1. Haberler
  2. Analiz
  3. Adele biraz kilo vermiş

Adele biraz kilo vermiş

featured

Av. Göksel Kırar yazdı…

Hayatımıza genç yaşında o gür sesiyle girmişti Adele. Hepimizde, hayatı müzikten ibaret bir genç kız izlenimi bırakmıştı; biraz kiloluydu ve “show” dünyasında göze hitap edecek pek bir tarafı yok gibiydi. (Güzellik algısını kuşaklar boyunca kafamıza zerk eden koca bir endüstri varken, başka türlü olması mümkün müydü?)

Bu “kadife” sesli yetenekli kadın, azmederek “fazla kilolarından” kurtulmuş. Son birkaç yıldır medyada gördüğümüz durum bu.

(Aylardan şubat. Serseri bir yağmur geceden beri durmuyor. Üçyol’da sabah trafiği ağır ağır akarken radyodan bir ses geliyor. Amy Winehouse…Müthiş bir vokal. İzmir trafiğinde yağmur sürerken, az önce duyduğum ses güneş açtırmaya yetmişti. Adele’den söz edip de Amy Winehouse’u anmadan geçmek olmazdı.)

Adele biraz kiloluydu, şimdi fit.

Her şeyin birazı olabilir elbette. 

Mesela bugün biraz yorgun olabilirsiniz, biraz sinirli ya da biraz neşeli; biraz kıskanç, biraz varlıklı, biraz borçlu, biraz kibirli, biraz müşkülpesent, biraz tembel, biraz paragöz, biraz hayalperest olabilirsiniz. Biraz duygusal, biraz acımasız, biraz cimri, biraz korkak, biraz ayran gönüllü; biraz temkinli, biraz umursamaz, biraz unutkan, hatta biraz intikam şehvetine kapılmış olabilirsiniz…

Ama asla “biraz adil” olamazsınız. 

Adalet biraz olmaz. Çünkü biraz adalet çoğu zaman adaletsizliğin başka adıdır. (Konuya gireceğiz diye kelime oyunlarıyla laf ebeliği yapıp Sunay Akın havasına girmedik umarım. Allah’ım sen koru.)

Devletin insan bedenine benzetilme metaforu yeni değil elbette. Eflatun’dan Hobbes’a kadar pek çok düşünür, devleti, organları farklı görevler üstlenen bir organizma olarak tasavvur etti. Modern devlet bu organizmayı daha da büyüttü; ama bütün organların ortak ihtiyacı değişmedi: adalet.

Sanayi Devrimi sonrasında devlet yalnızca savaşan, vergi toplayan ve hükmeden bir yapı olmaktan çıkmıştı; toplumun giderek daha fazla alanına yayılan karmaşık bir organizmaya dönüştü. 

Devletin bütün organları farklı iş yapabilir ama adalet, hepsinin ortak dolaşım sistemidir.

Bu hassas teraziyi bozan ülkelerin akıbeti çoğu zaman tarihin çöplüğü olmuştur. Sovyetlerin yıkılışını salt iktisadi arızaların sonucu olarak görmek, on yıllar boyu süren halktan kopuk bürokratik katılığa eklenen ayrıcalığın getirdiği adaletsizliği hafifletir. Kitlelere vaat edilen o “eşitlikçi” düzenin ruhunda öyle bir yara açılır ki, bir noktadan sonra ekonominin rakamlarının düzelmesi, üretimin sürmesi, hatta hayatın görünürde olağan akışına dönmesi bile tek başına yeterli olmaz.

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu küresel itibarın kaynaklarından biri de kendi hukuk düzenini, sıradan vatandaşın da en güçlü yöneticinin de hesap vermek zorunda olduğu bir sistem olarak sunabilmesiydi. 

Oysa bugün ABD’nin kendi iç sorunlarının başında hala yüzyıllardır süregelen ırkçılık vardır.  (‘Amerikan Adaleti’nin ilmek ilmek örüldüğü geçen yüzyılda, Muhammed Ali’nin altın madalyasını Ohio Nehri’nin sularına fırlatıp atması boşuna mıydı?) 

Bugün birkaç saniyede ulaşabildiğimiz haber akışlarıyla dünyanın dört bir yanındaki insanlık dışı muameleleri görüyor, insanlığın vicdanındaki “adalet” duygusunun nasıl sarsıldığını izliyoruz; bedeli çok ağır olsa da…

ADALET AMA KİMİN İÇİN?

Toplum olarak, günlük yaşamımızda bir banka ya da market sırasında beklerken bile haksızlığa gelemeyen bir damar taşıyorken, “devlet”in bütün vatandaşlarına adil olmasını beklemek kadar doğal ne olabilir? 

