1. Haberler
  2. Gündem
  3. Ahmetcan Asena yeni kitabını anlattı: İslam öncesi Türk Tanrı inancı

Ahmetcan Asena yeni kitabını anlattı: İslam öncesi Türk Tanrı inancı

featured

Türk tarihi, din ve mitoloji alanlarında yazdığı kitaplarla adından söz ettiren Ahmetcan Asena ile Altınordu yayınlarından çıkan “İslam Öncesi Türk Tanrı İnancı” kitabını konuştuk.

VERYANSIN TV 

Türk tarihi, din ve mitoloji alanlarında yazdığı kitaplarla bilinen Ahmetcan Asena Altınordu yayınlarından çıkan “İslam Öncesi Türk Tanrı İnancı” kitabıyla okuyucularının karşısında…  

Asena, altı ana bölüm üzerine kurguladığı kitabında en eskileri yaklaşık üç bin yıl öncesiyle tarihlenen Yi-çing (Değişimler Kitabı), Şu-çing (Tarih Kitabı), Şi-çing (Şiir Kitabı), Çu-li/Li-çing (Dinî Merasim Usûl ve Kaideleri Kitabı) gibi klasik Çin edebiyatının temel eserleri ve hanedanlık yıllıklarından başlayarak Roma  ve Bizans kaynakları, Türkler arasında dolaşan muhtelif dinlere mensup misyonerlerin ve çağdaş bilim adamlarının kaleminden çıkan eserlerin yanı sıra Orhun ve benzeri klasik Türk yazıtları, arkeolojik bulgular ve modern saha araştırmalarında elde edilen bilgileri esas alarak kadim Türk Tanrı inancının bir portresini çıkarıyor.

Kitabın, “Tarihin İronisi” başlıklı birinci bölümde dünyanın en eski kültürleri olarak nitelendirilen Çin ve Fars kültürlerinin oluşum süreci ve kadim Türk kültürünün adı geçen kültürlerin oluşum sürecinde oynadığı belirleyici rol betimleniyor.

İşte Veryansın Tv’nin sorularına Asena’nın verdiği yanıtlar:  

Soru: Neden bu kadar derine inme ihtiyacı hissettiniz? 

Asena: Prensip olarak dünyanın bütün kültür değerleri de insanlığın müşterek mirasıdır. Yeni oluşumların ana malzemesi bu mirastır. Kadim Türk kültürünün evrensel boyutu bağlamında bir sürü dayanıksız-mantıksız spekülatif teoriler ve yorumlar var ki, bunların hiçbiri tatmin edici değil. Konuyu anlamak için önce yazılı kaynaklar esasında iki komşu kültürün köklerine inme ve oluşum süreçlerini incelemeye karar verdim. Lakin daha işin başındayız, çünkü daha derinlere inmek, daha kapsamlı araştırmalar yapmak gerekiyor. Heyecanlı bir konu. Araştırmalarım esnasında tahmin ettiğim ama bir ad koymaya cesaret edemediğim sonuçlara ulaştığımı düşünüyorum. Örneğin, bugünkü Çin kültürünün ana hatlarıyla MÖ 1050-250 yılları arasında bu coğrafya üzerinde egemen olan Türk kökenli Çu hanedanlığının ilk dönemlerinde şekillenmeye başladı ve kadim Türk kültürü bu süreçte önemli bir rol oynadı…

Soru: …Yani Çulardan önce bir Çin ve Çin kültürü yok muydu?”

Asena: Bir Sinolog’un ifadesiyle, elimizdeki bilgilere istinaden MÖ 3000’li yıllarda bugün adına Çin dediğimiz coğrafya üzerinde bir dizi yerel kültür ve halk vardı ama henüz (bugünkü anlamda) bir “Çin” kültürü ve halkı yoktu. Peki o halde Çinlilerin kendileri neydiler ve neredeydiler? Sözünü ettiğimiz devirlerde Çinliler henüz yoktular; bundan 1.400 yıl evvel Fransızların olmadığı gibi! Fransızlar yoktu ama adına Fransa dediğimiz coğrafya üzerinde o devirlerde bir dizi farklı kabile ve halk vardı. Tarihin akışı içinde bu kabile ve halkların karışımından Fransız halkı ortaya çıktı. Çuların Çin kültürünün oluşumunda oynadıkları başat rolün boyutu ‘Çularda Tanrı’ bölümü okunduktan sonra daha iyi anlaşılır. 

Soru: Neden Tanrı?

Cevap: ‘Tanrı’, konuyla ilgili araştırmalarda sihirli anahtar sözcüklerden biri veya en önemlisidir. Avrasya coğrafyası üzerinde kadim Türk kültür ve medeniyetinin derin izlerini sürerken ‘Tanrı’ sözcüğü çok esaslı bir yol gösterici rolünü oynuyor. 

