Barbarossa ve çArşı ruhu

Temel Borga Budak yazdı

Barbarossa ve çArşı ruhu

“Halat” isimli yazımın araştırma sürecini tamamlamış ve tam klavyenin tuşlarına basmaya hazırlanmıştım ki Erdem Atay’ın sunduğu ve amiralimiz Cem Gürdeniz’in konuk olduğu “Pankuş 120” programıyla karşılaştım. Önceki 119’unda olduğu gibi içerik beni başka bir aleme sürüklerken, yönümü biraz değiştirmek zorundaydım.

Karar verdiği işten kolay dönen biri olduğum söylenemez ama itiraf etmeliyim ki “Pankuş 120” vesilesiyle, 10 gün önce Girne Limanı’nda, ordu evinin hemen önünde yer alan Atatürk heykeli üzerinde yan yana dalgalanan KKTC ve Türk bayraklarını izlemeye dalmışken yükselen hissiyatımı adeta bir “deja vu” ile yeniden yaşadım.

Ve uzun bir yazıyla sizleri zamanın ve mekanın içerisinde bir seyyah olacağımız, İstanbul Boğazı’ndan, Akdeniz’in kıyılarına uzanacağımız bu sefere sürüklemek istedim. Varacağımız yer kadar yolculuğun kendisinden de keyif almanızı umuyorum.

BARBAROSSA VE BARBAROS

“Fatih Sultan Mehmed Han hazretleri, Midilli’yi kafirlerin elinden fethedince, adaya Türkler’in yerleşmesini buyurdu. İlk yerleşenler arasında babam da vardı. Babam Yakub Ağa, bir sipahinin oğlu idi, kendisi de sipahi idi. Selanik civarında Vardar Yenicesi’nde tımarı vardı. Midilli’ye yerleşince, şevketlü Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri’nin emriyle kendisine adada bir tımar verildi.

Bu suretle yeni dirliğine kavuşan babam, ada halkından bir kızla evlendi. Babam, yakışıklı bir yiğitti. Anam ona dört oğul doğurdu. İshak, dört oğulun ulusu idi. Sonra ağam Oruç, sonra ben Hızır, sonra İlyas doğdular. Cenab-ı hak her birimize uzun ömürler, nice cengler ve zaferler ihsan buyurdu.” Kaptan-ı Derya Hayreddin Paşa

Bu girişi takiben yazının ana içeriğinin Hayreddin Paşa olacağını düşünmeniz olağan lakin benim sizlere aktarmak istediğim hikaye, bugünlerde Doğu Akdeniz’e gaz arama ve sondaj çalışmalarına destek olarak göndermeyi plandığımız “Oruç Reis” gemisine adını veren, Barbaros Hayreddin Paşa’nın Ağası, Oruç’un hikayesidir.

Midilli adasının sade bir köyünde, orta halli bir Osmanlı sipahisinin evinde doğan 4 kardeş vesilesiyle rüzgara, denizlere, kadere hükmeden, bilim, ilim ve aydınlanmanın gücüyle bilinen dünyayı fetheden, 7 iklime boyun eğdiren, bütün ulusların kaderini tayin eden, dönüştüren hatta insanlık medeniyetinin yönünü sonsuza kadar değiştiren, pes etmeyen bir Milletin vaz geçmeyen evlatlarının hikayesidir.

NOSCE TE IPSUM

“Delphi tapınağının girişinde yazan “Kendini bil” parolasını görüp kendine ilke edinen insanların hayattaki en önemli gayesi, kendini tamamlama ve bunu yaparken karşısındakini de tamlama üzerine kuruluydu. Zamanla yeryüzü şekillerinin değişime uğraması gibi insanların düşünceleri de bir erozyon mukabili değişime uğradı. Cümlede ki erozyonun kullanımı önemlidir çünkü bu değişen veya değiştirilen düşüncelerin ne  kadar yıkıcı olduğunu ifade etmeye çalışmaktadır.”

Şüphesiz ki ait olduğun ulusun tarihini, kahramanlarını tanımak ve yaşadığın coğrafyanın gerçeklerine hakim olmak “kendini bilme” yolculuğuna başlamak için önemli bir adımdır. Hatta şahsi önermeme göre de ilk öğretimden, yüksek lisans süreçlerine bizlere aktarılan dünya, Osmanlı tarihi hatta Atatürk ilke ve inkilapları bilgilerini hafızalarımızdan silerek, gerçek bilgilere erişme çabası göstermeliyiz.

