1. Haberler
  2. Analiz
  3. Anayasa pazarlık masasında yazılmaz! DEM raporuna reddiye…

Anayasa pazarlık masasında yazılmaz! DEM raporuna reddiye…

featured

Muhsin Türkseven yazdı…

Son günlerde DEM Parti tarafından kamuoyuna sunulan talepler, “barış”, “demokratik toplum” ve “eşit yurttaşlık” gibi kulağa hoş gelen kavramlarla ambalajlanıyor. Ancak mesele, bu kavramların retoriğinden sıyrılıp taleplerin hukuki ve siyasal sonuçlarına bakıldığında bambaşka bir mahiyet kazanıyor.
Zira tartışılan şey, bireysel hakların genişletilmesi değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kimliğinin, devlet yapısının ve egemenlik anlayışının kökten dönüştürülmesidir.

Öncelikle şu hususun altı kalın biçimde çizilmelidir: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, etnik kimlikler arasında bir denge metni değil; ortak vatandaşlık temelinde kurulmuş bir hukuk düzeninin ifadesidir.

“Türkler ve Kürtlerin anayasal olarak kurucu unsur sayılması” talebi, eşitliği güçlendirmek bir yana, bizzat eşit yurttaşlık ilkesini tahrip eder. Anayasa’nın 10. maddesi herkes için eşitliği güvence altına alırken, belirli etnik grupların anayasal metinde ayrıcalıklı biçimde tanımlanması, diğer tüm vatandaşları dolaylı olarak dışlayan bir hiyerarşi yaratır. Türkiye Cumhuriyeti, etnik aidiyetler üzerine değil; ortak vatandaşlık bağı üzerine inşa edilmiştir.

Bu bağlamda sıkça referans verilen 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu da hukuken sağlam bir dayanak değildir. 1921 metni, savaş koşullarında hazırlanmış, devletin henüz kurumsal ve hukuki varlığını tamamlamadığı bir dönemin geçici düzenlemesidir. Modern anlamda bir anayasa değildir ve 1923’te kurulan Cumhuriyet’in anayasal sistemine ölçü olamaz.
“Olağanüstü şartların” ürünü olan bir metni bugünün anayasal düzenine referans yapmak, tarihsel olduğu kadar hukuki bir yanılsamadır.

Bir diğer kritik başlık “anadilde eğitim” talebidir. Her bireyin kendi anadilini öğrenmesi ve yaşatması kültürel bir haktır; bu tartışmasızdır. Ancak anadilde eğitim, bireysel özgürlük alanının ötesinde, devletin kamu düzeni ve egemenlik alanına ilişkin bir meseledir.

Anayasa’nın 3. maddesi devletin dilini Türkçe olarak belirlemiş, 42. maddesi ise eğitim dilini açıkça Türkçe olarak düzenlemiştir. Bu hükümler, üniter devlet yapısının ve eğitim birliğinin temel dayanaklarıdır.

Eğitim dili üzerinden fiili çok dillilik yaratma çabası, masum bir kültürel talep değil; siyasal sonuçlar doğuran bir egemenlik tartışmasıdır.

Yerel yönetimlere ilişkin talepler de benzer bir çerçevede değerlendirilmelidir. Yerel yönetimlerin idari kapasitesinin artırılması elbette tartışılabilir. Ancak bu taleplerin yalnızca belirli bölgeler için ve anayasal güvenceyle gündeme getirilmesi, idari reform değil, örtülü bir siyasal yeniden yapılanma hedefini ele vermektedir. Üniter devletlerde yerel yetkiler, etnik veya bölgesel kimliklere göre değil; kamu hizmetinin etkinliği esas alınarak düzenlenir. Aksi, fiili özerklik alanları yaratmanın zeminidir.

Taleplerin “barış süreci” söylemiyle sunulması ise meselenin en problemli yönlerinden biridir. Bir terör örgütünün silah bırakma karşılığında anayasal ve siyasal tavizler talep etmesi, demokratik müzakere değildir; devlet egemenliğine yönelmiş bir dayatmadır. Anayasa, silahlı tehdidin gölgesinde yazılamaz. Terörle anayasa pazarlığı yapılması, yalnızca hukuku değil, demokrasinin kendisini de zedeler.

Hukuki ve siyasi anlamda “1 numaralı halk ve devlet düşmanı” olduğu “tescillenmiş” olan Abdullah Öcalan’a fiziki özgürlük sağlanması, genel af veya örgüt mensuplarına suç ayrımı yapılmaksızın entegrasyon talepleri ise hukuk devleti ilkesiyle açıkça çelişmektedir. Kesinleşmiş yargı kararları siyasi pazarlık konusu yapılamaz. Ceza hukuku, adalet ve eşitlik üzerine kurulur; cezasızlık ise toplumsal barışı değil, yeni adaletsizlikleri üretir.

Tüm bu talepler bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo açıktır: Federasyon veya özerklik kavramları açıkça telaffuz edilmese bile, anayasal kimlik tanımı, dil esaslı eğitim ve etnik temelli yerel yetki talepleri, üniter devlet yapısını aşındırmaya yönelik bütünlüklü bir siyasal projeye işaret etmektedir. Ulus devlet anlayışını “gerileme nedeni” olarak sunmak, Cumhuriyet’in kurucu iradesini tartışmaya açmak anlamına gelir.

Hülasa

Anayasa, bir pazarlık belgesi değildir; devletin kurucu iradesini, milletin ortak kader anlayışını ve hukuki sürekliliğini güvence altına alan temel metindir.

Bu nedenle anayasal düzen, silahların gölgesinde, terörle iltisaklı talepler doğrultusunda veya “barış” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılan dayatmalarla değiştirilemez. Hukuk devleti, niyet beyanlarına değil, bu taleplerin doğuracağı sonuçlara bakar.

Bu talepler, dış güçlerin desteğiyle (Tom Barrack’ın Osmanlı millet sistemi övgüsü gibi) Sevr hayallerini diriltme girişimidir; güçlü üniter devletimizi “çok kimlikli” federasyona dönüştürme tezgahıdır.
Bu nedenle silah bırakma karşılığında anayasal ve siyasal taviz talep etmek, hukukla müzakere değil, hukuku rehin almaya yönelik bir girişimdir.

Etnik temelli anayasal düzen arayışları barış üretmez; aksine toplumsal bütünlüğü zedeler ve devleti ayrıştırır. Üniter ulus devlet modeli, farklı kökenlerden gelen vatandaşları eşit yurttaşlık paydasında buluşturan Cumhuriyet’in temel kazanımıdır. Devletin dili, yapısı ve egemenliği tartışmaya açıldığında mesele artık demokrasi değil, devletin varlığı meselesidir.

Türkiye Cumhuriyeti, terörle müzakere eden değil; terörü hukuk içinde tasfiye eden bir devlettir. Bu gerçek; hiçbir söylemle, kuşkulu süreç yönetimleriyle ve barış ambalajlı sahte girişimlerle örtülemez.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!