İlginçtir, Tanrı sözcüğü bugün yaşayan Türk lehçelerinde halen daha beş-altı bin yıl önceki anlamda güncelliğini koruyor ve aktif kullanılıyor. Bu anlamda Tanrı sözcüğü muhtemelen yazılı dünya edebiyatında bilinen en eski ve uzun ömürlü sözcük veya sözcüklerden biridir. Bir sözcüğün bu kadar geniş bir coğrafya üzerinde yayılmasının, farklı dillere ilham kaynağı olmasının, kısacası ölümsüzleşmesinin bir sırrı olmalıdır. Bu sırrı anlamaya çalışıyorum.”

Attila’nın Katalun Savaşı (Fransa) öncesi askerlerine hitabından alınan cümlelerle başlayan kitabın “İmparatorluk Döneminde Tanrı” başlıklı ikinci bölümünde başta Çin hanedanlık yıllıkları olmak üzere Roma ve Bizans kaynaklarının yanı sıra arkeolojik bulgu ve belgelere istinaden Hun ve Köktürk dönemi Türk inanç sisteminin alışılmadık bir portresi çıkarılıyor.

Soru: Hunlar ve Köktürkler nasıl bir Tanrı’ya inanıyorlardı veya onların Tanrı inancının mahiyeti neydi?

Asena: Aşağı yukarı üç bin yıllık bir zaman dilimine yayılan başta Çin ve benzeri yabancı ve Türk kaynakların yanı sıra bu döneme mahsus arkeolojik bulguları esas alarak (ama mümkün olduğunca spekülatif yorum ve hükümden kaçınarak) Türk Tanrı inancının kadim Çin ve Türk inanç sistemleri ve halk kültürlerine yansıma ve bunlarca algılanma şeklini anlamaya çalıştım. Hun, Köktürk ve benzeri imparatorluk dönemlerinde hüküm süren Türk Tanrı inancını irdelerken burada da tahmin ettiğim ama somut bilimsel bir ad koymaya cesaret edemediğim bir sürprizle karşılaştım.

Şöyle ki: Elimizdeki malzemeye istinaden eski Türklerin dinini ulu Gök Tanrı odaklı, O’nu kadiri mutlak bir yaratıcı olarak bilen, O’na bilinçli bir şekilde inanan ve içtenlikle hürmet eden gelişmiş bir inanç sistemi olarak görmek durumundayız.

Tanrı’nın diğer göksel varlıklarla olan ilişkisinin niteliği hususunda yeterli detay malzemeye sahip olmasak da Tanrı göksel varlıkların çokluğu karşısında öyle akıl almaz bir Bir’lik, eşi ve benzeri olmayan sarsılmaz bir otoriteye sahiptir ki, biz eski Türklerin Tengri’sini bizim bugün anladığımız manada mutlak Tanrı (Allah) olarak görmek zorundayız. Eski Türk dini hakkında sahip olduğumuz bütün bilgiler, Türklerin kadim çağlarda bir ve gerçek Tanrı’yı bildiklerini, O’na kayıtsız şartsız inandıkları ve saygı duyduklarını gösteriyor.

Kitabın Rus kaynaklarına dayalı “Rus Misyonerlerin Gözüyle” Türk Tanrı inancı başlıklı üçüncü bölümü, G. Afrikalı din ve siyaset adamı D. Tutu’nun “ilk Hristiyan misyonerler Afrika’ya geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Misyonerler bize oturup dua etmemizi söylediler. Biz gözlerimizi kapadık ve dua etmeye başladık. Gözlerimizi açtığımızda durum tamamen değişmişti: İncil bizim elimizde, topraklarımız onların elindeydi!” şeklindeki dini misyonerlik ile ekonomik sömürü arasındaki yakın ilişkiye işaret eden sembolik sözleriyle başlıyor.  

Soru: Neden böyle bir giriş?

Asena: Dünyanın her yerinde dini misyonerlik ile ekonomik ve kültürel sömürü arasında yakın bir ilişki var. Din her devirde ekonomik ve kültürel sömürüye alet edildi ve ediliyor. Tutu, bunu şahsen yaşamış ve en iyi bilen tarihi simalardan biridir; söyledikleri dünyanın her yerinde geçerlidir. 

