1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. Beklenmeyen evlat

Beklenmeyen evlat

featured

Hasan Murat Doğan yazdı…

‘’Hüsnü ağabey, Nazlımı bir görsen bayılırsın, iki aylık oldu.’’

‘’Ben de çok severim kedileri, küçükken çok istedim ama annem istemedi, temizlik hastasıdır. Neyse sen şu saç, sakalı bitir de.’’ 

‘’Bizden temiz ağabey görsen, altı aylık olduğunda çiftleştireceğim, bir yavruyu da sana vereceğim.’’

‘’…’’

‘’Aslında ben bizim Emin için aldım ağabey, başta almaya çok niyetli değildim, ama şimdi Emin’den daha düşkünüm.’’ 

                                                                       ***

‘’Ağabey, Nazlı’nın dört yavrusu oldu, üç aylık olsun birisini sana vereceğim, ona göre.’’

‘’Sağ ol Orhan, ben bakamam, hafta sonları genelde babamların yanına İzmir’e geliyorum biliyorsun, hayvana yazık olur.’’ 

‘’Birkaç gün evde bırakmayla bir şey olmaz ağabey, merak etme.’’

***

‘’Ağabey, yavrular üç buçuk aylık oldu, birisini vereceğim sana artık.’’ 

‘’Eşyam çok bu sefer, bir dahaki gelişlerde bakarız.’’ 

                                                          ***

‘’Ağabey, her tıraşa geldiğinde bir dahaki sefer diyorsun, artık bu sefer kaçamazsın.’’

‘’Orhan vallahi bakamam. Bütün gün şirkette çalışıyorum, İstanbul trafiği malum, eve geç gidiyorum, onun maması, tuvaleti, kumu, uğraşamam gerçekten, şehir dışı şantiyelere de gidiyorum nadir de olsa, yoksa kediler dünyanın en sevimli canlıları.’’

‘’Ağabey, İstanbul’da yalnızsın, sana arkadaşlık eder, ben sana vereyim, bir hafta sonra ‘yok, ben buna bakamıyorum’ dersen, geri alacağım söz.’’ 

Orhan’a laf dinletemedi Hüsnü. Dükkanın bir alt sokağındaki evinden tek dişi yavruyu dükkana getirtmek için oğluna telefon etti. On dakika kadar sonra, çığlık çığlığa bir kedi bağırtısı duyulmaya ve giderek yaklaşmaya başladı. Taşıma kafesinin içerisinden dünya tatlısı, bir karıştan biraz büyük, turuncu yavru çıktı. Aslında Hüsnü bir bahane bulup, geri göndertme düşüncesindeydi, ama göğsünün üzerine koyduklarında, kendisini bir başka hissetti. O keyif mırıltıları, boncuk gözleri, pamuk gibi tüyleri, bu dünyanın en sevimli varlığını artık geri göndertmeye içi elvermedi. 

***

Şansızlıklarından İzmir ve İstanbul’da da gök delinmişti. Neyse ki uçak büyüktü, hostesler Boncuğa kendilerine ayrılan yerde baktılar. Sırtında çantası, bir elinde taşıma kafesi, diğer elinde kum kabı ile tanıştıklarından altı saat sonra eve vardılar. Yol boyunca bağırması hiç bitmeyen Boncuk, kafesinden çıkar çıkmaz sustu. Yorgunluktan harap olan Hüsnü, çiş ve kaka içerisindeki kafesi temizlemeye üşenerek, balkona bıraktı. Bir kaseye Orhan’ın verdiği mamayı, diğer kaseye de içme suyu koydu. Tuvalet kabına da kum koyup, patilerini kuma değdirdi. İşlerini bitiren yavrucak sanki kırk yıllık eviymiş gibi salona geçti, koltuğa çıktı ve az bir şey kaka olmuş patisini yalamaya başladı. 

Kafasında bin bir soruyla, odasının kapısını kapatıp, yatağa girdi Hüsnü. Bakabilecek miydi, bir canlının sorumluluğunu taşıyabilecek miydi? O kadar sevimliydi ki, hafta sonu geri götürmeyi aklına getirmek istemiyordu, ama nasıl bakacaktı? Bu sorularla uykuya daldı. Her zaman olduğu gibi, gece tuvalete kalktı. Kapıyı açtığında, arka patilerini sıkıştırmış, ayakta öylece beklediğini gördü karanlıkta, gülümsedi, beraber tuvalete girdiler, elini yıkarken yanında Hüsnü’yü seyretti. Kapının ağzında tekrar bırakıp, yatağa girdi. 

