla nefes almaktadır.
Kabotaj, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de gözbebeğimiz gibi korunması, anasının kucağından ayrılmamış bir yavru gibi büyütülmesi ve jeopolitik derinliğiyle kavranması mecburi olan istiklal mevziidir. Bu sebeple 1 Temmuz’u, milli hâkimiyetimizin enginlerimizdeki mühürlü tapusu, Misak-ı Milli şuurunun denizlerdeki yansıması olarak telakki etmekteyiz.
NATO heyeti Ankara’ya gelirken zihinlere mıh gibi kazımalıdır ki; Türkiye’nin denizlerdeki varlığı ve sarsılmaz mutlakiyeti, yalnızca sınır güvenliği için değil; bölgesel barışın, küresel enerji yollarının emniyetinin ve ittifakın caydırıcılık kapasitesinin ayakta kalabilmesi için de hava kadar, su kadar hayatidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o muhteşem ifadesiyle “Toprakların ucu deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudreti ve yeteneğinin hududu çizer.”
Bu inançla, 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı en kalbi duygularımla kutluyor; Türk denizciliğini omuzlayan asil kaptanlarımızı, gemi insanlarımızı, tersanelerimizde harikalar yaratan mühendis ve işçilerimizi, liman çalışanlarımızı, ailesinin rızkını dalgalardan çıkaran balıkçılarımızı ve vatanımızın masmavi seccadesinde gece gündüz nöbet tutan kahraman Türk ordusunun bir parçası olan Deniz Kuvvetlerimizi şükran ve saygıyla selamlıyorum.
Rabbim ay yıldızlı al bayrağımızı karada indirmesin, denizde soldurmasın, göklerde gölgeletmesin. Mavi Vatan Türkün çelik iradesiyle ilelebet muhafaza bulsun. Sağ olun, var olun. Yüce Allah’a emanet olun.”