Çarlık Rusya’sının işgal sürecinde Sibirya’ya gönderdiği sivil ve dini misyonerler hayırsever insanlar değil, bilakis kurulan sömürü sisteminin öncü güçleriydi. Sibirya’ya gelen ilk kâşifler iyi çalıştılar; henüz genç Rus devletinin güçlenmesi ve bekası açısından hayati önem taşıyan doğru tespitlerde bulundular: 1) Sibirya’nın zengin yerüstü ve yeraltı kaynakları yeni ve güçlü bir Rusya yaratma projesini finanse edecek kapasiteden daha fazlasına sahiptir! 2) Uçsuz bucaksız Sibirya topraklarının (13 milyon m2) ve sınırsız zenginliklerinin tartışmasız bir şekilde sonsuza kadar Rusya’nın olması için Sibirya’nın yerlilerin elinden alınması, “barbarlar”ın asimile veya yok edilmesi ve buna paralel olarak Hristiyan Slavların bölgeye yerleştirilmesi gerekiyor gibi…

Soru: Bu süreç nasıl işledi?

Asena: Sibirya’ya gelen Sibirya’ya gelen ilk kâşif ve misyonerlerin hemen hemen hepsinin Sibirya halklarının medeniyet düzeyi, kültürü ve dini inançları hakkında verdiği hüküm öldürücüdür. Onların görüşüne göre Sibirya’da insan değil, yarı insan-yarı hayvan “yabaniler” yaşıyor. Bu yabanilerin kültürü ve dini yoktur. Onlar Tanrı’yı bilmiyor. Putlara ve şeytana tapıyor. Onların ilkel hurafelerden, yalancı ve dolandırıcı şarlatanlardan kurtarılması ve Tanrı İsa’nın mutlu koyun sürüsüne katılması gerekiyor. Bu aşamada Sibirya halklarının kadim kültür ve dini aşağılandı; eski din ve din adamları itibarsızlaştırıldı. Sistemli bir şekilde yerli halkların ulusal değerleri yıpratıldı; sosyo-ekonomik altyapıları çökertildi. Aşağılık kompleksine sokularak değersizleştirilen korumasız yerli halklar dört bir yandan abluka altına alındılar: Bir tarafta Rus devleti (asker), diğer tarafta bir bataklık sineği gibi halkın başına musallat olan misyonerler ve bölgenin verimli topraklarına yerleştirilen ve zamanla nüfus çoğunluğunu teşkil eden Rus göçmenler! Bütün bunlar yüz yıllara yayılan sancılı bir işgal operasyonudur ama sonuçta Rusların olağanüstü başarılı bir operasyon yaptıklarını söylemek zorundayız.

Kitabın “Sömürge Döneminde Gök Tanrı” başlıklı dördüncü bölümünde Rus Ortodoks Kilisesi ve devletinin Sibirya Türklerine yönelik manipülasyon ve asimilasyon faaliyetleri inceleniyor. 

Soru: Ruslar gelmeden Sibirya Türklerinin inanç dünyası nasıl bir görünüm arz ediyordu?

Asena: Asya’da Ötüken merkezli Türk egemenlik döneminin kapanmasıyla birlikte bir imparatorluk dini olarak Türk Tanrı dini de resmen miadını tamamladıı. Büyük göçler yaşandı. Türklerin, küçük bir kısmı Musevilik, Budizm-Lamaizm ve Hristiyanlık gibi dinlere, ana kütlesi yüzyıllara yayılan sancılı bir değişim sürecinden sonra İslam dinine intisap etti. Din değiştiren Türkler eski inanç ve ulusal geleneklerini, bazen güçlü bazen zayıf bir tarzda, girdikleri yeni dinlerin örtüsü altında yaşattılar. Büyük Türkistan coğrafyasında başarılı bir şekilde yayılan ve kök salan İslam’ın Tümen ve benzeri şehirler üzerinden Sibiryalı Türkler arasında yayılma çabaları Rusların Sibirya’yı işgaliyle birlikte son buldu. Ruslar bölgeye geldiklerinde en kalabalık Sibirya halklarından Sakhalar (Yakut) ve Altaylılar arasında daha çok kadim Türk Tanrı inancının kalıntıları, Tıvalar arasında Türk Tanrı inancının kalıntılarıyla birlikte Moğolistan üzerinden gelen Budist-Lamaist eğilimler etkindi. 

Kitabın bu bölümünde başta W. Radloff, V. Verbitskiy, A.W. Anohin, L.P. Potapov ve benzeri Rus dini ve siyasi misyonerlerin eserleri örneğinde Rusların kadim Türk inanç sistemini, kültür ve medeniyetini hedef alan manipülasyon ve dışlama faaliyetleri ele alınıyor. 

Soru: Bu yazarların işlediği ana fikir nedir?

