Serkan Öz yazdı…
“Halimiz İtten Beter Keyfimiz Paşada Yok”
İnsanlar ancak korkuları ve umutları devam ettiği sürece hakimiyet altında tutulur. Eğer bu duygular ortadan kalkacak olursa, efendisi olunan insan yeniden kendi kendisinin efendisi olur “(1)
Peki insanlar kendi kendisinin efendisi olduğunda daha mutlu ve umutlu olacaklar mı? Bu mutluluğun kaynağı aslında özgür aklın, aklıselimin hakim olmasıyla mı gelecek?
Tüm bunlar felsefenin, toplum bilimlerin tartışma konusu.
Bu yazıyı, Cumhuriyet fikrinin beni ve ait olduğum Türk Milletini daha gönençli (müreffeh) bir hayata götüreceği inancından kaynaklanan bir umutla, mutlu bir iradenin başlangıcı olarak kaleme alıyorum.
Sorulması gereken şudur: bir yönetim biçimi ve hayat tarzı olarak cumhuriyetten ne anlıyoruz ve günümüzde cumhuriyetin kurumsal temsilcisi olabilecek birlik ve örgütler ile aydınları, yazarları ve çizerleri, sendikaları, üniversiteleri, işçileri, çiftçileri ve mühendisleri var mıdır? Başka deyişle, günümüzde beni mutlu ve umutlu kılan teori ve pratiği birlikte paylaşıp çoğaltabileceğim bir adresimiz var mı?
Galiba bu tartışmada adı geçen kurum ve sıfatların ortaya koyacakları eserler daha nesnel bir yargı oluşturmamıza yardımcı olacaktır.
Öncelikle kavram olarak cumhuriyeti kendimce tanımlamak isterim. Cumhuriyet dediğimde, bundan yaklaşık altı ay önce rahmetli Neşet Ertaş ozanımızın çok kıymetli kızı ile yapmış olduğum bir sohbette onun ağzından duymuş olduğum tek cümle, kafamdaki felsefi karşılığı somutlaştırarak, meselenin tam da bu olduğunu atasözü gibi beynime nakşetti.
Ozanımızın kızı, kendilerini hiç kimseden farklı görmediklerini ve böyle yaşamanın babalarından öğrendikleri bir ahlak olduğunu anlatmak için, “Biz herkes gibi sıraya geçen bir ailenin evlatlarıyız,” demişti.
Ne müthiş bir söz: sıraya geçmek.
İşte Cumhuriyet budur: sıraya geçmek.
Tüm film burada kopuyor.
Herkes sıraya geçmeye razı mı? Ya da sıraya geçmek çoğunluğu mutlu edecek geçerli bir formül müdür? Burada hepimizin kendisini samimi olarak sorgulaması gerekmez mi? Gerçekten ben herkesle aynı mıyım? Aynı kalitede eğitim, sağlık, hukuk önünde eşitlik, sanat, spor olanaklarını aldığım, torpilsiz ve ayrıcalık tanımaksızın ve de sıraya geçme zorunluluğunun kaçınılmaz olduğu bir hayatta mutlu olur muyum ?
Örneğin şimdi herkesin gidemediği coğrafyalarda istediğim otele gitmek, istediğim yaylaya çıkmak, istediğim organik besinleri yiyerek, istediğim elbiseleri giyip, istediğim sanatsal faaliyetleri en iyi hocalardan öğrenerek geçim kaygısı duymaksızın icra etmek varken, hasta olduğumda randevu almadan ve sıraya geçmeden en iyi hastanede en iyi doktora gitmek varken, sevdiğim takımın maçını özel locada çay ya da viski içerek izlemek varken (ki çay hep tercihimdir), tatilde herkesin gittiği plajlar yerine özel yatımla en bakir plajlara gidip en berrak denizlere girmek varken ya da bir TSK Paşasının orduevindeki, sosyal tesislerdeki ayrıcalığını yaşama imkânı varken ya da yüksek bürokratların çakarlı araçlarıyla trafikteki önceliğinden tutun da tüm devlet aygıtını sıraya geçmek için değil de öne geçmek için kullanması varken, hangimiz sıraya geçerek mutlu olacağız.? Veya bu sıra nasıl bir niteliğe sahip olmalı?
Bu ayrıcalıkları tüm milletin standartı yapmak mümkün müdür ?