“Adaletin tecellisi” bizde devletten istenen ve onun bizim adımıza yerine getireceğini umduğumuz bir kavram olarak yüzyıllar boyunca devlet anlayışımızın önemli bir parçası olmuştu. Celali isyanlarının arkasındaki hoşnutsuzlukta da bunun izlerini görmek mümkündür. Üstelik mesele yalnızca halkın devletten adalet beklemesi değildi; Osmanlı’nın bir dünya imparatorluğu olduğu o yüzyıllarda bile, hükümdarın gücünü kanun ve adaletle birlikte anan bir devlet anlayışı vardı; Kanuni Sultan Süleyman da bunun tarihe geçmiş simalarındandı. (Yazının bu kısmını okuyan Neo-Osmanlıcılar huşu içinde kendinden geçebilir.)

Cumhuriyet’in temelinde ise kimsesizlerin kimsesi olan, savcılarının Türk köylüsünün sabanından tutun da Bingöl dağlarında nafakalarını bekleyen öksüzlere kadar sorumlu olduğu bir düzen hedeflenmişti. 

Bu yüzden değişen dünya ve toplum ihtiyaçlarına cevap verecek devrimlerin yargıyı kapsamaması düşünülemezdi. 

AKP, bu mirası seçimlerle devralan, üstelik adında adaleti taşıyan bir siyasi parti olarak, çeyrek yüzyıldır hükümet etmekte.

Bunu yaparken adalet fikrini yalnızca hukukî değil, aynı zamanda dinî bir sorumluluk olarak da anlattı Türk seçmenine. Hz. Ömer adaletinden, adil yönetimin dindeki öneminden yıllarca söz edildi.

Bugün geldiğimiz noktada ise adalete dair inancın ve beklentinin toplum nezdinde ağır biçimde aşındığını, her gün yeni bir haberle görüyoruz.

Oysa AKP, iktidara gelirken toplumun dışında bırakılmış, gelir dağılımındaki bozukluğun bedelini ödeyen kesimlerin sözcüsü olduğu iddiasındaydı.

Ve geçen yıllar bize, bizim o büyük hastalığımızın fırsat bulduğu anda yeniden bütün vücudumuzu ele geçirebildiğini gösterdi: Adaleti yalnızca kendimiz için istemek.

Asıl tehlike ise bunun bir süre sonra toplumun adalet duygusunu aşındırmasıdır. İktidar, adaleti kendinden yana olanlar için başka, karşısında duranlar için başka uyguladıkça, insanlarda yalnızca bugünün haksızlıklarına değil, yarının adil olabileceğine dair inanç da zarar görür. Bir toplum, adaletin herkes için değil, kimin tarafında olduğuna göre değiştiğine inanmaya başladığında, geleceğe dair ortak bir düzen fikrini de kaybetmeye başlar.

Sağ-muhafazakâr mahallenin mürekkep yalamış “münevverleri”, İbn-i Haldun’u örnek vermeyi pek sever. Adını taşıyan bir üniversite bile kuruldu. Ne var ki adaletsizliğin devletleri çöküşe götürdüğünü söylediği yere gelince, bu büyük filozofu hatırlayan pek olmaz. Aynı durum, hükümetin milliyetçi ortağının sahiplenmekten hoşlandığı Nizamülmülk için de geçerli. Onun devlet yönetiminin temeline “adalet”i yerleştirdiğini hatırlamak bugün pek işlerine gelmiyor.

Toplumlar da bireyler gibidir. Uğranılan haksızlıklar, adalet yerini bulmadıkça, kuşaktan kuşağa geçen ırsî bir hastalık gibi toplumu esir alabilir.

AKP iktidarının asıl büyük başarısızlığı da burada yatıyor. Kendi tarihsel ve düşünsel mirasının merkezinde bulunan adalet fikrini bile çifte standarttan kurtaramıyor. 

Buna razı olmak zorunda değiliz.

Bu ülkenin bugününde ve yarınında söz hakkı olan herkesin, eşitliği gözeten, toplumsal refahın adil dağılımını savunan ve karşısında kim olduğuna bakmaksızın aynı ölçüyü uygulayan bir adaleti savunma hakkı vardır. İktidarın gücü, bu hakkı ortadan kaldırmaz.

Adele biraz kilo vermiş olabilir. Biraz alabilir de. Hiç önemli değil.

Çünkü adalet, bizim tarafımızın kazandığı yerde başlayan bir şey değildir.

Biraz adalet yoktur. Adalet vardır.

Ve galiba bizden istenen de biraz daha adalet değil; adaleti kendi tarafımıza göre eğip bükmemektir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!