Asena: Onların yazdıklarına bakılırsa Tanrı, dağlara ve ıssız yörelere sığınan “yabani” Sibirya Türklerini, Sibirya Türkleri de Tanrı’yı unutmuştular. Sibirya’nın zifiri karanlığında unutulan zavallı yabanilerin Tanrı İsa’nın sahte havarilerinin yardımıyla aydınlanması (Rus boyunduruğu altına sokulması) ve cehennem azabından kurtarılması (Rus ve Hristiyan yapılması) gerekiyor. Aslında Sibirya Türklerinin böyle bir beklentisi yoktu! Ruslar gelene kadar onların kendi halinde ve mutlu bir yaşam sürdürdükleri bazı vicdan sahibi Rus yazarlar tarafından da teyit ediliyor.

Soru: Ruslar işgal ettikleri Sibirya toprakları ve halklarına hiç mi iyi bir şey vermediler?

Asena: Sömürgecinin sömürdüğü topraklar üzerindeki öncelikleri bellidir: Kendine çıkar sağlamak, sömürmek ve kurduğu düzeni uzun ömürlü kılmaktır. Bu dünyanın her yerinde böyledir: Sömürgeci sömürdüğü toprak ve halklara maddi ve manevi sefalet götürür. 

Rus işgal güçlerinin etkin ve yetkin misyonerlerinden biri olan Radloff, bir eserinde şöyle bir “objektif” tespitte bulunuyor: Altaylıların ruh halini gözlemlemek çok ilginçtir. Hristiyanlık burada gerçekten sağlam bir şekilde kök salmıştır. Ama buna rağmen eski dinin putperest kalıntıları halen daha kalplerinden sökülüp atılamamış, bilakis yeni dinin (Hristiyanlık) içine sızıp yerleşmiştir. Şu inkâr edilemez ki, Altay’a Hristiyanlıkla birlikte medeniyet de gelmiş. Göçebeler sabit evlerde oturan çiftçiler olmuş ve Rus çiftçileri gibi yaşamaya başlamış. Fakat medeniyetle birlikte medeniyetin kötü huyları da gelmiş. Alkolizm yaygınlaşmış ve köyün yarısı dilenci olmuş. Göçebelere mahsus ahlâk ve dürüstlük çökmüş, hırsızlık ve dolandırıcılık başını alıp gitmiş. Göçebeliğin yasaklanması halkın fakirleşmesine sebep olmuş!

Soru: Rus yazarların kitaplarında Türklerin inanç sistemiyle ilgili çelişkili ve manipülatif bilgilerden söz ediyor ve eleştiriyorsunuz. Manipüle edilen nedir?

Asena: Büyük resimde manipüle edilen bu topraklar üzerindeki kadim Türk kültür ve medeniyetinin izleri, küçük resimde tek Tanrı odaklı inanç sistemidir. Mesela, Radloff’un ilk dönem eserlerinde Türklerin inanç sistemi anlatılırken Tanrı yerin ve göğün yani her şeyin üstündedir; fakat onun talebesi Anohin’de Tengri diye bir otorite yoktur. 

Radloff’un ilk dönem aktarmalarında verdiği Altay dünya görüşü ve Tanrı inancı (bir takım yapay bulandırma müdahalelerine rağmen) daha mantıklı, daha iyimser ve sonuç olarak daha aydınlık bir inançtır. Çünkü burada evrensel düzenin arkasında rahim ve rahman olan Gök Tanrı var. İnsanın korkmasına gerek yoktur. Buna karşılık Anohin’in naklettiği inanç sistemi karanlık, bulanık, kötümser, ümitsiz, kötünün üstünlüğü karşısında mağlubiyeti sineye çekmiş, teslim olmuş bir dünya görüşüdür. Sibirya Türklerinin inanç dünyasında Hristiyanlığın Engizisyon Mahkemeleri dönemini hatırlatan bir ruh hali yaratılmıştır.