Burada atmış olduğumuz başlığa gelmek istiyorum. Evet aslında fiili gerçeğin pek de -en azından bir çoğumuz için – paşa keyfi sürecek bir yaşam kalitesine sahip olmadığına inanıyorum. Hayatımızın büyük bir kısmını tüketim toplumunun ve egemen ideolojinin yoğun propagandası altında oluşturduğumuz bir yaşamı tüketmeye çalışmakla geçirdiğimizi düşünüyorum. Esaret zihniyetinin, bize çizmiş olduğu doğrultuda, maddi ve manevi esirliği yaşam kavgası olarak tanımlayarak, her gününü tükettiğimiz, tabiatın doğal akışının karşısında direnerek soylu bir mücadele verdiğimize inandığımız, kendi zihnimize ve bedenimize yabancılaştığımız bir yaşamı sürdürmekteyiz.
Peki fiili gerçeğe rağmen ‘paşa keyfi’ nereden geliyor?
Şairin dediği gibi ‘itten aç yılandan çıplak vurgun ve bela gelip durmuşsam kapına, var mı ki doymazlığım’ mısralarındaki gibi (her ne kadar hiç tatmin edilmemiş olsa da) doymazlık arzusu mu bu keyfin bize geldiği yer?
Sorguladığımız ‘paşa keyfi’ elbette özel olarak konforlu eylemsizliğini bozamamış Türk aydınına ilişkin bir tanımlamadır.
Yoksa sıradan herkes dediğimiz, sıraya geçmenin tercih değil zorunluluk olduğu milletin çocuklarının üzerine alacağı bir tanımlama için kullanılmamıştır.
İşte burada bence bir Türk Entelijansiyası tanımı yapmak gerekir.
Yaşam standardını ve devamını düşünsel emek ile geçirenleri başa almak üzere topluma yön verme iddiasında olan, çeşitli kaynaklar ve varlıklar sayesinde yaşam kalitesini ortalamanın üzerinde bir düzeye çıkarmış ve de bu imtiyazlı hayatıyla toplumda kanaat önderi dediğimiz nitelenmeleri haiz olan yazar, çizer, sanatçı, yüksek askeri ve sivil bürokrat emeklisi, yine yazı ve mülakatlarıyla basında yer alan iş insanı, bilim insanı, meslek ve sivil toplum önderleri vs dediğimizde kabaca bir bakış açısı ortaya koymuş olacağız.
Düşünce tarihi açısından, insan, toplum ve doğanın birbiriyle olan ilişkisi ve çatışmalarıyla, ortak mutluluğun ve iyiliğin inşaası üzerine bir çok çözümleme yapmış olan entelijansiyanın yazıları eserleri günümüzün ve yarınımızın yaşantısına biçim veren düşüncelerle doludur.
Bir çoğu bu evrensel yasaları oluştururken kendisinden önceki düşüncelerden beslenerek yola çıkmıştır. İnsanlık tarihinin düşünsel evrimini, en ideal, en güzel yaşam biçiminin nasıl olması gerektiğine dair serüvenlerin hikayesi olarak okumaktayız.
‘Bir duygu ancak kendisine aykırı ve kendisinden daha güçlü bir başka duygu tarafından bastırılabilir veya ortadan kaldırılabilir. İnsan ancak başına daha büyük bir kötülük gelmesinden korkarsa nefret ettiğine zarar vermekten kaçınır.’
Spinoza’ya ait olan ve toplumsal yaşamda insanın kendi menfaatini korumak adına diğer insanlara zarar vermesinin önlenebilmesi için yapmış olduğu bu değerlendirmeye katılmamak sanırım mümkün değil.
Ama aynı zamanda filozofların, bilim adamlarının, bilgili ve inançlı insanların yani hiç kimsenin günlük hayatın tehlikeleri altında yaşarken, dürüst olmayan şekilde veya toplumun ortak yararına aykırı şekilde davranmayacağının bir garantisi olmaz. İşlerin iyi yürümesinin garantisi olarak sadece kişilerin dürüst davranışına bağımlı olan bir devletin istikrara sahip olması da mümkün değildir.
Bu yüzden de toplumun istikrarı için kamu işlerinin, devleti yönetenlerin dürüst olmayan biçimde veya toplumun ortak yararına aykırı şekilde davranmalarına engel olacak şekilde düzenlenmesi gerekir.
Sanırım siyasal düşünceler tarihinin bir konusu da budur.Sokrates’den Karl Marks’a ve de Chomsky’e kadar bireyci, toplumcu…vs. düşünce sistemleri en ideal yaşamı bulmak üzere kurulmuştur.
