Muhsin Türkseven yazdı…
Son günlerde bölgedeki askeri hareketliliği “İran-İsrail gerilimi” veya “bölgesel savunma” parantezine hapsederek okuyanlar, büyük resmi ıskalamaktan öte, kurulan devasa tuzağın birer parçası haline geliyorlar. Doğu Akdeniz’de sular ısınmıyor; adeta kaynatılıyor. Ve bu kazan, sadece İran füzelerine karşı bir kalkan değil, Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik haklarını haşlamak için kurulmuş bir ocaktır.
SAHADAKİ GERÇEK: KİM İÇİN, NE İÇİN BURADALAR?
İran açıkça “Kıbrıs hedefimiz değil” diyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) topraklarına tek bir füze düşmüş değil. İran bağlantılı dron ve füze unsurları Akrotiri gibi üsleri vurdu, hatta üç balistik mühimmat Türk hava sahasına girerek NATO unsurlarınca etkisiz hale getirildi. İran bu eylemleri ABD-NATO’nun “Sahte Bayrak” operasyonu olarak nitelendirdi.
Ancak “Kıbrıs tehlikede” yalanıyla adeta bir “Haçlı Donanması” Akdeniz’e yığılmış durumda!
Fransa’nın nükleer uçak gemisi Charles de Gaulle (20 Rafale jeti, E-2C Hawkeye’ler ve 10+ refakat gemisiyle) Mart başında bölgeye konuşlandı, ABD’nin USS Gerald R. Ford süper taşıyıcısı da Süveyş’ten geçerek doğuya ilerledi. İngiliz, İtalyan, Alman, İspanyol, Hollanda fırkateynleri ve daha fazlası… Liste uzayıp gidiyor.
7’den fazla ülke (ABD, Fransa, İngiltere, Yunanistan, İtalya, İspanya, Almanya vb.) GKRY ve çevresine uçak gemisi, fırkateyn, helikopter, İHA savunma sistemleri ve savaş uçağı sevkiyatı yaptı.
Soru şu: Birkaç füze/dron tehdidini durdurmak için nükleer kapasiteli uçak gemilerini, onlarca modern savaş gemisini ve casus uçaklarını bir avuç toprağa yığması normal mi?
Hayır, bu bir savunma değil; bu bir “çökertme” ve çevreleme operasyonudur.
ABD ve NATO, Türkiye üzerinden sinsi bir oyunun peşinde. Son günlerde İran’dan gelen balistik mühimmatın Türk hava sahasında NATO sistemlerince imha edilmesi, ısrarla Türkiye’nin hava sahası ve sınırları üzerinden “sahte bayrak” benzeri senaryoları akla getiriyor. Amaç; Türkiye’yi bir şekilde çatışmanın içine çekerek NATO’nun 5. Maddesini işletmek.
Neden mi? Çünkü 5. Madde işletildiği an, müttefik güçlerin Türkiye ve çevresindeki askeri varlığı “yasal bir zorunluluk” zırhına bürünecek. Bu durum, Türkiye’nin kendi karasularındaki ve KKTC çevresindeki hareket alanını müttefik denetimine açması demektir.
Hedef; Türkiye’yi doğuda İran veya Suriye meşguliyetiyle oyalarken, batıda ve güneyde Yunanistan’ın 12 mil emrivakisini ve GKRY üzerinden enerji sahalarını fiilen ele geçirmektir.
Gözümüzü boyayan sis perdesini araladığımızda altından Doğu Akdeniz’in trilyon dolarlık enerji yatakları çıkıyor. GKRY üzerinden kurulan bu askeri hegemonyanın tek bir gayesi var: Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapsetmek, KKTC’nin Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gasp etmek ve hidrokarbon rezervlerinin üzerine çökmek!
Gelelim “Türkiye ne yapmalı?” sorusunun cevabına…
Türkiye bu kuşatmayı yarmak için “bekle-gör” politikasını terk etmeli ve şu üç sacayağı üzerine stratejisini kurmalıdır:
1- Savaşa HAYIR, Stratejik Tahkimata EVET: Türkiye, ne pahasına olursa olsun kendisine kurulan çatışma tuzaklarına düşmemeli, kendisini ABD-/İsrail-İran Savaşına taraf olacak bir şekilde savaşa çekilme çabalarına ve sahte bayrak operasyonlarına karşı itidalli ama uyanık ve soğukkanlı kalmalıdır.
NATO’nun 5. maddesi üzerinden bölgeye daha fazla yabancı asker davet edilmemelidir. Zira bu madde işletilirse mevcut yabancı askeri varlık kalıcı hegemonyaya dönüşür, Türkiye’nin karasuları, KKTC çevresi ve Mavi Vatan’daki hareket serbestisini kısıtlar, Yunanistan’ın 12 mil talebi ile GKRY’nin enerji sahalarını gasp etme riskini artırır.
2- KKTC Deniz Üssü ve Savunma Paktı: Geç kalmış bir zorunluluk olan TC-KKTC Savunma İşbirliği Anlaşması derhal imzalanmalı ve Geçitkale ile İskele bölgesindeki deniz/hava üsleri tam kapasiteyle, kalıcı olarak devreye sokulmalıdır. Mart 2026 itibarıyla zaten alınan tedbirler kapsamında 6 adet F-16 savaş uçağı Ercan/Geçitkale’ye konuşlandırılmış, yerli HİSAR hava savunma sistemleri (ve mevcut AKINCI TİHA, Bayraktar TB2 SİHA kapasitesi) artırılmıştır.
Bu tedbirî adımlar, KKTC’nin hava sahasını koruma kalkanı oluştururken, statüsünü “misafir birlik”ten “stratejik ortak” zeminine taşımalıdır. Savunma paktı, bu unsurların kalıcı entegrasyonunu ve ortak tatbikatları da kapsamalıdır.
3- Mavi Vatan’da Fiili Durum: Doğu Akdeniz’de sismik araştırma ve sondaj gemilerimiz, donanma korumasında faaliyetlerini artırmalıdır. NATO’nun Baltık Denizi’ndeki (Letonya açıkları) görevlerinde bulunan Anadolu Türk Deniz Görev Kuvveti unsurları (özellikle TCG Anadolu ve refakat gemileri), öncelikli olarak Doğu Akdeniz’e intikal ettirilmelidir. Bölgeye yığılan yabancı filolara karşı “Buradayız ve gitmiyoruz” mesajı sadece sözle değil, fırkateynlerimizin ve uçak gemisi kapasitemizin pruvasıyla verilmelidir.
Hülasa Doğu Akdeniz’de dönen sinsi işler, Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alma girişimidir.
Unutulmamalıdır ki; Kıbrıs, Türkiye’nin kalbidir. Üzerinde bir tek Kıbrıslı Türk yaşamasa da Türkiye için hayati bir kara parçasıdır!
Kıbrıs meselesinde sessizlik ve gecikme, yalnızca ada Türklerine değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına ve jeopolitik geleceğine ağır faturalar çıkarır. Ada düşerse Ege ve Anadolu savunmasız kalır, Mavi Vatan’da verilecek tek bir kayıp, gelecek nesillerin enerjisini ve özgürlüğünü çalmaktır. Doğu Akdeniz’deki haklarımız fiilen ortadan kalkar.
biz nato ülkesiyiz bize bir sey olmaz mi desem……………
yoksa yeni ittifaklar kacinilmaz mi desem…
ama öncelikle SS i doruk noktasina cikarmamiz gerek…
gerisi kolay…