Başsız ve hiyerarşisiz bir evren ve onun her biri kendi başına buyruk üç alemiyle karşı karşıyayız. Adı ne olursa olsun, insanın sığınacağı ve güveneceği bir üst merci (Tanrı) yoktur. İnsan bir takım kötü ruhların oyuncağıdır. Anohin’in sunduğu inanç sistemi insanın içini karartıyor, ümitsizliğe sevk ediyor. Takdim edilen yeni sistemde Tanrı yok, kadim Türk inanç sisteminde yabancı Bay Ülgen ve Erlik var. Türklerin Kök Tengri’si Anohin’in anlattığı Altay inanç siteminde birdenbire buharlaşıp yok oluyor! Bir kaos yaratılıyor. İnsanların aklı karıştırılıyor. Yaratılan korku dolu kaos ortamında insanlara verilen mesaj açıktır: Altaylılar, bilin ki, atalarınızın Kök Tengrisi öldü; o zaten burjuvazinin bir uydurmasıydı. Öyle bir Tanrı hiçbir zaman olmadı. Sizin gerçek tanrınız Bay Ülgen’dir ama o da zayıf bir tanrıdır. Altaylıların inandığı tanrıların zayıflığı ve çaresizliğinin en açık kanıtı, onların Rus Tanrısı’na yenik düşmesidir. Yoksa Ruslar Altay’ı işgal edebilirler miydi? Hayır, edemezlerdi; çünkü güçlü bir Altay Tanrısı buna engel olurdu. Fakat engel olmadı. Bunun anlamı şudur: Altay Tanrısı Rus Tanrısı’na yenildi. Bitti. Altaylıların Tanrısı çocuklarını bu dünyada Ruslara karşı koruyamadığı gibi onların ruhlarını da karanlık alemin ruhlarına karşı korumaktan acizdir. Fakat Rus Tanrısı Altay kişiyi düşünüyor. Putperest Altaylılara yardım etmesi için hayırsever bilim adamları ve keşişleri gönderdi. Topraklar ve sürüler elden gitti; bari ruhlar kurtulsun. Altay kişi keşişlerin yardımıyla İsa Tanrı’nın gölgesine sığınsın ve huzur bulsun, hem bu alemde hem öbür alemde. Rus ve Hristiyan olsun, bu alemde Rus devletine daha az vergi ödesin, ekonomik bakımdan sefaletten kurtulsun; öbür alemde Erlik Kan’ın karanlık zindanlarında acı çekmekten, katran kazanlarında kaynamaktan kurtulsun… Doğrusu hayırsever papazların sunduğu bu kurtuluş yolu reddedilecek bir teklif değildi! 

Soru: Türklerin eski dini neydi? Şamanlık mı, yoksa Gök Tanrı dini mi?

Asena: Son üç bin yıl içinde yaratılan yazılı kaynakların yanı sıra arkeolojik bilgi ve bulguların ışığı altında açık ve kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, Türklerin kadim dini Şamanlık değil, tek tanrı odaklı Gök Tanrı diniydi. Şamanlık ve Gök Tanrı dini tamamen farklı şeylerdir. Gök Tanrı inancının mahiyetini Çular, Hunlar ve Köktürkler örneğinde görüyoruz. Lakin Ruslar işgal ettikleri Sibirya topraklarında hayırsever misyonerlerin gayreti ve devletin desteği ile binlerce yıllık geçmişi olan Gök Tanrı inancının görünen izlerini silmeyi başardılar; Türkleri önce sözde Şaman, sonra kâğıt üzerinde Hristiyan yaptılar ve buna zamanla Türkler dahil herkesi inandırdılar.

Soru: Peki Şamanlık nedir?

Asena: “Şamanlık” ve “Şamanizm” terimi dünya edebiyatındaki varlığını ve yaygınlığını sömürgeci ve kendisinden olmayanları aşağılayan Rus ve Avrupa merkezci haçlı zihniyetine borçludur. Bu yapay tanımın mimarı Ruslar bununla ne bilime ne ilgili halklara bir iyilik yaptılar. Tunguz-Mançu dilinde “bilen kişi” anlamına gelen “şaman” kökünden türetilen bu terim uzun yıllardır kullanılıyor olmasına rağmen bilimsel literatürde genel-geçerli bir tanımı olmayan anonim bir etiket olmaktan öteye geçemedi. Asya, Amerika, Afrika ve Avusturalya’da bir yığın halka “Şamanist” etiketi yapıştırıldı ama onların çoğu bugün halen daha “Şamanist” olduklarını bilmiyorlar. Çünkü bütün bu halkların kendilerine göre bir dini ve bu dine verdikleri bir ad vardır. Bütün inançlar özünde iyidir; bu prensipten bağımsız, Avusturalyalı Aboricinlerin “şamanlığı” ile Amerika veya Sibirya’nın yerli halklarının “şamanlığı” aynı şeyler değildir. Kitapta Radloff’un “Altay Şamanlığı”, Peder Biçurin’in Çin imparatorluk sarayında yaşanan “Mançu Şamanlığı” hakkında yazdıkları iki makaleyi verdim. Burada bile açık bir şekilde görülüyor ki, coğrafik ve kültürel yakınlığa rağmen farklı inançlardan söz ediyoruz.

Soru: “İnsan hayatında beden çamurunun geçtiği bütün hallerin izlerini yansıtır. Onun bedeninin belli atomları mineraller alemine, belli atomları bitkiler, belli atomları hayvanlar alemine tekabül eder. Sadece onun bedeni değil, bilinci de geçtiği bütün alemlerin özelliklerini yansıtır. Zira bilinç gök ile yer arasında aracıdır. İnsan kendi ruhunun bilincine vardığında, gökten haberdar olur. İnsan kendi bedeninin bilincine vardığında, yerin farkına varır,” cümleleriyle başlayan beşinci bölümünde “Ateş ve Ruh”un eski Türk inanç sistemindeki yeri ve önemi irdeleniyor. Neden ateş ve ruh?