Sabah kapıyı açtığında, geceki pozisyondaydı yine, kucağına aldı, hemen mırlamaya başladı, kucak pek sevmiyordu, inmek istedi hemen, yere bıraktı. Tıraş olurken, kahvaltı yaparken, üzerini giyerken devamlı yanındaydı. Evden çıkarken, kapının ağzında yolcu etti.  

Akşam saat sekiz civarı kapı çaldı. Boncuk hemen kapıya koştu.

‘’Sizi de bu saatte buraya kadar yordum, kusuruma bakmayın, ama arabam yok, kedi sahipliğim de daha bir günlük malum, kliniğe getiremem diye size zahmet verdim.’’ 

‘’Ne demek Hüsnü Bey?, rica ederim yerimiz şurası zaten, bugün iç, dış parazitini yapalım, haftaya karma, sonraki hafta lösemi, en sonunda da kuduz aşısını yapalım.’’ 

Veterineri görünce topuklayan Boncuğu yakaladılar, Hüsnü tuttu, Veteriner Tolga iç parazit aşısını yaptı. İğne içeri girdiğinde başını yana eğip, ‘mav’ sesi çıkardı, Hüsnü başını sağa çevirdi gözleri kapalı. Sonra da dış parazit damlası yapıldı.     

Hafta içi boyunca devamlı ayağının dibindeydi, tuvalette, üzerini giyerken, çıkartırken, tıraş olurken, yemek yerken, kitap okurken, televizyon seyrederken, gece kalktığında da ya yine kapının dibinde oluyor, ya da yattığı yerden hemen kalkıp, yanına geliyordu. Bazen yanlışlıkla kuyruğuna basıyor, ortalığı inleten bir ciyaklamadan sonra kaçıyor, bir dakika sonra tekrar geliyordu. Her sabah kapıda yolcu ediyor, akşamları ise daha apartman kapısını açar açmaz, birinci kattaki evde miyavlamaya başlıyor, kapının dibinde onu karşılıyordu.

Hüsnü odasına geçerken arkasından koşuyor, sandalyeye çıkıp tırmalıyor, sonra kütüphanenin masasına zıplıyordu. Saatini, cüzdanını çıkartan ellerine yanaklarını sürtüyordu. Bu ritüel her akşam vardı. Hüsnü gün boyu işyerinde Boncuğu düşünüyordu. Biran önce mesainin bitmesini bekliyor, önceleri akşam yemeğini şirketin yemekhanesinde yerken, Boncuk’tan sonra, mesai biter bitmez, eve koşuyordu.  

Hafta sonu Hüsnü İzmir’e gitti, ilk defa yalnız bırakacaktı, bol mama ve su, tuvalete de bol kum koyup, vicdan muhasebesi yaparak, havalimanına gitti. Pazar günü eve döndüğünde, hoş bir görüntüyle karşılaşmadı. Boncuk yine kapının dibindeydi, biraz yanında da fındıktan biraz büyük bir kaka parçası. Hüsnü’nün her havalimanına gidişinde, kapıyı üzerine kapattığında içi cız edecekti, hele uçak pistten kalktığında, koca şehirde küçücük kediyi tek başına evde bırakma duygusu içini üşütecekti. Şehir dışında olduğu zamanlar, bazen rüyasında Boncuğu ölmüş görüyordu. ‘Acaba bir şey mi oldu?’ kaygısı kapının önünde görene kadar içini kemiriyordu.   

***

‘’Hüsnü ağabey iyi akşamlar, çöpün var mı? Ya sen bu kediyi aç mı bırakıyorsun? Bütün gün bağırıyor, komşular da söyledi.’’

Ertesi gün iş çıkışı hemen Tolga’ya gitti, hafta sonu operasyonun yapılması için sözleştiler. 

Cumartesi günü sabah Boncuğu kafesine koymayı beceremedi, mecburen kucağında götürmek zorundaydı. Boncuk kliniğe girene kadar ortalığı inletti, sokak köpekleri bile bağırtıya bir anlam veremeyip, sağa sola kaçıştılar. 

