Av. Göksel Kırar yazdı…
Bir süredir birbiriyle flörtleşen siyasi partilerin manevralarını izliyoruz. Geçtiğimiz yıl gündeme gelen AK Parti(MHP) ile Dem Parti arasındaki terörsüz Türkiye açılımının nereye gideceğini kestirmek güç.
Ama şunu net olarak ifade edebiliriz, iki siyasi akımın çözüm üretmekte ve inandırıcılıkta zorlandığı bir eşikteyiz. Her ikisinin de tarihsel kökleri Osmanlı dönemine dayanıyor.(Aksi mümkün mü tartışılır.)
İlki, günümüzde AK Parti’de simgeleşen, Türkiye’nin son yirmi yılına hükmetmiş ve büyük bir olasılıkla politikalarının izlerini bundan sonraki yirmi yılda da göreceğimiz “Siyasal İslam” hareketi.
İkincisi ise, kamuoyunda genellikle ‘Kürt Meselesi’ olarak adlandırılan ve bu başlık altında şekillenen siyasal hareket. Kabaca bir hesapla elli yıldır, Türkiye’nin en önemli istikrar ve güvenlik sorunlarından biri haline gelen silahlı ayrılıkçı çizgi bu hareketin bir yönünü oluşturuyor. Elbette bu çizgi, Kürt halkının tümünü temsil etmiyor. Ancak söz konusu yapının siyasal uzantıları, zamanla bölgedeki demokratik taleplerin sözcülüğünü tekelleştirmiş ve farklı seslerin, alternatif siyasal aktörlerin önünü açmakta yetersiz kalmıştır.
İkisi de varlık sebeplerini ve politik direnç damarlarını, dışlanmışlıktan ve yok sayılmaktan alıyordu.
İkisinin de Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri ve politikalarına –farklı biçimlerde de olsa- tarihsel itirazları vardı.
Siyasal İslam ya da tutucu/muhafazakâr sağ, yıllarca Cumhuriyet’in, kuruluşundan itibaren din üzerinde baskı kurduğunu, ibadet ve inanç özgürlüğüne ket vurmak istediğini, laikliği yanlış yorumlayarak, devletin dini bütün yurttaşlarını dışladığını savundu.
“Siyasal Kürt hareketi”nin çıkış noktası ise, Osmanlı’dan miras merkezi otoriteyle geçinememenin yanında, kimlik düzeyinde yok sayılmak ve bölgesel geri kalmışlığın giderilmemesiydi. Elbette bu değerlendirmeyi yaparken, bölge ve ülkemiz üzerindeki emperyalist planların ve dış müdahalelerin etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Her iki siyasi hareket de(İkincisi terör/şiddet temelli mücadeleyi de kapsayarak), doksanlı yıllar ile yani iki kutuplu dünyanın son bulmasıyla, Türkiye siyasi arenasındaki ağırlıklarını hızla artırdılar. O kaotik dönemde, Batı’dan da gerekli desteği alan bu kesimlerin mağduriyet gerekçeleri, toplum önünde belli bir kabul gördü.
Yukarıda genel olarak ifade edilen bu “tarihsel itirazların”, somut yani tarihsel karşılıkları olup olmadığı tartışmasına girmeden günümüze gelelim.
Bugün, her iki siyasi akım da, ülke gerçeklikleriyle bağını kaybetmiş bir şekilde kendileriyle beraber Türkiye Cumhuriyeti’ni de bir belirsizliğe doğru savuruyor. Çünkü geçen yüzyıldan beri savundukları, mücadele ettikleri, uğrunda bedel ödediklerine inandıkları ne varsa, hâlihazırda ulaşmış durumdalar.
Kendi “dava”ları adına peşinde oldukları imkânsız görünen her hayal, bugün günlük yaşamımızın bir parçası.
İnancından ötürü eğitim hakkı elinden alınan başörtüsü takan kızlar bugün bir mesele değil artık. Başörtülü kadınlar kamusal alanlarda görev alabiliyor. Türkiye’nin yıllarca tartıştığı, enerjisini boşa harcadığı bu anlamsız simgesel yasak ortadan kalkmış durumda. Bunun yanında, AK Parti iktidarı ile taşrada, kenarda bulunan kitlelerin merkeze taşınması, temsil oranındaki ağırlığı ile siyasi gücü de eşitlenmiş durumda.(Hatta fazlasını alalı çok zaman oluyor)
İslami çevrelerde, vuslatı bir kutlu gün gibi beklenen Ayasofya Camii’nin ibadete açılması da gerçekleşti.(Vakıf senedi, Danıştay kararı vs. derken burada da bir sihirbazlık yapıldı.)
28 Şubat’ın gerekçelerinden olan Başbakanlık konutunda tarikat liderlerine yemek verilmesi olayı bugün yüzlerde sadece acı bir tebessüm bırakmaktan öte bir anlam taşımıyor. Zira rahmetli Erbakan bile, siyasi iktidar ile tarikatların arasındaki çıkar ilişkisinin günümüzde ulaştığı yeri görse şaşırırdı.
Hep hayalini kurdukları gibi “Anadolu kaplanları” baş tacı bugün. Alkollü içecekler, sanki kültürümüzün bir parçası değilmiş gibi, günlük yaşamdan silinmiş durumda. Aileler çocuklarını, neredeyse her mahallede İmam-Hatiplere dönüştürülen okullara göndermek zorunda.(Parası olanlar özel okullara gönderebilir, bu hala serbest.)