Bu uzun girişten sonra ‘başta belirttiğim üzere’ …Cumhuriyet fikriyatı birey ve toplum olarak en mutlu ve en üretken bir model ve ideal olarak ortada durmaktadır.
Burada hangi cumhuriyet tartışmalarına girmeksizin ve yeni bir keşfe çıkmaksızın Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti, tarihi olarak yegane çıkış yolu olarak önümüzdedir.
Yukarıda değindiğim üzere fiili durum cumhuriyetin, aydınlarıyla, kurumlarıyla, hukukuyla, tarımıyla, sanayisiyle, eğitimi ve sağlığıyla tasfiye edilmişliği karşısında yeniden ve yine Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradeye bağlı olarak cumhuriyet fikriyatının Türk Milletinin öncü gücünü bir araya getireceği inancı ve aşkıyla düşüncelerimi paylaşıyorum. Bu bir araya gelişi hangi yöntemle ve kimlerle, ne zaman nasıl inşa edebileceğimize ilişkin tartışmanın yapılması gerektiğine inanıyorum.
Ve bu manada tüm gençlerimizin ve kadınlarımızın bu tartışmaya katkı sunmasını bekliyorum.
Biz herkesin sıraya, (ancak tüm milletin fertlerinin hakikaten yüksek kalitede insanca yaşam standartlarını oluşturduğumuz bir cumhuriyette) geçmekten onur ve mutluluk duyacağı bir ülkeye inananlara açık bir çağrıda bulunuyoruz.
İçinde bulunduğumuz durumu galiba uzun uzun tartışmaya gerek yok. Sayın Yavuz Alogan’ın “Seçmen neyi seçecek? ve “Kader utansın” yazılarıyla, Sayın Cem Gürdeniz’in “Korkma Sönmez,” “Gerçek hırsızlığı, algı haydutluğu,” “100. yılda toprak gemi ve mavi vatan için jeopolitik esaslar” ile cumhuriyetin manifestosu diyeceğim “Vefa, cesaret ve asalet” yazıları günümüzü en berrak şekilde tarif ettiğini düşündüğüm eserlerin başında gelmektedir.
Konuya ilişkin herkesin kendi penceresinden ve kendi mahallesinden gördüğü tablonun hemen hemen aynı olduğunu değerlendiriyorum.
Şimdi bu bunalım ve karanlıklara sokulmuş, milleti millet yapan tüm atmosferin darmadağın edilerek çeşitli cepheleşmeler yaratılmış geniş halk kesimlerini nasıl birleştireceğiz? Tekrar ve ebedi bir ortaklaşmaya nasıl ulaşacağız ve vatanı vatan yapan maddi ve manevi unsurları nasıl inşa edeceğiz? Türk Milletinin ahlaklı, namuslu, devrimci ve ilerici cumhuriyet aydınları Atatürk Cumhuriyeti adına bir araya gelerek bir kadro oluşturabilecek mi? Kurucu Meclis anlayışıyla Türkiye Cumhuriyeti siyasi hareketini kurmak ve hayata geçirmek için bir davet, daha doğrusu bir nesnel ve bilimsel gerekliliğin ve milli vazifenin çağrısını ortaya koyuyoruz.
Bu istek ve çağrıdan sonra Türkiye Cumhuriyeti siyasi hareketini kurucu meclisi oluşturacak mücadelenin vazgeçilmez ve biricik modeli olarak nasıl tanımladığımızı tartışalım.
‘Ancak bir Kurucu Meclis yeni bir anayasa yapabilir.
Genel seçimlerle kurulan parlamento ancak Kurucu Meclis’in oluşum esaslarını, üyelerinin halk tarafından seçilme usul ve kurallarını yasa çıkararak belirleyebilir. Kurucu Meclis kendi iç tüzüğünü hazırlayıp onaylar ve toplumun en geniş kesimleriyle, üniversiteler, sendikalar, barolar ve diğer meslek örgütleriyle temas kurarak, dünya anayasalarını ve ülkemizde 1876’da Mithat Paşa’nın hazırladığı Kanunu Esasi’den bu yana gelmiş geçmiş bütün anayasaları inceleyerek her madde için ayrı bir rapor hazırlayan komisyonlarla, bütün medya organlarına açık yöntemlerle çalışarak, aynı zamanda halkı anayasa konusunda eğitip bilgilendirerek, toplumu bilinçlendirerek yeni bir anayasa hazırlar.’ (Y.Alogan)
Direnecek kimse kalmışsa, direniş olur… Kalmamışsa, mevcut siyasi ve ideolojik hegemonya, bütün sonuçlarıyla birlikte kaderimizi belirler. O vakit şikayet etmenin, sızlanmanın; Devrim Kanunları, Atatürk, Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri, ah eski CHP, vah vah lâiklik diye konuşmanın yazmanın faydası ve anlamı olmaz.