‘’Hüsnü ağabey, ben ameliyat bitince sana haber veririm, sonrasında cam kutu gibi bir şeye koyuyoruz, ayılınca ben sana yine haber veririm, senin şimdilik beklemene gerek yok.’’

Puslu ve serin havada, bu saatte ne yapacağını bilemedi, hüzünlüydü. Bir kahvede az 

bir şeyle kahvaltı yaptı, zorla yedi. Sonrasında eve gitti. Aylar sonra kapıda karşılayanı yoktu. Hemen girişteki tuvaleti, mutfaktaki mama ve su kabını görünce dayanamadı, gözlerini kapattı. Biraz televizyona bakmayı denedi, olmadı, o kadar alışmıştı ki ona, sanki ölmüş olduğu hissiyle ürperdi ve kendini dışarı attı. 

‘’Ağabey ameliyat çok başarılı geçti, şimdi cam bölmede, yarım saate uyanır herhalde, 

sen de yavaştan gel istersen.’’

Gözleri açık, boynunda boyunluk, karnı sargılı, boylu boyunca yatmış halini gördüğünde, gözleri doldu, neyse ki yanında Tolga yoktu. Kendini suçlu hissederek balkona sigara içmeye çıktı. İçeri girdiğinde, miyavlama seslerini duydu, Tolga cam bölmeden çıkartmış, kucağına almıştı, bu arada üzerine işedi. 

Bir hafta boyunca hemen hemen hep uyudu, tekrar yaramazlık yapacağı günleri iple çekmeye başladı. 

***

Yaz geldi, Hüsnü yorucu geçen kışın sonunda tatil planı yapmaya başladı. Tatildeyken Boncuğu ne yapacağı konusunu son dakikaya kadar düşünmek istemedi, hem ondan iki hafta uzak kalma düşüncesi zor geldi. İznine bir hafta kalmıştı, tatil yerini ayırtmıştı, ama Boncuk konusunda hala kararsızdı.

  Ağustos ortası sıcaklar iyice bastırdı. Perşembe akşamı eve geldiğinde, ilk defa kapıda karşılamadı. Mama ve su kapları sabah koyduğu gibiydi, yatak odasındaki koltukta uzanmıştı, Hüsnü’nün yüzüne bile bakmadı. Başını okşadı, tepki vermedi. Boncuğu Tolga’nın klinik pansiyonuna bırakmaya karar vermişti, içi bu konuda pek rahat değildi ama, Cumartesi sabah yola çıkacaktı. 

O akşam Hüsnü’nün yanına hiç gelmedi, mama ve su kabında da bir değişiklik yoktu. Hüsnü yatmak için odasına giderken, yandaki odada misafir yatağının altında uzandığını gördü. Sabah çıkarken de, mama, suyun biraz azaldığını fark etti.

İki hafta işten uzaklaşmanın verdiği yarım keyifle, eve girdi. Kapıda yine yoktu, su, mama hemen hemen aynıydı, yatağın altına uzanmıştı yine. Tuvalet kabını iki gündür temizlememesine rağmen, çok az dışkı vardı. Yatağın altından çekti, halsiz gibiydi, gözleri de donuktu.

‘’Güzel yavrum, neden bir şey yemiyorsun, içmiyorsun?’’ derken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Hemen Tolga’yı aradı.

Her zamanki bağırma seansından sonra, kan tahlili, röntgen vs. işlemleri yapıldı. Bahçede oturan Hüsnü, sigara üstüne sigara yakıyor, acı miyavlamaları gözleri kapalı duymamaya çalışıyordu. 

‘’Ağabey, gözün aydın. Kan tahlili, röntgen her şeyi tertemiz. Parazit falan da yok.’’

‘’Eee bu neden bir şey yiyip, içmiyor Tolga? Günde on gram anca yiyordur, su ise nerede ise hiç içmiyor. Böyle giderse, bu hayvan bir haftaya kalmaz ölür.’’

Moralsizlikten ve uykusuzluktan yorgundu. Zoraki almıştı Boncuğu, ama artık beklemediği şekilde evladı olmuştu. 