Asena: Bir sufiye ait olan bu sözler, modern mistik anlayış ile Gök Tanrı odaklı kadim inanç sistemi arasındaki örtüşmeleri vurgulamak içindir.

Ateş ve ruh kadim Türk inanç sisteminde çok önemli iki unsurdur. Tabi bir tek Türklerde değil, aslında ateş bütün dünya inanç kültürlerinde önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden kısaca üzerinde durmak istedim.

Fakat ruh olgusunun konumu ve boyutu çok daha farklı ve dramatiktir. Sanıyorum dünyada hiçbir inanç sistemi ruh olgusunu anlama ve onu anlaşılır bir dille betimleme bağlamında bu kadar ısrarlı ve yaratıcı bir gayret sergilememiştir. Sanıyorum bu ısrar ve yaratıcılığın arkasında Türklerin (intisap ettikleri dinlerden bağımsız) bilinç altına yerleşmiş olan evrensel ata mirası “bir tözlü olmak” inancı yatmaktadır. Her iki unsur da beni çok ilgilendiriyor; anlamak istiyorum. Kitap ehli dinlerin de ruh anlayışını da merak ediyorum. 

Soru: Bugün yaşayan Sibirya Türklerinin inancı nasıl betimlenebilir?

Asena: Bu sorunun tatmin edici bir cevabı yoktur. Budist-Lamaist, Şamanist, ateist, Hristiyan ve saire, bilinçli bilinçsiz her şey mümkündür. Onlar da ne olduklarını bilmiyorlar. Rus işgaliyle birlikte zedelenen milli kimliklerini arıyorlar. Kafaları karışıktır. Kendilerini bulmaları korkarım birkaç nesil sürecektir. Ama Sibirya’da bilinçli insanlara da rastlamak mümkündür. Altaylı bir hatun kişinin sohbet esnasında söyledikleri çok hoşuma gitmişti. Şöyle diyor: “Bütün dinlerin kitaplarını okudum. Tevrat’ı, İncil’i, Kur’an’ı okudum. Hepsini de anladım. Kendi dinimizle karşılaştırdım. Gördüm ki, bütün dinlerde ana gaye aynıdır, sadece diller ve yollar ayrıdır. Camiye veya kiliseye gittiğimde tek Tanrı’ya dua ediyorum. Kendi inancımla, kendi dilimle ve kendi anlayışımla. Ama bugün çok kötü propaganda yapıyorlar. ‘İslamiyet var, Hristiyanlık var, fakat sizin dinin yok,’ diyorlar. Aslında bunlar çok cahil insanlardır. Onlar bilmiyorlar ki, Hristiyanlık iki bin, İslamiyet bin beş yüz yıldan beri var; halbuki bizim dinimiz yaratılıştan beri var. Biz başından beri Yaratıcıya, Kuday Tanrı’ya bağlıyız. Biz Yaratıcıya ve onun ruhlarına dua ediyoruz.” 

Soru: Kitabın son bölümünde Rusya adına eski Türk yurtlarını gezen bilim adamlarının topladığı Türk destanlarında işlenen Tanrı fikri analiz ediliyor. Tanrı fikri kadim Türk destanlarında nasıl bir rol veriliyor?

Asena: Bu konuda çok ciddi ve kapsamlı malzemeye sahibiz. Efsanelerde Gök Tanrı’nın varlığı ve birliğinden şüphe yoktur. Yerin altında, üstünde ve gökyüzünde tek egemen mutlak güç Gök Tanrı’dır. Yaratan da, alan da veren de Gök Tanrı’dır. Bir dağın tepesinden malını ve yurdunu seyreden bir han şöyle diyor: “Kök Tengri bana ne kadar büyük bir ulus ve ne kadar zengin hayvan sürüleri emanet/lütfetmiş!”

Türk destanlarında örneğine daha çok halk tasavvuf edebiyatında rastlanan yalın-saf-mistik bir Tanrı fikri, dürüst-samimi bir Tanrı-insan ilişkisi işleniyor. Tanrı, sebeplerin son sebebidir. O olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Her şeyi yaratan O’dur. O tekdir. O vardı, var ve var olacaktır. O bilir, görür ve işitir. İlim, irade ve kudret sahibidir.