Evet demiri döveceğiz. Ama öncelikle demiri dövmek için bir çekice ihtiyaç var. Ancak kendisi de demir olan ilk çekiç nasıl yapılacaktır ?
İşte kadro, Cumhuriyet’in çekici olacaktır. Çekici yapmak için de gerekli olan demirimiz cumhuriyetin gençleri ve kadınları olarak kendisini bir kadro hareketi ile ortaya koymalıdır.
Cumhuriyet fikriyatını (fikirler bütünü) ve bu fikriyatı tesis edecek gücün yine cumhuriyetin temeli olan ortaklaştırılmış örgütlü akıl ile (kadro) kurulabileceği savımızı daha geniş bir tartışma yapabilmek ve konuyu zenginleştirebilmek için bir kişiye bağlı, bir lidere dayalı, siyasi ya da sivil örgütlenme modeline ilişkin handikapları birkaç değerlendirmeyle, kavram ve yöntemle sağlıklı bir yol bulma amacıyla açık zihinlerin tartışmasına sunuyorum.
“Devlet meseleleri ortak esenliği ilgilendiren hiçbir şey mutlak surette bir kişinin iyi niyetine bırakılamayacak biçimde düzene konduğu zaman, herkes ister kendi iradesiyle ister zor ya da zorunluluk yoluyla olsun aklın buyruklarına göre yaşamaya mecbur bırakılır. Zira hiç kimse bazen uyuklamayacak kadar uyanık değildir, hiç kimsenin kararlılığına en çok ihtiyaç duyulduğunda hiç bozulmayacak kadar ve çözülmeyecek kadar güçlü ve sağlam bir zihni asla olmamıştır.’ (Spinoza)
Bir kişiye bağlı, lider odaklı ve lider güçlü ve etkili olduğu süreçte ayakta olan her hareket, günün sonunda kişinin ölümü, dönüşümü ve bükümü ile çıkılan hedeften gidilmesi muhtemel hedefe doğru ortaya çıkan olasılıkları istikrarsızlaştırır.
Liderin sağlık durumundan psikolojik durumuna kadar olası dengesizliklerden tutun da, geçmişinde ve geleceğinde yaşamış olduğu veyahut yaşayacağı her türlü sorun ya da toplum tarafından kabul edilemeyecek bir fiil ve söylem karşısında başında bulunduğu bir siyasi hareketi, fikriyatı topyekün çökertme riski, göz ardı edilemeyecek önemli bir tehdittir.
Bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti politikasının gelişmesini ve büyümesini önlemeye odaklı kurulmuş olan tüm ulusal ve uluslararası mekanizmaların öyle ya da böyle lidere yönelik herhangi bir açık, veyahut herhangi bir zaaf üzerinden devşirme ve dönüştürme olasılıkları da günümüzünün gerçeğidir.
Kaldı ki biz Cumhuriyet derken yöntem ve programda şura aklını ve idaresini tecrübe etmiş bir milletin çocuklarıyız. Devirmeye çalıştığımız sermaye odaklı ve mülkiyet kutsayıcı bu düzenin hiyerarşisini reddederek işe başlamalıyız. Aynı sonucu gördüğümüz yöntem ve eylemleri Cumhuriyetin ortak aklıyla yeniden geliştirmezsek, değişik sahnelerine farklı oyuncular koyduğumuz aynı filmi izlemek kaçınılmaz olacaktır. Bu çıkmaz tekrar, şimdiye dek özenle inancı ve hayali darmadağın edilmiş ve de bilinçli teori ve pratik sonucu (propaganda, operasyonlar gibi) güvenin iğdiş edilerek şüphe ve korkunun yükseltilmiş olduğu Türk Milletinin evlatlarının Cumhuriyet devrimi için girişmiş olduğu çabayı baltalayacaktır. Bir yandan da devrim inancını utopikleştirip tarihin gerilerine atılmasına sebebiyet vereceği açıktır.
