Tanju Bağırgan yazdı…
“Bugün pazartesi.”
Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan, güne o tanıdık isteksizlikle başladı. Popüler psikoloji bu hâli çoktan adlandırdı: “Pazartesi Sendromu”
Günümüzde neredeyse her insani duyguya, gündelik isteksizliğe ve huysuzluğa bir “sendrom” adı veriliyor. Bir duruma sendrom dediğimizde, onu daha bilimsel ve kabul edilebilir hâle getirdiğimizi düşünüyoruz.
Madem çağdaş dünya her şeyi sendromlarla açıklamayı bu kadar seviyor, ben de çağımızın en yaygın toplumsal sorunlarından birine farklı anlamlı bir ad vermek istiyorum:
“Kırmızı Pazartesi Sendromu.”
Buradaki “sendrom”, klinik bir tanı değildir. Toplumların, gerçekleşeceğini bildikleri bir kötülük karşısında nasıl olup da topluca hareketsiz kalabildiklerini anlatan eleştirel bir benzetmedir.
Peki pazartesi neden “kırmızı”?
Çünkü bu kırmızı, takvimdeki bir günü veya işe gitme isteksizliğini değil; “göz göre göre akan kanı, herkesin bildiği bir adaletsizliği ve ortak vicdanın eyleme dönüşemeyişini” simgeler.
Kavramın kökleri, okumaktan çok mutlu olduğum Gabriel García Márquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanın etkisine dayanmakta.
Angela Vicario, düğün gecesinin ardından “bakire çıkmadığından dolayı” ailesine geri gönderilir ve bu eylemden sorumlu tutulan kişi olarak Santiago Nasar’ın adını verir. Ancak romanda, bu suçlamanın doğruluğunu hiçbir zaman kesinleşmeyecektir!.
Angela’nın ikiz kardeşleri Pedro ve Pablo, “namuslarını temizlemek için”Santiago’yu öldüreceklerini neredeyse bütün kasabaya duyururlar. Bıçaklarını herkesin gözü önünde bilerler. Niyetlerini böylesine açıkça ilan etmeleri, onların da birilerinin araya girip kendilerini durdurmasını bekledikleri biçiminde yorumlanabilir.
Kasabada birçok kişi yaklaşan cinayeti bilmektedir artık. Kimi söylentiyi ciddiye almaz, kimi haberi bir başkasının ulaştıracağını düşünür, kimi olayı “namus meselesi” sayar, kimi de sorumluluğu yetkililere bırakır.
Bilgi herkes arasında dolaşır; fakat zamanında ve etkili bir eyleme dönüşmeyecektir.
Sonunda Santiago Nasar, piskoposun kasabadan geçmesinin beklendiği o pazartesi sabahı, herkesin önceden bildiği bir cinayetin kurbanı olur.
Onu yalnızca iki kardeş öldürmemiştir. Kadercilik, ataerkil namus anlayışı, kurumsal yetersizlik ve sorumluluğun sürekli başkasına bırakılması da cinayeti olanaklı kılmıştır.
Kasaba halkının asıl suçu kötülüğü bilmemesi değildir.
“Bilmesine karşın onu önleyecek ortak iradeyi oluşturamamasıdır.”
İşte farklı bir yaklaşımla tanımlamaya çalıştığım Kırmızı Pazartesi Sendromu budur: Gerçekleşeceği önceden bilinen bir kötülüğün sorumluluğunun bireyler, kurumlar ve toplum arasında dağıtılması; herkesin bir başkasının müdahale edeceğini düşünmesi ve sonunda bilginin eyleme dönüşmemesi…
Bu sendromun temel belirtisi bilgisizlik değil, “eylemsiz bilgidir.”
Bugün bunun örneklerini hayatın her alanında görüyoruz:
Siyasal gidişattan yakınırken değişimin sorumluluğunu bir lidere ya da belirsiz bir kurtarıcıya bırakıyoruz.
Borsa gibi Finansal piyasalardaki olağan dışı değerlenmeleri fark ediyor; kazanç sürdüğü süreç boyunca yaklaşan çöküşü izlemekle yetiniyoruz..
Sporda kısa süreli galibiyetler uğruna sporcuların uzun vadeli gelişiminin ve altyapının aşınmasına sessiz kalıyoruz.
İş yerinde, okulda ya da sanal ortamda birinin zorbalığa uğradığını biliyor; hedef olmamak için başımızı çeviriyoruz.
İklim krizinin sonuçlarını bilimsel raporlardan okuyor; fakat tüketim düzenimizin konforundan vazgeçmek istemiyoruz.
Sokakta şiddete uğrayan bir insan için yardım yollarını harekete geçirmek yerine telefonumuzu çıkarıp görüntü kaydediyoruz.
Artık yalnızca tanık olmuyoruz; “başkasının acısını konulu film gibi içeriğe dönüştürüyoruz.”
Çağdaş insanın sorunu, kötülüğü görememesi değildir. Onu görmesi, tanımlaması, çözümlemesi, kaydetmesi ve paylaşması; yanında durdurmak için kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmemesidir.
“Kırmızı Pazartesi” romanı bize yalnızca önceden duyurulmuş bir cinayeti anlatmaz. Herkesin bildiği bir kötülüğün, tam da herkes bildiği için sahipsiz kalabileceğini gösterir.
Çünkü bilgi kalabalıklaştıkça sorumluluk dağılabilir.
Sonunda herkes aynı cümlenin arkasına saklanır:
“Ben bir başkasının onu durduracağını sanmıştım.”
“Bugün pazartesi.”
Bu pazartesiyi de yalnızca “Pazartesi Sendromu”yaşanan sıradan bir gün olarak mı göreceğiz?
Yoksa kendi “Kırmızı Pazartesi’mize” yine yalnızca seyirci mi kalacağız?
“Ne dersin, Santiago?”