Çok ilginç olan bir şey de, kitap ehli dinlerin odak noktasını teşkil eden Tanrı’nın varlığı ve Bir’liğine şehadet fikri ve bunun devamlı zikri, kadim Türk Tanrı inancına yabancıdır. Çünkü Türk inanç sisteminde Tanrı’nın varlığı ve Bir’liği (sanki) ezelden beri bilinen ve asla sorgulanmayan bir dogmadır. Kadim Türk Tanrı inancının arkasındaki yönlendirici unsur korku veya beklenti değil, saygı ve güvendir. Yakarışlarda doğallık ve ölçü esastır. İnsanlar kendilerini Tanrı’nın yarattığı onurlu bireyler olarak görüyorlar. Ölmeyip esir düşen ve “kölelerin hakaretine maruz kalan” bir alp, durum muhasebesi yaparken kendi kendine şöyle diyor: “Demek ki Tanrı artık beni sevmiyor!”

Soru: Efsanelerde işlenen Tanrı inancı bağlamında birkaç örnek verebilir misiniz?

Asena: Bir destanda mağrur alp hatununa soruyor: “Söyle benim kıymetli hatunum. Bu Güneş’in altında benim atımdan daha güçlü ve hızlı bir at, benden daha kudretli bir alp var mı?” Hatun eşini yumuşak bir dille fazla gururlanmaması konusunda uyarıyor ama eşi coşuyor: “Sen bir hatun olarak bilemezsin ki, ben, yer yüzündeki bütün alplardan büyük, Tanrı’dan küçüğüm,” diyor. Hatun yine uyarıyor ama alp gururunun esiridir: “Hatun, sen halen daha benim Tanrı’dan iki parmak aşağıda durduğu anlamıyor ve inanmıyorsun!” Oldukça uzun destanın akışı içinde alp karşısına çıkan bütün alpları yeniyor. Bu arada Tanrı ona iki oğul veriyor. Destanda oğulları konusunda şöyle deniliyor: “Oğulları, bizim gibi sıradan insanlardı; alp oğulları değillerdi.” Alpın oğullarının babaları gibi yiğit değil, sıradan insanlar olduğunu el-alem duyuyor. Uzaktan bir alp gelip ona bunun sebebini soruyor: “Gökteki Tanrı’ya karşı bir günah mı işledin?” Alpın bilge eşi cevap veriyor: “O alp olarak büyüktü; fakat aklı küçüktü. (Hatun burada eşinin kibirli sözlerini hatırlatıyor ve devam ediyor:) Bunun için bu cezaya maruz kaldı. İki oğlu sıradan insanlar olarak dünyaya geldi.” Alp susarken dostu onu uyarıyor: “Demek ki Tanrı seni böyle bir cezaya layık gördü. Dostum, insan asla kibirlenmemelidir…” Alp hatasını görüyor. Hatunu ve oğullarıyla birlikte sakin ve mütevazi bir hayat sürdürüyor, “Tanrı’nın buyurduğu gibi …”

Başka bir destanda han başa çıkamadığı yedi asi kardeşi ulu Tanrı’ya havale ediyor: “Tanrı bana yardım et,” diye Tanrı’ya yalvarıyor. Tanrı, başı dertte olan hanın imdadına yetişiyor. Ak atına binip yeryüzüne iniyor. Kara Orman’da yaşayan yedi kardeşin yanına gidiyor. Onlara hangi akla hizmet ettiklerini soruyor. Onların cevabı çok açık oluyor: “Biz, ne han tanırız, ne Tanrı. Biz kimseye itaat etmeyiz.” Tanrı, “Peki o zaman yedi gün bekleyin, sonra Tanrı’yı bileceksiniz. Tanrı sizden güçlüdür,” diyor ve geri dönüyor. Yedi kardeş yedinci günün sabahı uyandıklarında bir de bakıyorlar ki, ne üzerlerinde elbise, ne otağlarında yiyecek, ne ovada hayvan sürüleri kalmış. Her şeylerini kaybetmişler. Bu yetmiyormuş gibi, bedenleri küçülmüş, çocuk gibi olmuşlar. Güçlerini kaybetmişler. Hatalarını anlamış, pişmanlık duymuşlar…

Yaşlı bir han oğluna vasiyet ediyor: Sevgili oğlum, malıma-mülküme iyi bak, ölçülü harca. Halkın karnını aç ve susuz, sırtını çıplak bırakma. Adil ol. Halkın karnı tok, sırtı berk olursa, ulu Tanrı daima senin yanında olur. Sen Tanrı katında yücelirsin.

Soru: Bu kadar köklü ve canlı bir inanç sistemi nasıl yok olabilir?

Asena: Bu inanç sisteminin tamamen yok olduğunu söylemek yanlış olur. Mesela, göçlerle birlikte dünyanın dört bir yanına taşınan ulusal kültür ögeleri farklı örtüler altında yaşıyor. Örneğin, büyük çoğunluğu Müslüman olan Türklerde geleneksel halk kültür ve inançlarının üzerindeki İslami örtü kaldırıldığında birçok inancın, örf ve adetin kökeni kolayca belirlenebilir. 