Aynı tehlike her biri cumhuriyetin yıllarca külliyatından geçmiş olan kadronun her bir bireyi için de geçerlidir.
Kişilerin bazı aşırıya giden istek ve talepleri, fazlaları diyebileceğimiz düşünceleri, bireysel hayatındaki aşırılıkları kadro içerisinde törpülenebileceği gibi, eksik noksan ve hatalı düşünceleri de kesinlikle insana özgü bir gerçekliktir.
Toplum tarafından yadırganabilecek yaşamlar topluluğun diğer bireylerince ve en önemlisi örgüt aklı ve disiplini ile tamamlanacaktır. Tekil olarak fikriyata karşı gelişebilecek ön yargıların kadro içerisinde eritilerek tümel yaklaşımın öne geçeceği gerçeği ortadadır.
Şimdi gelelim asıl dikkat çekilmesi gereken meseleye.
Bu aslında şimdiye dek Atatürk Cumhuriyeti’nin hem içerideki ve hem de dışarıdaki Türk düşmanlığını hafife alma aymazlığıdır.
Bu konuda bütünlük içeren ve devamında tüm enerji ve birikimini bir an olsun bu cumhuriyet karşıtlığı için harcamaktan tereddüt etmeyen bir bileşkenin varlığı ortadadır.
Tüm varolma ve yaşama güdüsünü bunun üzerine tesis eden yerel ulusal ve uluslararası iktidara karşı yalnızca feda kültürü ile bir savaş verilebilir. Bu kadroyu talep edecek bir iradenin teşkilatlanamaması, gerçeklikten kopmuş bu yöntemlerle sistem içi iktidar mücadelesinden öte gitmeyecektir.
Hayalci ve maceracı rüzgârlarından öteye geçmeyen bir boşa düşürme operasyonu diyebileceğim mücadele görüntüsüyle Cumhuriyeti tekrar ve yeniden getireceğine ilişkin manipülatif oluşumların yolu kapatılmalıdır. Ve şimdiye kadar ve hatta içinde yaşadığımız siyasal tarihin lider oyuncularının ve teşkilatlarının teşhirinin sertçe ve mertçe yapılması gerekmektedir.
Cumhuriyet ‘aydınlarının’ ve cumhuriyeti sözde savunma ve yaşatma adına politika üreten, başta siyasi partiler olmak üzere, daha önce anmış olduğumuz sivil toplum örgütlerinden düşünce insanlarına kadar hem felsefe hem de model ve eylem olarak yapılmış iş ve söylemlerin başarısızlığı ve hayal kırıcı sonuçlarına ilişkin anlamlı bir eleştiri ve özeleştiri görmüş değiliz.
Geçmişe dönük tarihi çözümlemelere ilişkin yeterli bir külliyat olduğunu düşünmekle beraber daha zengin kaynaklara ve tartışmalara ihtiyaç vardır.
Ancak en azından yakın geçmişteki -AKP iktidarı dönemi boyunca- belli başlı toplumsal eylemlerden tutun da cumhuriyete karşı operasyonel faaliyetler karşısında cumhuriyet savunucularının geliştirmiş olduğu reflekslere baktığımızda, bunların kesinlikle saflığın ya da öngörüsüzlüğün değil bizzat toplumsal dinamiği donduran ve dağıtan operasyonel faaliyetlerin tamamlayıcısı olarak görmekteyiz.
Bu tespitlere pek de yer verilmemesinin eksikliği yol ve yönteme ilişkin sağlıklı ve akılcı bir cumhuriyet inancının inşaasını ötelemektedir.
Siyasal İslamın ya da daha doğru bir tanımla cumhuriyet karşıtlığının bileşkesi günümüz iktidarı sürecinde ilk toplumsal tepki diyeceğimiz Cumhuriyet Mitingleri ilk sarsıcı ve umut verici eylemlerdi. Gezi olaylarıyla ortaya çıkan çok geniş toplumsal muhalefet siyasal iktidarın tüm meşruiyetini yerle bir etmişti. Silivri sürecindeki kumpas davalara ilişkin ortaya çıkan tepkiler iktidar yargısının adaletini toplum vicdanında mahkum etmişti.
