Aşkı Beklerken filmi üzerine aykırı düşünceler

Özlem Kalkan yazdı

Aşkı Beklerken filmi üzerine aykırı düşünceler

İnsanoğlu hangi toplumsal sistemde yaşıyorsa ona göre şekilleniyor; içselleştirip normalleştiriyor bunu.

Kapitalizm denen Para-Meta -Güç ilişkisi içinde yaşamsal kaygılarımız varken, sistemin kurduğu bu hegemonik yapıda daha iyisini, daha lüksünü elde edebilmek için yarış atına çevrilen insanoğlu bu durumu artık normalleştirirken, aşka ve karşı cinsin sorumluluğuna ne denli yabancılaştığının ve sevebilme yeteneğini de negatife çevirdiğinin ne kadar farkında?

KAPİTALİZMDE CAN ÇEKİŞEN DUYGU: AŞK

Bu sistemde derin bağ kurma ve kalıcı duygulara yer olmadığının kaçımız farkındayız?

”Kalıcı duygu” denen şeyin kavramsal olarak var olduğunu kabul ederken, pratikte çıkarlarımıza uygun olarak dizayn ettiğimiz bu asil duyguyu aslında hiç tatmadığımızı, kapitalizmin AŞK denen şeyi tamamen yok ettiğini biliyor muyuz?

Yaratılmış işsiz ve  mutsuz insan ordusu sadece para kazanmaya endekslenmişken, satın al(ın)mak için para kazanmaya zorlanırken, insan kimliği bile ihtiyaç dışı şeyleri tüketmek üzere programlanırken AŞK’ın tarifi de bundan nasibini alıyor.

”Aşkı mantıkla birleştirmenin yolları” öğretilirken, aşkın ömrünün 3 ay olduğu dayatılır hep. Kısacası kapitalizm AŞK’ın mezar kazıcısıdır.

Aşkı Beklerken filminden bir sahne

Bana bunları yazdıran, daha doğrusu tekrar düşündüren 2019 Fransız yapımı ve Cedric Klapisch’in yönettiği  bir film: Aşkı Beklerken.

Herkes Kendisini Arar, İspanyol Pansiyonu ve Acı Tatlı Tesadüfler gibi göze batmayan fakat kaliteli işlerden tanıdığımız yönetmenimiz ailevi ve toplumsal değerleri aktaran duygusal melodramları ve komedi-dramaları gerçekten çok iyi beceriyor.

Fransızlar bu tarz filmleri çekmekte gerçekten çok başarılı. Fakat Cedric Klapisch’in Aşkı Beklerken‘i tipik bir “love story” hikayesi bekleyenleri üzebilir.

Filmin adı bizi sadece aşka hazırlıyor çünkü.

AŞKI BEKLERKEN FİLMİNİN KONUSU

Remy ve Melanie 20’li yaşlarda, Paris’in banliyölerinde bitişik apartmanlarda yaşayan, yine büyük metropolün keşmekeşi ve koşturması içinde iş ve özel hayatlarını yaşamaya çalışan iki gençtir. Sorunları aynıdır.

Sabahın çok erken saatlerinde kalkıp yaşam kavgası veren Remy, çalıştığı fabrikadan işten atılacak olan arkadaşlarının ve kendisinin derdindedir; zira fabrika artık bazı işleri robotlara yaptırmayı düşünmektedir. Evlerine uzak mesafelerde ve ilgisiz işlerde çalışma riski ile yüz yüzedir hepsi. Remy rüyasında bile robotları görmekte, doğru düzgün uyuyamamaktadır ve bir genç kızla ilişkiye girme konusunda da son derece tutuktur.

Melani de sabahın çok erken saatlerinde yola koyulması gereken bir laboranttır; fakat onun sorunu da sabah uyanamamaktır. Uzun süre aynı evi paylaştıp aşkla sevdiği erkek arkadaşı tarafından sebepsizce terk edilmiştir ve mutsuzdur.

İşin garip tarafı yan yana oturan, aynı eczane, aynı market, aynı güzergahları kullanan bu iki gencin yolunun kesişmemesi ve bir ilişki yaşamamaları için bir neden yoktur ama onlar bu tesadüfü bir türlü yaşamazlar.

Her ikisi de çıkış yolunu tavsiye üzerine bir psikiyatrda bulurlar. Tabii yine arkadaş tavsiyesi üzerine açtıkları facebook hesaplarında (!) karşı cinsle yapılan buluşmalar beklentileri karşılamadığı için psikiyatrlar hayatlarında daha fazla önem kazanır.

SONUÇ: İkisi de ağır depresyon geçirmektedir!

Film sadece iki gencin değil, tüm kapitalist toplumun yalnızlığına ve yapay kurulan ilişkilere, duygu bağı kuramayışına odaklanıyor. Sorun yumağı içinde boğuşan toplumun iki gencini seyirci için aşka hazırlıyor.

Gittikleri marketin sahibi dans kursuna gitmelerini önerince yüz yüze geliyorlar. Dişi el omuza, erkek el bele yerleşince YİNG ve YANG’ı buluşturuyor ve elektriği veriyor yönetmen. Sonrası?

Bilmiyoruz, sadece  buluşturuyor onları ve gerisi seyircinin hayal gücüne kalmış.

SANAL DÜNYA AŞKLARI FİLMİ

Sanal dünyada havada uçan beğeni butonları ve içi boşalmış, kendi olamayan kapitalizmin insanları gerçek aşkı nasıl bulabilir üzerine bir belgesel diyebilirim film için.

Ama geçtiğimiz Kasım ayında sokaklara salınan ve Paris’i sallayan “Sarı Yelekliler”in isyanını bile, onların adını anmadan, göstermeden fabrikada işten çıkarmaların olduğu sahneye yerleştirip sistem eleştirisini yapmış yönetmen.

Sarı Yelekliler’in en büyük isyanı Paris’in göbeğinde işe gelip, uzak banliyölerde yaşamak zorunda bırakılmak, ücretlerin kiraya yetmemesi vs. idi anımsanırsa. Film bunun üzerine cuk oturuyor.

Bu arada Remy’nin acil yardım danışma hattında çalışmaya başlaması, sorunları dinlerken 90 yaşında bir kadının doğum günü paketinin kaybolması ve aslında hediyeyi kendisinin postaya verdiğinin anlaşılması ise yalnızlığın ironisi olarak göze çarpıyor.

François Civil ve Ana Girardot aşkı arayan iki sorunlu genci çok güzel anlattılar açıkçası.

Seyredilmesi gerektiğini düşündüğüm çok temiz bir çalışma olmuş.

İyi seyirler, aşkla kalın!