Aksi takdirde tarih kitaplarımızdan emperyalizmin İstanbul işgali sırasında Boğaz’a demirlemiş olan Amerikan Donanmasını silenlerin yazdığı bu tarih bilgisi ile ancak birer eğlence vasıtası olabilecek kişilerin, geçici, yalancı ve zararlı şöhretlerini bize sunmakla meşgul olan ve gerçek değerlerimize veya sorunlarımıza yeri kalmayan yayın organlarının pençesinden kurtulmamız mümkün olabilir mi? Esas soru budur.

YAŞAMA HAKKIN MÜCADELEN KADARDIR

Oruç ve İlyas Reis kardeşler, bir seferlerinde Midilli’den, Trablus’a giderken, Rodos şövalyelerinin büyük savaş gemileriyle karşılaşırlar. Yaşanan çarpışmada İlyas Reis şehid, Oruç Reis esir düşer. Uzun bir mücadele sürecinden ve muhtemelen üç yıl tutsak kaldıktan sonra Oruç Reis esaretten kurtulur. “Yaşama hakkın mücadelen kadardır.” fikrini bu süreçte benimser. Ve bu anlayışı doğrultusunda, kötü fırtınada ya da hapiste dahi mücadele edip umudunu hiçbir zaman yitirmez.

Tam bu noktada zamanda ve mekanda 5 asırlık bir atlama yaparak sormak istiyorum; sadece bu kıssa aracılığıyla bile Akıl ve vicdan yoksunu sümüklü imamın, aşağılık ajanları tarafından sözde “Balyoz” operasyonuyla hapse atılan ve tutsak edilen şerefli Amirallerimizin neden teslim olmadıklarını, pes etmediklerini ve kendini bilmek felsefesiyle, böyle bir kuşatmayı nasıl yardıklarını anlamak ve bir ruhun nesilden nesile aktarımına şahitlik etmek için yeterli değil midir?

“Türk denizcilik tarihinde önemli bir yeri olan Cerbe Adası, Oruç Reis tarafından 1513’ün yaz aylarında alındı ve Oruç Reis burayı kendisine üs yaptı. Doğu ve batı Akdeniz’de pek çok gemi zaptetti. Papa’ya ait, o zamanın dev savaş gemilerini, ince teknelerle ele geçirmesi, ününü Avrupa ve dünyaya ulaştırdı. O tarihe kadar, bir çektirinin, bir baştardayı ele geçirmesi işitilmemişti. Gemi elde edilince kendisi dahil, bütün leventlerine İtalyan (Venedik ve Ceneviz) elbiseleri giydirdi. Böylece Oruç Reis’in arkadan gelen ikinci bir savaş gemisini ele geçirmesi kolay oldu. İtalyanlar bu başarılarının ardından, kızıl sakalından ötürü ona “Barbarossa” lakabını verdiler.

Bir müddet sonra Cezayir’in doğusunda, İspanya’nın hakimiyeti altında bulunan Tlemsan’ı elde eden Oruç Reis, İspanyollardan yardım alan Tlemsan Emiri’ne karşı, elde ettiği yerleri savundu. Yerli halkın ihanet etmesi üzerine, Cezayir’e dönmek için düşman kuşatmasını yarıp dışarı çıkmaya çalıştı ve bir kısım leventleriyle birlikte ırmağı geçti. Ancak, yirmi kadar levendi, düşman tarafında kalmıştı. Oruç Reis, onları kurtarma umudu olmadığını bile bile, leventlerini yalnız bırakmamak için tekrar düşmanın arasına daldı. Nehri geçmeye çalışırken leventlerinin çoğu şehit oldu. Tek kollu Oruç Reis, yanındaki son levendinin de öldüğünü gördükten sonra, aldığı iki ok yarasıyla Rio Solado Nehri’nin sularına düşerek şehid oldu.”

ÇARŞI RUHU

Hadi bakalım zamanda ve mekanda bir 500 yıl daha atlama özgürlüğümüzü kullanalım. Sizleri, Beşiktaş taraftarlarının “Optik Başkan” olarak lakaplandırdığı “Mehmet Işıklar” ile tanıştırmak istiyorum. Türk tribün tarihinde “Son Holigan” olarak yer edinen Optik Başkan, günümüzde bile en önemli eğitim kurumlarının başında gelen Kabataş Lisesi’ni birincilikle kazanmış ve dereceyle bitirmiştir.