Bu örnekleri çoğaltmakta hiçbirimiz sıkıntıyı çekmeyiz. Ezcümle, AK Parti iktidarı ile Siyasal İslam, dün Cumhuriyet Doktrini’ne itiraz ettiği ve problem gördüğü her şeyi istediği gibi dönüştürmüş ve çözmüş durumda.
Benzer bir dönüşüm “Kürt hareketi” için de geçerli. Yıllarca Kürtçe’nin yasak olmasından –haklı olarak-, sistem dışına itilmekten yakınan bu kesim, bugün elde ettiği haklara karşı hala 1990’ların reflekslerle siyaset yapmaya çalışıyor. Kürtçe müzikten, özel dil kurslarına, Kürtçe tv kanallarından yerel yönetimlerde temsile kadar birçok alanda serbestlik esasken, hareketin önemli bir bölümü hâlâ bölgesel aktörlerin (SDG, Barzani, vs.) gölgesinde ve eski mağduriyet söylemleriyle pozisyon almaya çalışıyor.
Öte yandan, bu sürecin yalnızca tarihsel iç dinamiklerle açıklanamayacağı da açıktır. Türkiye’nin doğrudan güvenlik politikalarını etkileyen bu mesele, uzun süredir başta ABD olmak üzere küresel güçlerin bölgesel hesaplarına da konu olmuş, zaman zaman bu hareket bu güçlerin aracı haline gelmiştir. Nitekim özellikle Suriye iç savaşı sonrası oluşan denklem, Kürt siyasal hareketinin yalnızca yerli bir tepkiyle sınırlı kalmadığını, dış müdahalelerin de biçimlendirdiği bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir. (Zaten Osmanlı’dan beri aynı güçlerin radarında değil miydi?)
Oysa sorulması gereken sorular oldukça yerel ve somuttur. GAP neden bölgesel kalkınmaya istenen katkıyı veremiyor? Mevsimlik tarım işçilerinin yaşam koşulları neden hâlâ düzelmiyor? Kara paranın önlenmesi için bu hareket neden açık ve net bir irade ortaya koymuyor? soruları ilk akla gelenlerden.
Tüm bu gerçek sorunlar yerine, siyasal enerji; eski ezberler, sembolik söylemler ve hüküm giymiş bazı eski partililerin salıverilmesine harcanıyor. En önemlisi de, Türkiye‘deki toplumsal bütünlüğün en değerli zemini olan kardeşlik duygusu, hâlâ yeterince kavranmıyor.
BROOKS WAS HERE
Bugün geldiğimiz noktada, AK Parti ile Dem Parti’nin uğruna mücadele ettikleri siyasi miraslar, tıpkı Esaretin Bedeli filmindeki Brooks gibi…
Her iki siyasi hareket de, yukarıda bahsettiğimiz “tarihsel itirazları” boşa çıkarmış durumda. Çünkü ortada artık itiraz edecek pek bir şey kalmamış.
İktidar, artık sadece oligarşik bir azınlığın çıkarını korumak ve “sistem”i ne pahasına olursa olsun sürdürmek için var. Türkiye’nin mutluluk endeksi hızla düşerken, çevresindeki mutlu bir azınlığı kurtarmak için her şey. Kendi klikleri arasındaki savaşlardan sıra kalırsa tabii.
Bazı filmler, siyasi analizlerden daha fazlasını anlatıyor. “Esaretin Bedeli” filminde, elli yıl boyunca hapishanede cezasını çeken Brooks karakterinin dramı buna iyi bir örnektir. Brooks, bu kadar uzun süre hapiste kalınca, tahliye edildikten sonra dış dünyaya ve değişen yaşam şartlarına alışamıyordu. Uğrunda ıslah olduğu “özgürlük” kavramına yabancılaşmıştı. O artık hapishanedeki dört duvar dışında başka bir yerde huzuru bulamaz ve bu yüzden geride bir not bırakıp intihar eder.
AK Parti ile Dem Parti’nin de uğrunda mücadele ettikleri siyasi miras ve bugün vardıkları yer, biraz Brooks’un durumuna benziyor. Yıllarca -haklı ya da haksız- sığındıkları mağduriyetlere öylesine bağlanmış durumdalar ki, Türkiye’nin gerçek sorunlarını ve ihtiyaçlarını fark edebilecek bir gerçeklikten kopmuş gibiler.
Bugün Türkiye’nin içinde debelendiği ekonomik ve toplumsal çöküşün temel nedenlerinden bazıları tam da burada yatıyor. Hepimizi üzerinde derinlemesine düşünmeye zorlayan geçen yüzyıldan miras yapısal sorunlara, bu iki siyasi hareket kendi reçeteleriyle çare olmaya kalktı. İlaçlar pek fayda etmedi çünkü ya yanlış dozdaydı ya da yanlış ilaçtı.
Üstelik artık söyleyecek yeni sözleri de yok, itiraz ettikleri şeylerin ise bizzat parçası haline gelmiş durumdalar.
Bugün elimizde kalan son umut, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran üçüncü siyasi damar kaldı.(Bu bir başka yazının konusu.)
Bu değerler, sadece tarihimizin değil, geleceğimizin de teminatıdır.
Bizler, bu topraklarda yaşayan herkesin özgür, adil ve kardeşçe bir yaşam sürmesi için, o devrimci ruhu yeniden ayağa kaldırmak zorundayız.
Bu hayati damarı, sesi bozuk maskeli demokratların elinde heba etmemek için artık yüksek sesle konuşmamız gerekiyor.
Çünkü bizim elli yıl bekleyecek halimiz yok.