Fetö’nün -mezardan çıkarıp evet oyu kullanılmasına dair- talimatı olan anayasa değişikliği için oluşturulan tepkiler (ki burada da Yavuz Alogan’ın yapmış olduğu tespite katılarak Perinçek operasyonu diyebiliyoruz) cılızlaştırılıp etkisizleştirilmişti. Tuncay Özkan’ın cumhuriyetin laik duyarlılığıyla çoğalan toplumsal tepkiyi ‘Biz kaç kişiyiz’ hareketiyle örgütsel faaliyetle Fetö’ye teslim edişi karşısında kimsenin sesi çıkmamıştı. TGB’nin FETÖ operasyonlarını püskürtme ve yıkma eylemleri ile ulaşılan geniş kitle hareketini eritip adeta dağıtan Doğu Perinçek kutsal postunun üzerinde oturmaya devam etmektedir. Açıkça cumhuriyetin oylanmasının yolunu açan başkanlık sisteminin anayasal değişikliğini 15 Temmuz’un karanlık dehlizlerinde görev aşkıyla yerine getirmede manivela olan Devlet Bahçeli en son Mümtaz Türköne ve mafya babalarını kurtarma operasyonlarını başarıyla tamamlamıştır.
Tüm toplam huzursuzluk ve eylemsel tepkileri meclis kürsüsüne sıkıştırarak Osman Kavala, Nazlı Ilıcak, Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğünü ve konforunu Türk Milletinin bağımsızlık mücadelesiyle özdeşleştirerek bir milletin tüm kutsallarını iğdiş eden ‘Dersimli’ Kemal Kılıçdaroğlu şu an Cumhurbaşkanı adayıdır. Türk Devletinin ve Milletinin en büyük kazanımlarının başında gelen Montrö Sözleşmesi’nin hayati koruyuculuğunu savunan ve tarikat ve cemaatlerin içine sızmış olduğunu ve hatta aynı fetö yapılanması gibi TSK’nın cumhuriyet karşıtı ‘Sarıklı Amiral’lerin yeri olamayacağını deklare eden onurlu amirallerimize ‘zevzekler’ diyen Meral Akşener önümüzdeki muhtemel başbakan adayıdır.(M.İnce ve Ü.Özdağ’a ilişkin değerlendirmeyi 15 Mayıs 2023 sonrasına bırakıyoruz)
Ve en son ADD’nin cumhuriyet ve demokrasi adına Ali Babacan ziyareti başlıca sözde cumhuriyetçilerin operasyon tamamlayıcılıklarına çarpıcı örneklerdir.
Belki de suç benim dillendirdiğim kadar derin değildir. Ancak kastımız, birilerini suçlayarak işin içinden çıkma gayreti değil, bu zamana dek bu yıkımda hepimizin kendini tekrar ve tekrar sağlıklı sorgulamasını, özeleştirisini yapmasını sağlamaktır.
Cumhuriyetin yeniden inşaası için, ortak mücadele içerisinden çıkacak olan kadronun bu anlamda yaşamın tüm konforundan vazgeçme iradesini göstermesi gerekir. Ancak bu iradeyi tereddütsüz gösterebilenler kadro içerisinde feda kültürünü millete yayabilecektir. Ortak esenliğin iktidarı yani kamucu faydayı esas alan politikanın aynı zamanda bireyin mutluluğunu ve yaşam kalitesini zenginleştireceğine dair inancı bu fedanın ikamesi olarak başarının yolunu açacaktır.
Bu anlamda Mustafa Kemal Atatürk’ü ‘ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum’ cümlesi çok açık ve net bilinçli bir ortak vatan kararlılığın ifadesidir.
Sistem bunun karşısına (bağımsız Türk Cumhuriyeti’nin güçlenmesi ) dünya tarihinde görülmemiş refleksleri ve kendi kurumlarını ortaya koymuşken feda söylemi hamaset olarak değerlendirilemez diye düşünüyorum.
Öncelikle sevgili Nihat Genç’in Türk tarihindeki aydınların faili meçhul cinayetlerine ilişkin yapmış olduğu tespiti anımsatarak bu varsayımı kuvvetlendirmek istiyorum.
Ne diyor Sayın Nihat Genç; “Tüm cinayetler Atatürk Cumhuriyetçilerine yapılır”
Evet bu vaka, galiba arada farklı örnekler var gibi gözükse de ekseriyet bu tespiti yadsıyamaz.
Bu somut gerçekliğin de gösterdiği gibi, bir lider üzerine kurulacak herhangi bir yapının bozguna uğramasını oluşturacak en büyük tehlikelerinden biri de faili belli ya da meçhul cinayet veya cinayet korkusudur.
Halbuki sistemin esas olduğu yapılarda bireyin özne olarak yokluğu tolere edilebildiği gibi boşluk dinamik kadro tarafından derhal doldurulabilir.
