Bayram günü

Zekiye Yaldız yazdı...

Bayram günü

Mescid-i Aksa’dan kara dumanlar yükseldi önce. Arife günüydü. Televizyonu, Twitter’ı, telefonu kapatıp koltuğa kapaklandım. Dizlerimi karnıma çekip cenin pozisyonuna geçtiğimi nice zaman sonra fark ettim. Anne karnı güveni aramış olmalıyım bu güvensiz dünyada. Sonra annemin fotoğrafını kucağıma alıp bir süre öylece kaldım. Ağlamadım. Ölen çocukları sonradan gördüm, ama gene ağlamadım.

Bayram sabahı hiçbir haber kaynağına bakmadan başladım güne. Uyandığımda annemin fotoğrafı kucağımda bana bakıyordu. Gülüyordu. Rüyamda şeker yemiştim, yorumlarına baktım, çok güzel şeyler olacakmış. Bayramdı bayram olmasına, ama çok güzel şeyler olmadı. Gene de güzel şeyler olsun diye zorladım kendimi. Kendiliğinden güzelleşmiyorsa dünya, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Ben de kalktım, önce sardunyaları suladım. Acem halısı, güneş balkona gelinceye kadar uyuyor, ona dokunmadım. “Akşama sularım, şimdi uyusun.” dedim. Görüntülü aramalara hazır olmak için üstüme güzel kıyafetler giydim. Nasıl olsa alt tarafı kimse görmez diye Pandemi’den beri başka bir şey giymez olduğum iki tayttan daha yenisini giydim. Tayt rahatlığı diye bir şey var; insan bir kere alıştı mı başka bir şey giyemiyor, büyük özgürlük.

Bir aydır oruç tutmak hayatımın amacıydı nerdeyse. Başka bir şey yapmam gerekmiyordu; bir iş gibi, görev gibi oruç tutuyordum. Birden boşluğa düştüm. Kahve, çay, su ne zaman istersem içebileceğim şeyler olduğundan ilgimi de çekmedi. Gözümde, hayır demeyi bilmeyen sevgilinin cazibesini yitirmesi gibi değersizleşiverdiler. Daha düne kadar iftar vakitlerini çaya kavuşma sevinci olarak yaşamamışım gibi bir anda yabancılaştım kendime.

Şimdi, “Gazze’ye Kara Harekâtı Başladı.” haberi geçiyor alt yazılarda. Bazı uzmanlar ne olduğunu anlatıyorlar, “Ortadoğu’da bir barış zemini isteniyorsa…” diye başlayıp Birleşmiş Mileletler’e, İslam İşbirliği Teşkilatı’na çağrılar yapılarak konuşmalar bitiyor. Her sene Ramazan’ın son günleri İsrail Filistin’e saldırıyor. Uzun yıllar İsrail Konsolosluğu’nu taşlayan ekipteydim. Şimdi, gidesim gelmiyor. Sanki görevini yapmış rahatlığı oluşuyor insanda biraz slogan atınca. Oysa sürekli İsrail’in toprakları genişliyor. İsrail ne attığımız twitleri görüyor ne de sloganlarımızı duyuyor. Sözün bu kadar tesirsiz olması, bir sonuç alınamıyor olması, Mavi Marmara katılımcılarının davalarından vaz geçirilmesi bende büyük bir hayal kırıklığına neden oldu.