Ama konu Sibirya Türkleri olunca çok dramatik bir boyut kazanıyor. İşgal edilen Sibirya toprakları üzerinde kadim Türk kültürünün izleri planlı bir şekilde yok veya manipüle edildi, özüne yabancılaştırıldı. Kurganlar, mezarlar, kutsal alanlar meselesine konuyu dağıtmamak için girmiyorum. İnanç sistemine yönelik saldırıların son aşamasında şöyle bir resimle karşılaşıyoruz: Türklerin Gök Tanrı’sının malum ulvi dinamik sıfat ve fonksiyonları tek gayesi insanlara zarar vermek olan kötü ruhlardan korunmaya ve onların rızasını kazanmaya odaklı basit durağan-reaktif reflekslere indirgeniyor. İlham, gözlem ve akla dayalı dinamik mistik inanç kültürünün yerini savunmaya yönelik mantık dışı çaresiz, ürkek ve korkak bir din kültürü alıyor! Gök Tanrı dininin insanı, aklı ve erdemi yücelten, dünya ve ahiret hayatı bağlamında bütün yaratılmışlara Tanrı’nın şefkatli kucağında huzur ve güven vaat eden, daima iyinin galip geleceğini hatırlatan, Tanrı’nın mutlak hâkimiyetini her şeyin üzerinde gören ve ululayan ruhu kayboluyor. Tanrı’nın yaratıcı evrensel enerjisinden hareketle mistik tecrübeyi ön plana çıkaran dinamik inanç sisteminin yerini doğa fenomenleri ve ölüm gibi ilkel-ezeli korkularına hal çareleri arayan, ruhçuluk ve büyücülük odaklı sığ bir öğreti yayılıyor.

Tarihi notlar esasında tanık olduğumuz lütufkâr Gök Tanrı ve bu inancın önemli unsurlarından biri olan Tanrı ile kul arasındaki aracısız doğrudan doğruya (bireysel) iletişim hukuku bu süreçte kayboluyor. İnsan ve onun ruhunu kuşatan kötü ruhların şerrinden korumak üzere başta şamanlar olmak üzere çeşitli aracıların “yardımı” gündeme geliyor. Bir tarafta yardımcı ruhların desteğini sağlamak, diğer tarafta neden kızdıkları belli olmayan kötü ruhları sakinleştirmek için kanlı kurbanlar öneren, insanları kor

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. 17 Aralık 2021, 15:41

    Ahmetcan Asena’nın yazdığı bu önemli eseri zevkle okudum ve bir kardeşi olarak gurur duydum. Türk tarihinin eşsiz önderi Atatürk öğretmenlere hitaben “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!” demişti. Öğretmenlik böylesi eserlerin uyguladığı bir kutlu meslektir. Yeni nesillerimiz böylesi eserleri okudukça kendi millî tarihini ve millî kültürünü öğrenecek, kendinde basılmaz (yenilmez) bir güç bulacaktır. Her bir Türk gencinin bu eseri sindire sindire okumasını özellikle tavsiye ediyorum. Bu yolu başlatan merhum Ziya Gökalp’ımızın ruhunun şad olduğuna inanıyorum. Ondan başlanan kutlu bilim yolunu artık Hıristiyan Batı’nın, Kuzey Ayısı ve Sarı Irkın temsilcilerine muhteşem bir tokat indiren nesillerin yetişerek devam ettirdiğini ve bunların sayısının gelişerek büyüyeceğini müjdeliyor.

  2. 17 Aralık 2021, 03:19

    Değerli yorumcu, yazdıklarınıza katılıyorum. Bilimin temeli “septik şüphe”dir. Bu arada, Muazzez İlmiye Çığ tarafından yazılan dinlerin kökenine ilişkin kitap serisini bilgiye ulaşmak isteyen herkese öneririm. Özellikle de “İbrahim Peygamber” isimli kitabını.

  3. Çok güzel röportaj çok güzel bilgi.İnsan bilgisizliğini (ayıbını) örttükçe zindeleşiyor.Ama tabi bilmezken de seziyorduk bize ışık veren bir güç var.Dünyanın bilmem hangi coğrafyasında insan neye inanacağını bilmezken soyut ve somutu bilen Türk’ün Tanrı’sı vardı.Bugün,Türk dünyasında denize çıkabilen tek Ulus olan Türk Ulusu’nun ne öncül,Mustafa Kemal Atatürk’ün ne insan üstü olduğunun bir emaresi daha.Yazıda sözü geçen Yakut Türkleri’nin sözlüğünü bile okuyan adam.Beise lüzum yok.Türk Tanrı’sını hiç kimse yenemez.Bozkırın Tanrı’sı Ulu’dur!

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!