Burada artık dünya tarihinin Türk egemen devletinin ve müreffeh Türk Milletinin oluşmasını, gelişmesini önlemek amaçlı kurulmuş ve çok büyük maddi ve manevi araçlarla beslenilip büyütülmüş iki örgütün ismini anmak yeterli veri sunacaktır sanıyorum. PKK ve FETÖ.
Ve bu dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük askeri ve istihbarat örgütlerinin en geniş bütçe ve insan kaynağı ile donatılmış olduğunu süre gelen operasyonlar ışığında net olarak görmekteyiz. Bu örgütler yetmemiş olacak ki ya da hiçbir hedef dışı ihtimali rastlantıya bırakmamak için, tüm tarikat ve cemaatler, mafyatik örgütlenmeler, uyuşturucu ve de propaganda yoluyla oluşturulan sosyal medya uyuşturucularının bu derece organize şekilde hayatın normaline çevrilmesini yani içselleştirildiği açık gerçektir. İçinde bulunduğumuz durumun kavranabilmesi için zihnimizin gerekli sarsıntıyı sağlamasına yardımcı olması için yeterli veri paylaştığımı düşünüyorum.
Bu iklime dair kaygı ve değerlendirmelerimizin ışığında mücadele ve başarı yolunun elbette olağanüstü çaba, taktik ve emeği gerektirdiği açık bir gerçektir. Gerçeğimizden bir an olsun ayrılmadan vereceğimiz özenli teşkilat çalışması hem kadroyu hem de Cumhuriyet fikriyatına gönül vermiş destekçi emekçileri boşa düşürecek bir yanılsamayı ihtimal dışı bırakacaktır. Mücadeleye olan inancı perçinleyerek milletin tüm evlatlarında sağlıklı ve dengeli bir angajmanın oluşmasını sağlayacaktır.
Aydınların ve kendine bu meseleleri dert eden tüm cumhuriyet çocuklarının, bu kadronun nitelik olarak kimlerden ve hangi uzmanlık alanlarından, nicelik olarak da kaç kişiden oluşacağını mücadele içerisinden nakış gibi işleyerek çıkarması gerekmektedir.
Bu ana çatının altındaki hiyerarşi ve örgütlenme yani karargahın ana şeması nasıl vücut bulacak?
Bu tartışmalara verilecek katkıların, bu yazıya ilişkin yapılacak yorumlarla birlikte yine Cumhuriyetin ortak aklıyla deklare edilmesi önümüzde tarihi bir zorunluluk olup nesnel ve bilimsel olarak bu çöküntü ve çoraklıktan topyekün bir planlama, örgütleme, yöneltme, eşgüdüm, denetleme olmadan kıymetli bir çıkış modeli ufukta gözükmemektedir.
Atatürk Cumhuriyetinin bu kadrosunun her bir bireyinin eşit yetkide olacağı ve oy birliği içerisinde karar alacağı işin doğası gereği ise de, bu kadronun danışma ve denetim teşkilatları…vs. nasıl olacaktır gibi sorularımızın cevaplarını siz okuryazarlarımızla tartışmak üzere bir sonraki yazımızın konusu olarak mektubumuzu burada sonlandırıyorum.
O halde bu büyük kavgaya Kelami Baba’nın sözlerini eşsiz yorumuyla dile getiren Kani Karaca’nın sesiyle sesleniyorum;
“Canı Canana Kurban Eyleyen Gelsin”
İlk deneme yazımın acemiliğini ve dağınıklığını okuyucularımızın bağışlamasını dilerim.
Not: 1- önümüzdeki tartışma konularınız;
a) Cumhuriyetin yegane direnç ve koruyucu kalkanı olarak TSK
b) Cumhuriyetin çarşı pazar planlaması ve vatan ortaklık modeli olarak kooperatifleşme.
c) ‘Dünya siyasi tarihinde hem iktidarın hem muhalefetin kurulu bir devleti yok etmek için seçime gittiği bir dönem’ tartışması
Sevgiyle ve umutla kalın.