Sardunyalarla konuştum demin. Bir kedi miyavladı. Kedi uzun uzun inlercesine miyavlayınca canım sıkıldı. Can sıkıntım geçsin diye, bayramlık ikramlıkları hazır masadaki turuncu kâseden birkaç tuzlu fıstık alıp ağzıma attım. İçimin sıkıntısı geçmedi. O zaman ben de gökyüzüne baktım. Gökyüzüne bakmak her zaman içimin sıkıntısını alır, götürür. O sıkıntılar nereye gider sahi? Koca gök, illâ ki benim küçük sıkıntılarımı saklayacak bir yerleri vardır. Bir de hep aynı yıldıza bakarım. Hepsine bakarsam kafam karışır, odaklanamam. O yüzden bir yıldız seçer alır, kendime saklarım. Onunla öyle dertleşiriz. O pek dilli değildir, dinler beni sadece. Ben anlatırım; bayramlıklarını giymiş gülüşerek birbirine bakan Filistinli çocukları anlatırım, Doğu Türkistan’daki doğru dürüst ne olduğunu bile öğrenemediğimiz çocukları anlatırım yıldızıma. Her zaman aynı şeyleri anlatmam elbette. Her zaman aynı yıldızı da bulamam zaten. Bugün bulduğum yıldıza bunları anlattım. Bugün cenin değildim. Biraz daha büyümüş ve görmüş, geçirmiş biriydim. Görüp geçirdikçe kocaman kalbim küçülmüş sanki; göklerinden mermiler yağan çocukların acılarını sığdıramıyorum artık kalbime. Sevinçli bayram günleri umudumu alanlara lanet etmekten yoruldum artık. Bu durmadan konuşup duran yorumcu insanlar aynı şeyleri söyleyip durmaktan nasıl yorulmuyorlar?

Bir yavru ağzı, kırmızı, beyaz sardunyalara soruyorum, bir dönüp gökyüzündeki yıldızıma: bu insanların uluslar arası hukuk, BM, NATO, İslam ülkeleri umutları hiç bitmez mi? Belki bu umutlar bitse başka şeyler olur umudu benimki de; sözlerin, eylemlerin anlam kazandığı şeyler olur umudu. Ve bir gün gerçekten bayram olur umudu.

Göğümde yıldızlar, şehrimde göz kırpan ışıklar, balkonumda sardunyalar, masamda ikramlıklar var, ama ne kapıyı çalan ne sokaklarda oynaşan çocuklar var. İsrail mermileriyle, Çin işkenceleriyle ölen çocuklar dışında çocuklar virüs hapsinde. Gazze’nin ışıkları söndü, gökten yağan fişeklerle aydınlanıyor. Annemin gülen fotoğrafını elime alıp çocukluk bayramlarımı hatırlıyorum. Zihnim bana oyun oynuyor. Beni o mutlu çocuk yapıyor bir anlığına; bayram günüdür, bari mutlu çocukluğum çalsın kapımı diye zihnimin oynadığı hatıralar oyununa kaptırıyorum kendimi.

Sadece belden yukarım bayramlıklı, altımda, rahatlığıyla beni esir almış tayt. “Evraka, evraka!” diye sevinçle ayağa fırlıyorum. Sonunda sorunu buldum: İşte bu tayt rahatlığı bizi bitiren şey! Yarım konfor gevşekliği. Yeter ki bana dokunmasın, yeter ki, yarım yamalak rahatım kaçmasın da dünya yansa da olur aldırmazlığı. Slogan atınca görevini yerine getirmiş olma huzuru. Çoğu olay karşısında slogan bile atmadan geçip gitmesini bekleme rahatlığı… Oysa çocukken tepeden tırnağaydı bayramlıklarımız. Tepeden tırnağaydı yoksulluğumuz. Tepeden tırnağa direniş, bileniş, inanç, umut vardı. Şimdi, her şey yarım; yarım konfor, yarım umut, yarım haykırış… Bir tek gökyüzü tam ve bütün… Bir tek Allah tam ve sonsuz…

Kedi miyavlamaktan yoruldu, Acem halıları akşam sularını içtikten sonra tekrar uykuya daldı, tuzlu fıstıklar turuncu kâsede yarı yarıya azaldı, sardunyaların rengi karanlığa saplandı. Bayram günü, kimseye sarılmadan, sesler ve belden yukarı görüntülerle tamamlandı. İsrail karanlıkta hâlâ saldırmaya devam ediyor… Dudaklarım sussa da kalbim Tanrı’ya tüm sancılar için Mahmud Derviş dizeleriyle atıyor: “Kalbimi taşıyabilmek için ellerini istiyorum.”