‘’Üzülme ağabey, ben de Boncuğun ikinci babası sayılırım, halledeceğiz merak etme. Bu aralar strese girmesine neden olacak bir şey oldu mu?, ben olmazsa gerginlik azaltıcı bir şeyler vereyim.’’

‘’Sen bana yaş mama da ver, çok sever, seksen gram koyarım, beş dakika sürmez normalde. Epeydir vermedim, bir de onu deneyelim. Ayrıca yavruyken verdiğim mamayı deneyeceğim.’’

‘’İyi düşündün ağabey, şimdi verdiğin mamanın proteini yüksek, havalar da çok sıcak biliyorsun, rahatsız ediyor olabilir. Senin tatil işi ne oldu bu arada ağabey, bugün gitmeyecek miydin?’’

‘’Bırak şimdi tatili matili, sen şu söylediklerimi hazırla.’’

***

Yaş mamayı koyar koymaz, yaladı yuttu hepsini, Hüsnü sevinçten kendinden geçti, hemen kucağına alıp, yüzünün her yerini öptü, patisini hafiften ısırıp, bağırttı. 

Hüsnü bu iki haftayı tamamen Boncuğa ayırdı. Yaş mama dışında bir şey yemedi, su da pek içmedi on gün boyunca, keyifsizdi, oyun oynamıyor, yaramazlık yapmıyordu. Hüsnü ise evde tek başına uyur gezer haldeydi. 

Ağustos sonuna doğru, havalar biraz serinledi. Bunun da etkisiyle herhalde, Boncuk yavaş yavaş kendisine gelmeye başladı. Kuru mama yemeye, suyunu da eskisi kadar olmasa da içmeye başladı. Hüsnü’nün keyfine diyecek yoktu. Zoraki evlatla zor da olsa iki hafta beraber geçirmişlerdi. Bol bol birbirlerine karşılıklı göz kırpıp, sevgi gösterisinde bulundular. 

***

Sonraki yaz Hüsnü’nün annesi vefat etti, sonraki iki yaz ise Covid-19 salgını dünyayı kasıp kavurdu. Hüsnü beş yaz tatile gitmemişti. Bu yaz pek bir engel gözükmüyordu, ama Boncuğun dört yıl önceki rahatsızlığı ve ondan kısa süreli de olsa ayrılmak hüznü, tatil isteğini köreltiyordu. 

‘’Ya Hüsnü ağabey, sen kaç yıldır tatile gitmedin?

‘’Beş.’’

‘’Yapma ya, ağabey bu yaz git artık Allah aşkına, Boncuğu alırım ben bizim pansiyona, gözün arkada kalmasın.’’

***

Hüsnü Temmuz’un son iki haftası izin almış, tatil yerini ayırtmıştı. Cumartesi öğlen Boncuğu bırakacak, öğleden sonra uçağa binecekti. Ama hala içi içini yiyordu, tatile değil sanki hapishaneye gidecek gibi bir ruh hali içerisindeydi. 

‘’Tolga, ben yapamayacağım, Boncuğu on beş gün kafese kapatmaya vicdanım elvermiyor kardeşim, tatile gitmeyeceğim.’’

‘’Ağabey yapma, beş yıldır ayağını denize sokmadın, sana da yazık, gel bırak bana.’’

‘’Yok, sağ ol kardeşim, dayanamam ben, o tatil bana zehir olur. ‘’

Boncuğa sarıldı, gözünü, kulaklarını, patisini öptü, o da her zamanki gibi kucaktan kaçmak için fırsat kolladı. On dakika sonra telefon çaldı.

‘’Ağabey, bak aklıma ne geldi. Senin ev bana yürüyerek on beş dakika. Sen Boncuğu evde bırak, ben iki günde bir kliniği kapattıktan sonra uğrayayım, mamasını ekleyeyim, suyunu değiştireyim, kumunu temizleyeyim, genel bir duruma bakayım. Ha, ne dersin?’’

‘’Gerçek mi diyorsun kardeşim?’’

‘’Tabii ağabey, ben sana iki günde bir video çeker, gönderirim de, gözün arkada kalmasın. Sen havalimanına geçerken, evin anahtarını bana bırak.’’

Boncuğa kucağına almaya çalışırken, kaçtı. Zoraki evlat on beş günlüğüne, kendisi evde yokken de emin ellerdeydi, bir keyif sigarası yaktı.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!