Yalnız bu süreci tamamlarken diğer öğrencilerden farklı olarak hayattaki en önemli tutkusu olan adını Barbaros’un gemilerini bağladığı Beştaş’tan alan tutkusu Beşiktaş’ın peşinde yollara düşmüş ve eğitim döneminin önemli bir kısmını deplasmanlarda veya bilet kuyruklarında sabahlayarak geçirmiştir. Üniversite sınavının, Fenerbahçe maçıyla aynı güne denk gelmesi üzerine hayatında ilk ve son defa o sırada rakip taraftarla “Kapalı Tribün” için mücadele eden arkadaşlarını bırakmak zorunda kalan Optik Başkan, 1 saat kadar kaldığı üniversite sınavında yine derece alarak Öğretmenlik fakültesini kazanmıştır. Bu detayları sizlere aktarmamın ve konuyu uzatmamın sebebi, sıradan bir futbol holiganından değil, bir dehadan bahsettiğimi vurgulamak istememdir.

Futbol terörünün ülkemizi meşgul ettiği günlerde, taraftarlar arasında ufak bir savaş olarak nitelendirilebilecek çatışmalar yaşanıyordu. İşte bu çatışmaların en hararetli anlarında rakip grupların arasında kalan arkadaşlarını kurtarmak amacıyla birçok kez kargaşanın arasına dalan Optik Başkan, geride hiçbir arkadaşını bırakmamıştır. Bir Trabzon deplasmanında, emniyet birimleri tarafından nezarete atılan arkadaşını geri almak amacıyla, “Amirim biz buraya 40 kişi geldik, 39 kişi dönemeyiz.” cümlesini kurmuş ve o tek kişiyi almadan İstanbul’a dönmemiştir.

Buraya kadar bu kişinin metinle alakasız olduğunu düşündüğünüze eminim.

Size Mehmet Işıklar’ın, en önemli kahramanlarından birinin Barbaros Hayreddin Paşa ve en sevdiği kitapların başında ise Barbaros’un hatıratının geldiği söylesem. Beşiktaş’ta bulunan Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi’ni çok sık ziyaret ettiğini ve mezarı başında saatlerce vakit geçirdiğini, deniz müzesi olmadan önce bile o noktada bulunan silahlara bir tarih profesörü kadar hakim olduğunu ifade etsem fikriniz değişir mi?

Peki bu kişinin yakın tarihimizde yaşanan bir çok sosyal olguda etkisi bulunan Beşiktaş çArşı grubunun kurucusu olduğunu, çArşı ruhu diye tanımlanan değerlerin arkasında yer alan en büyük liderlerden biri olduğunu bilseniz ne düşünürsünüz?

Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören ile başlayan ve Fikret Orman ile tamamlanmak istenen Beşiktaş değerlerine saldırı ve işgal süreci sizce tesadüf müdür? Yoksa Süleyman Seba döneminde sümüklü imamın veliahtı İhsan Kalkavan aracılığı ile defalarca tekrarlanan başarısız denemelerin hezeyanı mıdır?

FETÖ’nün piçleri tarafından şafak vakitlerinde terörist ini basar gibi evlerine operasyon düzenlenen çArşı grubunun liderlerine yapılanların, Gezi süreci öncesinde ve sonrasında Beşiktaş semtine karşı uygulanan düzenli taciz ve tecavüz girişimlerinin hatta ve hatta dünya tarihinde eşi, benzeri, örneği olmayan ve muhtemelen de insanlık tarihinin sonuna kadar da yaşanması mümkün görünmeyen bir taraftar grubunun darbeye teşebbüsle suçlanmasının altında yatan gerçekliğin aslında ilericilik, milliyetçilik ve  aydınlanma fikirleriyle donanmış aklı ve vicdanı hür bir liderin mirasına yönelik olduğu önermeme katılmaz mısınız?

Çok uçtun diyorsanız, biraz daha sabır lütfen…

“Osmanlı Devleti’nin kaptan paşaları, hil’at (kaptanlık kaftanı) Barbaros’un Beşiktaş’taki türbesinde giyerler, hil’at giyme törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi. Sefere çıkan ya da tatbikata giden Türk gemileri, günümüzde de bu türbenin önünden geçerken Barbaros Hayreddin Paşa’yı top atışıyla selamlarlar.”

