Muhsin Türkseven yazdı…
Ortadoğu’da hiçbir askerî sevkiyat “rutin” değildir. Hele ki bu sevkiyatlar, Suriye’nin kuzeydoğusunda ve Irak’ta Türkiye sınırına çok yakın mesafedeki ABD üslerine yapılıyorsa, mesele sadece bölgesel değil, doğrudan “millî güvenlik” başlığıdır.
Son dönemde artan bu gelişmeler, Washington’un YPG kontrolündeki bölgede yeni ve daha sofistike bir askerî mimari inşâ ettiğini gösteriyor. Üstelik bu süreç, Washington’daki siyasi söylemlerden bağımsız olarak, büyük ölçüde CENTCOM merkezli bir saha aklıyla yürütülüyor. (ABD’de yönetimler ve söylemler değişse de, sahada kurulan askerî düzenek büyük ölçüde süreklilik arz ediyor.)
Son günlerde basına da yansıyan haberler, ABD’nin özellikle kasım ayından beri Suriye’nin kuzeydoğusundaki ve Irak’taki varlığını nicelik ve nitelik olarak yeni bir aşamaya taşıdığına işaret ediyor.
Hava savunma sistemleri, radar sistemleri, füze platformları ve ağır silahlar taşıyan kargo uçaklarının (20’yi aşkın ağır askerî malzeme taşıyan) bölgeye inişi ve konuşlandırılması, bugün yaşananların “ani” değil, “planlı” ve “kademeli” bir hazırlık olduğunu ortaya koyuyor.
Burada kritik soru şu: Peki, bunlar neyin hazırlığı?
ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna yaptığı yığınak, sadece YPG’nin korunması ya da eğitilmesiyle sınırlı görünmüyor. Hava savunma sistemleri ve radar altyapısı, klasik bir “yerel güç destekleme” faaliyeti değil; daha çok alan hâkimiyeti, hava sahası kontrolü ve uzun vadeli askerî mevcudiyetin işaretidir.
Başka bir ifadeyle, bu bölge ABD açısından geçici bir operasyon alanı değil, kalıcı bir askerî platform haline getirilmektedir.
Aynı dönemde Irak’ta da, özellikle Erbil ve Ayn el-Esed hattında ABD üslerinde artan hareketlilik, sevkiyatlar ve altyapı güçlendirmeleri dikkat çekiyor.
Suriye’nin kuzeydoğusu ile Irak’ın kuzeyi birlikte okunduğunda, ortaya çıkan tablo parçalı değil, bütüncül bir jeopolitik dizayndır. Bu hattın, yalnızca Suriye uzantısı olarak değil; aynı zamanda İran’ı dengeleme ve Türkiye’nin bölgesel manevra alanını kontrol altında tutma stratejisinin bir parçası olarak şekillendiği görülüyor.
Bu tabloya İsrail’in son dönemde YPG ve Dürzi unsurlarla geliştirdiği temaslar eklendiğinde, sahadaki denklemin sadece askerî değil, sosyo-politik olarak da derinleştirildiği görülüyor. Aynı İsrail’in, Doğu Akdeniz’de GKRY ve Yunanistan’la kurduğu stratejik hat ise, Ege’den Suriye’nin kuzeyine uzanan bir baskı çemberini tamamlıyor.
Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz: Türkiye bu büyük resmin neresinde?
Asıl dikkat çekici olan ise, böylesine kritik gelişmeler yaşanırken Türkiye kamuoyunun gündeminin büyük ölçüde magazin başlıkları, yapay polemikler ve 24 saatlik tartışmalarla meşgul edilmesidir. Hangi konunun büyütülüp hangisinin görünmez kılınacağı çoğu zaman bilinçli tercihlerle şekillenir. Güney sınırımızın hemen ötesinde, Türkiye ile çıkar çatışması yaşayan aktörler tarafından muazzam tehdit ve tehlikeler üretilirken, bunun kamuoyunda “sınırlı” yankı bulması da tesadüf değildir!
Hülasa
ABD’nin YPG bölgesine ve Irak hattına yaptığı bu askerî tahkimat, Türkiye açısından yalnızca bir “terörle mücadele” sorunu değil; egemenlik, kuşatma ve uzun vadeli güvenlik meselesidir. Irak ve Suriye hattında inşa edilen bu askerî mimarinin, ileride Türkiye’ye karşı bir baskı unsuruna dönüşmeyeceğini varsaymak, açık bir stratejik körlük olur.
ABD’nin zaman zaman gündeme getirdiği “bölgeden çekiliyoruz” söylemiyle perdelediği askerî tahkimatlar, İsrail’in proaktif hamleleri ve Doğu Akdeniz’den Suriye’nin güneyine uzanan ittifak ağları, Türkiye’yi her zamankinden daha dikkatli ve hazırlıklı olmaya zorluyor.
Bu oyunda pasif kalmak, geleceğin haritasını başkalarının çizmesine razı olmak anlamına gelir.