Yazmış olduğunuz yazının gerçek Cumhuriyet sevdalılarını harekete geçirmek için yazılışı bugüne deng gelmiş olsada bu hareketin içimizde buruk bir serzenişi açığa çıkardığını söylemek lüzumu hasıl olmuştur.Ülkemizin zor günler geçirdiği bir gerçektir.Kamalistler olarak bu duruma dur demek zorunluluğunu taşıyarak son yıllarda çalışmalarımız bu minvalde devam ediyoruz.İçtenlikle yazılmış bu yazı bizide heyecanlandırmıştır. Tüm Kamalistleri birlik altında beraber olmaya davet etmek ülkenin geleceği açısından zaruridir.Selamlar.🇹🇷🤘🇹🇷
Serkan Öz, sen harika bir ekibin harika bir üyesisin. İki üç yazıyla, kırk yıllık yazarları içerik olarak da üslup olarak da katlayıp kenara koydun. Yüreğine kalemine sağlık.
Ustun bir yazi.Tebrikler ve tesekkurler.Hepimize umut oluyorsunuz.Size SOSYOKRASI kitabini gonderecegim.Sivil orgutlenmeler ve kooperatifler icin ustun bir kitap. Aradiginiz modele cok fazla uygulama bulacaksiniz.Sevgiler.Itir
İçimizdeki yangını yazmışsın değerli kardeşim aynı Cephedeyiz iyiki varsınız
Mükemmel bir yazı. Ben diyen köşe yazarlarına esas oluşturur. Konuşmayın siz yazın.
Kalemine yüreğine sağlık Değerli Kardeşim. DERHAL VE BEHEMEHAL Bağımsızlık savaşımızda olduğu gibi Kamalist Devrim Derneği ile savaşıma başlanmalıdır. Partileşme derneğin eğitimi tamamlamasından sonra olmalıdır. Bu süreçte olası seçimler Bağımsız olarak Kamalist adaylar çıkarılmalıdır. Damarlarımızdaki soylu kanda bu ÖRGÜTLENME bilinci vardır. Selamlar saygılar
Bu çok önemli makaleyi Değerli Serkan Öz konuşuyormuşçasına, tane tane onun sesini duyarak okudum ve anladım. O kadar açık, net, nedenleri ve sonuçları birlikte işleyen-ören, çok yerinde etkili alıntılarla kendini destekleyen, önce iddiasını verip sonra onu açıklayıp akabinde örneğini vererek değme akademik yazılara taş çıkaran ve ozan dili gibi eleştirel, düşünür-şair gibi yapıcı, analitik tablo kadar net, kıvırmadan eğip bükmeden dost-doğru düşünülmüş ve kaleme alınmış ki; bir daha ve bir daha okunması gerek. Var olasın Serkan Öz. Söz uçar yazı kalır demişler ya, ilk defa hayır diyeceğim; çünkü şunu hissettirdin: “ Söz uçar fakat S.Öz’ün sözü uçmaz, söyleyen özden söylüyorsa, söylediği o zamana kadar bulanıklaştırılmış ne varsa netleştirir yerli yerine oturtur” diyeceğim senin için. Yazarın emeğine okur yalnızca karşıdan bakıp okuyarak gurur duyar mı? Duyurdun, sağ olasın; çünkü böyle bir yazıyı okuyup anlamak ve tümüne kefil olacak kadar doğru-haklı bulmak; bunu yazan insanın, yazdığı gibi, söylediği gibi olduğuna şahitlik etmek, pasif bir gurur değil; okura şeref veren, onur katan aktif bir gururdur. Sağ olasın, var olasın ve inşallah hep böyle iyi-güzel-dost-doğru var olasın.
Serkan öz’ün yazılarına devam etmesini diliyorum. Önümüzdeki tehlikeleri net biçimde anlatmıştır.kendisini tebrik ediyorum.
Uzun zamandır okuduğum en samimi, doyurucu ve de yazılması icap eden yazılardan biri. Ellerine sağlık kardeş. Caudwell’ de benzer bir duruma temas eder: Gerçek bir eşitlik ve adalet ortamına, en çok Aydınların karşı çıkacağından bahseder. Garip bir çelişki. Eşitliği sahiden, “tüm kalbimizle” istiyor muyuz? Karmaşa buna net cevap verebilirsek çözülecek, dediğiniz gibi.
Sanal ortamda bir kongre düzenleyerek örgütlenmenin esaslarını ve genel yapısını, karar süreçlerini,mali kaynak oluşturma yöntemlerini belirleyelim.
Serkan Bey, yazınız ciddi anlamda uyarıcı bir yazı. umarım bu dikkati gösterecek ve ne yapılmasını düşünüp bunu gerçekten uygulayacak örgütler, kişiler ve siyasetçiler ortaya çıkar.