Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, 27-29 Temmuz tarihleri arasında Kıbrıs’ta temaslarda bulundu.
Son 16 yılda adayı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Christodoulides ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’la ayrı ayrı ve üçlü formatta görüşmeler gerçekleştirdi. Ancak temaslardan Kıbrıs sorununa ilişkin somut bir çözüm planı ya da yeni bir müzakere takvimi çıkmazken, yalnızca taraflar ile garantör ülkelerin katılımıyla ilerleyen dönemde yeni bir 5+1 formatındaki konferans düzenlenebileceği açıklandı.
Guterres’in ziyareti sırasında bir grup yurttaş da Lefkoşa’da BM’nin Kıbrıs politikasını protesto etti. Protestocular adına yapılan “Ortak zemin yoksa, hangi zeminde müzakere?” başlıklı açıklamada, BM’nin kendi hazırlattığı raporlarda taraflar arasında ortak müzakere zemini bulunmadığının ortaya konulduğu halde yeni müzakere girişimlerinin sürdürülmesinin çelişki olduğu savunuldu.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in görev süresinin bitimine aylar kala gerçekleştirdiği Kıbrıs ziyareti, sahadaki gerçeklikten kopuk bir “diplomatik koreografinin” en yeni perdesi olarak karşımızda duruyor.
Bu ziyaretin zamanlamasını, motivasyonunu ve geride bıraktığı soru işaretlerini kamuoyunun dikkatine sunmak bir zorunluluktur.
Ortaya konulan yalın gerçekler, adada dayatılmaya çalışılan eski formüllerle sahadaki sarsılmaz irade arasındaki derin uçurumu gözler önüne seriyor.
Yarım asır boyunca Kıbrıslı Rumların maksimalist politikaları nedeniyle akamete uğrayan onuncu müzakere sürecinin ardından, federatif çözüm modeli kesin ve geri dönülmez bir biçimde tükenmiştir. 2017’de Crans-Montana’da yaşanan kırılma, bu modelin tabutuna çakılan son çivi olmuştur.
Sahadaki bu kopuş, sadece siyasi söylemlerle değil, resmî ve uluslararası belgelerle de tescillenmiştir:
Holguin Raporu (Temmuz 2024): Guterres’in kendi atadığı Kişisel Temsilci Maria Angela Holguin’in altı aylık mekik diplomasisi sonucunda sunduğu rapor çok nettir: “Taraflar arasında müzakereyi başlatmaya elverişli ortak bir zemin mevcut değildir.” Dahası bu rapor, “iki toplumlu, iki kesimli federasyon” formülünün artık ortak bir referans noktası olmaktan çıktığını ilan etmiştir.
Meclis Kararı (17 Ekim 2025): KKTC Cumhuriyet Meclisi, olağanüstü toplanarak iki devletli çözüm modelini devletin resmî ve bağlayıcı politikası olarak oy çokluğuyla kabul etmiştir. Bu karar, Kıbrıs Türk halkının egemenlik iradesinin yasal mührüdür.
Kendi temsilcisinin “ortak zemin yok” raporuna rağmen Guterres; Mart 2025’te Cenevre’de, ardından Temmuz 2025’te New York’ta gayriresmî toplantıları zorlamış ve şimdi de soluğu adada almıştır.
Burada şu kritik soruları sormak hakkımızdır:
Başarısızlığı kayda geçmiş bir zeminde ısrar etmenin mantığı nedir? Guterres, müzakerelere dönülemeyeceğini bildigi halde neden bu suni teneffüsü sürdürmektedir? BM, adadaki iç siyasi dengelere veya yaklaşan seçim süreçlerine etki edecek şekilde, diplomatik zemini yapay bir algıyla canlı tutmaya mı çalışmaktadır?
Dışarıdan bakıldığında, Kıbrıs Türk halkının sokaklara dökülüp kitleler halinde eylemler yapmaması bir “kabulleniş” veya “kaygı eksikliği” olarak yansıtılmak istenebilir.
Bu, üretilmeye çalışılan en büyük algı operasyonudur.
Gerçek tamamen farklıdır:
Federal Çözüme Güven Yoktur: Kıbrıs Türkü, 1963-1974 arasında yaşadıklarını unutmamıştır ve Rum tarafının tahakkümü altına gireceği bir federasyon masalına inanmamaktadır.
Tek Teminat 1974 Garanti Sistemi: Kıbrıs Türk halkı, Türk askerinin adadaki mevcudiyetini yaşamsal bir varlık nedeni olarak görmektedir. 1974’ten günümüze adada kan dökülmemesinin yegane unsurunun Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü olduğu bilinci kesindir.
Özgüvenin Sessizliği: Toplumun bugün agresif bir kaygı hissetmemesinin sebebi, sahadaki güvenlik mimarisine ve kendi devletinin varlığına duyduğu derin güvendir.
Guterres’in bu ziyaretini küresel jeopolitikten bağımsız okuyamayız. Uluslararası sistemin içine düştüğü ahlaki ve hukuki çöküş tam da burada sırıtmaktadır!
Bir tarafta, Orta Doğu ve Gazze’de göz göre göre soykırım işlenirken, uluslararası hukuk açıkça çiğnenirken ve saldırgan devletler komşu toprakları işgal ederken yalnızca etkisiz kınamalarla yetinen, acziyet ve izleyicilik içine gömülmüş bir Birleşmiş Milletler durmaktadır.
Diğer tarafta ise 1974’ten bu yana mutlak bir barışın, istikrarın ve kan dökülmeyen iki devletli bir düzenin hüküm sürdüğü Kıbrıs’ta, acil müdahale baskısı kuran, zorlama zirveler dayatan ve yoğun bir mekik diplomasisi yürüten bir Genel Sekreter vardır.
Ortadoğu bir yangın yeri iken, masumlar katledilirken ve bölgesel barışı bozan saldırganlara karşı kılını kıpırdatamayan Sayın Guterres, yarım asırdır huzurun ve sükunetin hakim olduğu Kıbrıs’a gelip suni bir kriz üretmeye çalışacak zamanı nereden ve nasıl bulmaktadır? Bu derin çelişki, Kıbrıs Türkünün belirli uluslararası güç merkezleri ve lobilerin çıkarları doğrultusunda baskı altına alınma çabasından başka bir şey değildir.
Ortadoğu bir yangın yeri iken, masumlar katledilirken bölgesel barışı bozan saldırganlara karşı kılını kıpırdatamayan Sayın Guterres, yarım asırdır barışın hüküm sürdüğü Kıbrıs’a gelip kriz üretmeye çalışacak zamanı nereden ve nasıl bulmaktadır?
Bu durum, Kıbrıs Türkünün belirli uluslararası güç merkezleri ve lobiler tarafından baskı altına alınma çabasından başka bir şey değildir.
Bugün burada sessiz çoğunluğun arasından bir grup temsilci olarak tarihe not düşüyoruz: Kıbrıs’ta sahte bir diplomatik başarı hikayesi yazmak adına Kıbrıs Türk halkının egemenliği, güvenliği ve Türkiye’nin garantörlüğü pazarlık konusu yapılamaz. Sayın Guterres’e düşen, tükenmiş formüllerle yeni bir “oldubitti” yaratmaya çalışmak değil; adadaki iki ayrı devletin varlığını, egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde kabul ederek bu tarihi gerçeği BM kayıtlarına geçirmektir.”