Kara ordumuzun kurucusu olarak nasıl ki Metehan’ı görüyor ve bir gelenek olarak kendisini önemli günlerde anıyorsak. Barbarossa Oruç Reis ile başlayan Barbaros Hayreddin Paşa ile büyük oranda tamamlanan Akdeniz’e hakimiyet süreci de doğal olarak böyle bir geleneğin de oluşmasına sebep oluyor.

Fakat tıpkı paralel devlet yapılanması FETÖ ve yandaşı iktidar odaklarının senelerce Milli Bayramlarımızı kutlamamak adına türlü taklalar atması veya Mustafa Kemal Atatürk’ü bu önemli günlerde anmaması hatta yokmuş gibi davranmaları gibi aşağılık bir süreci yaşadıysak, hepinizin aşina olduğu türlü iktidar mücadeleleri sonrasında tahta geçen  II. Selim döneminde de böyle bir zaman dilimine tanıklık ettik.

Osmanlı’ya da musallat olan Nepotizm virüsünün öncül zamanlarında, Papa’nın kurduğu haçlı donanmasının karşılamak için hazırlanan kuvvetlerin başına dönemin paralel devlet yapılanması tarafından atanan vasıfsız “Kaptanıderyâ Müezzinzâde Ali Paşa” uyarılara rağmen bu geleneğe hiçe sayarak, Barbaros’u selamlamadan adeta yok sayarak Boğaz’dan ayrılmış ve  Akdeniz’e doğru yelken basmıştır.

Şüphesiz ki burada Ali Paşa’nın bu davranışının arkasında yeterli bilgi ve birikim sahibi olmamasının yanı sıra, en önemli etken gericiliktir. Osmanlı Devleti’nin din ve şeriat düzeninden uzaklaştığını savunan bir zihniyetin iktidar mücadelesinin vücut bulmuş hali olan bu amiralin komutasında ki kuvvetlerimiz, İnebahtı Deniz Savaşı’nda tarihimizin en ağır yenilgilerinden birini almış, bütün Osmanlı donanmasında 190 gemi ya batmış veya ele geçirilmiş, gemilerdeki 15.000 forsa da serbest kalmıştır. Osmanlı donanması kısa sürede yeniden karşısında mukabele edebilecek bir gücün durması mümkün olmayacak şekilde yeniden inşa edilmişse de, büyü bozulmuş ve Türkler’in yenilmezliği efsanesi ilk olarak burada yıkılmıştır.

ZAMANDA VE MEKANDA SON BİR KEZ DAHA ATLAMAYA VAR MISINIZ?

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’yı selamlama geleneği Tanzimat Dönemine kadar sürmüştür. Ayrı bir yazının konusu olabilecek Tanzimat sürecinde ortada zaten donanma kalmadığı için unutulan bu geleneğin tekrar canlanması Balyoz ile esir alınmaya çalışılan donanmamızın, muhteşem geri dönüşü olan ve literatürümüze şanlı Amiral Cem Gürdeniz tarafından kazandırılan “Mavi Vatan” konseptinin bu sene Mart ayında gerçekleştirilen tatbikatıyla gerçekleştirilmiştir.

Günümüzde tanımlanamayan ve tanımlanan düşman saldırılarına sos olarak katılan ezoterizm ve sembolizm unsurlara şahit olmaktayız. İşte bu geleneğin canlandırılması, Doğu Akdeniz’e açılan gemilerimize Oruç Reis, Fatih, Barbaros isimlerinin verilmesi psikolojik savaşta büyük önem taşımaktadır. Bunlar sadece birer  isim veya terim değil Atlantik zihniyetine ve hafızalarına çakılan çivilerdir. Bir ruhun yeni nesillerde yeniden filizlenmesi atılan tohumlardır. Bir ulusun veryansın etmesidir.

MÜSAADENİZLE BİR ÇİFT LAF DAHA EDECEĞİM

Yavru vatanımızın, jeopolitik değeri çok üst seviyede olan Karpaz yarımadasının en uç kısmında bugün yabani eşekler yaşamaktadır. Buraya bir gün seyahat etmek isterseniz bu tatlı mı tatlı hayvanlar sizleri karşılayacak, ve etrafınızı saracaktır.

Bu sebepten seyahatinizde yanınıza haraç olarak havuç veya elma almanızı tavsiye ederim