1. Haberler
  2. Analiz
  3. Beyaz Türklerin küçük sırrı

Beyaz Türklerin küçük sırrı

featured

Av. Göksel Kırar yazdı…

Büyük sırrını yazacak halimiz yok, onu layıkıyla yapanlar olmuştu zamanında. (Sahi, çok iyi başlamış, çok iyi yerlere getirmiştin, ne oldu da birilerinin kayığına binmeye karar verdin ve değerli araştırmaları yüz üstü bıraktın anlamadık.)

Beyaz Türk mü kaldı allasen, AKP iktidarı, adının hilafına çeyrek yüzyılda ülkede beyaz olan her şeyin üzerinden buldozer gibi geçti.” şeklindeki itirazları içinden geçirecekler olacaktır mutlaka. Ne var ki Türk sosyolojisine gireli epey bir zaman olan bu tanıma esas anlamını veren “Beyaz Türkler” hiçbir yere gitmedi. Sadece siyaset ve medya dünyasındaki ağırlıklarını hafiflettiler ve Türkiye’nin merkezindeki görünürlüklerinden feragat edilmesine razı oldular biraz.

İktidar cenahının, biraz küçümseme biraz kendini karşı tarafın varlığı üzerinden tanımlamak üzerine zaman zaman dile getirdiği “Beyaz Türkler” kim miydi? 

Geçtiğimiz aylarda Nişantaşı’ndayken fark ettim ilk olarak, daha çok varlıklı kesime hitap eden zincir marketlerden birinin döner gazete standının tümü, haftalık bir gazete ile dolmuştu. (Yazar sosyolojik tahlilleri için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor.)

Geçenlerde Ankara’da, Çankaya’nın hali vakti yerinde bir semtinde, aynı zincir marketin şubesinde, yine aynı manzarayla karşılaştım; suyun iki bileşeninden birinin adıyla piyasaya sürülen ve bütün standı kaplayan haftalık gazeteden alırken çocuklara sordum, bu gazetenin çok sattığını, birkaç gün içinde tükendiğini söylediler. (Yazar sahaya inmekten hiç gocunmuyor.)

Yazılı basının uzatmaları oynadığı bir dönemde ve büyük oranda iktidar medyasının ağırlığındaki gazete ve dergiler satılmadığından dağıtıcıya iade edilirken, haftalık yayınlanan bu gazetenin sırrı merak uyandırmıştı.

Beyaz Türk deyince, genel anlamda Türkiye’nin üst-orta sınıfını oluşturan varlıklı, seküler, iyi eğitimli; kültür, sanat ve eğlence dünyasını takip eden, Batı kültürünün kendinde temsil edildiğini düşünen kesim akla geliyor. Hükümetin diline doladığı kesim ise bunun daha dar bir karşılığıydı: Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze ulaşan, sanayi ağırlıklı, seksen öncesinde holdingleşmesini büyük ölçüde tamamlamış, Avrupa ve ABD bağlantılı bir yaşam tarzını sürdüren, Anadolu’ya mesafeli “cemiyet” dünyası.

Hatırlayacağımız gibi bu kesim, derin bir ekonomik krizin ardından, adeta adrese teslim ihale süreçlerini andıran koşulların oluştuğu 2002 seçimleri sonrasında Türkiye’de yeniden pozisyon almak zorunda kalmıştı.

Bu kesimin yalnızca ekonomik değil, bir zamanlar siyasi bir iddiası da vardı. Uzanlar’dan çok daha önce, henüz doksanlarda liberal bayrağı eline alıp kolları sıvayan Boynerlerden Cem’i hatırlarız. (Bendeniz henüz lise öğrencisiydim. Yeni Demokrasi Hareketi lideri olarak seçim otobüsünü andıran bir araçla Anadolu’ya çıkmıştı; üzerimizde okul üniformaları, selamını almıştık Antakya Atatürk Caddesi’nde. Küçük şehirlerde rutini bozan şeyler mutlaka akılda kalıyor; bu da onlardan biri.)

Uzanlar’la yaşanan tasfiye süreci, sermaye gruplarına iktidarla ilişkilerinin sınırlarını da açıkça göstermişti. Aydın Doğan uzun bir direnişin ardından medya varlıklarını elden çıkarırken, Doğan Grubu‘nun yerini iktidarla çok daha uyumlu bir ilişki kuran Demirörenler aldı. Doğuş Grubu ise daha AKP iktidarının ilk yıllarında direnmek yerine uzlaşmayı tercih etti. İktidarın yükselttiği yeni girişimciler bir yana, Koç ve Sabancılar gibi Cumhuriyet Türkiye’sinin köklü sermaye grupları da geçen yirmi beş yılda varlıklarını büyütmeye devam etti.

Sonuçta iktidar cenahının “Beyaz Türk” diye yabancılaştırdığı topluluk, “İstanbul sermayesi” diye bildiğimiz; Cumhuriyet döneminin sanayileşmesinde ve Türkiye’nin özel sektörünün oluşmasında başat rol oynayan, Cumhurbaşkanı’nın ise Boğaz yalılarında viski kadehleriyle oturan “kötü adamlar” olarak resmettiği Türkiye’nin en varlıklı aileleriydi.

Siyaset, yani Türkiye’nin beraberce yönetilmesi gibi yasaklı alanlara girilmemesi kaydıyla bu kesim sütre gerisine çekildi.  Zaman zaman TÜSİAD üzerinden iktidarla ilişkilerine yön vermeye çalışsalar da ekonomik düzenle bütünüyle kavga etmeleri için ortada ciddi bir neden yoktu. İktidarın dilinde eski Türkiye’nin temsilcileri olarak kaldılar; ekonominin içinde ise önemli aktörler olmaya devam ettiler.

Geçen yirmi beş yılda bu holdingler ve pay sahibi oldukları bankalar da faaliyetlerini sürdürüp büyümeye devam ettiler. İki tarafın da istediğini aldığı bu yeni dengede, geçmişte elindeki medya gücüyle taht oyunlarına girişen cemiyetin bugünkü halini daha çok Bloomberg HT Kulüp’te izliyoruz.

KÜLTÜREL SERMAYE Mİ SERMAYENİN KÜLTÜRÜ MÜ?

Bugün herhangi bir gazete standında görüp görebileceğimiz dergi ve gazetelerin hemen hemen tamamına yakını, yıllar içerisinde iktidara yakın holdinglerin devraldığı basın kuruluşlarına ait. Arkalarındaki sermaye grupları için bu yayınların ne kadar sattığının ne kadar izlendiğinin hatta ne ölçüde okunduğunun bile artık pek bir önemi yok. Zira aynı holdinglerin enerji, inşaat, turizm ve daha pek çok sektördeki varlığı, bu yayınların zararını fazlasıyla telafi edebilecek büyüklükte.

Ortaya çıkan tablo ilk bakışta tuhaf: Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından bazıları, ülkenin en güçlü medya imkânlarına sahip; buna rağmen bu medyanın toplumsal ve kültürel karşılığı son derece sınırlı. Büyük sermaye, gazeteyi, televizyonu, dergiyi satın alabiliyor; fakat okurun ilgisini, güvenini ve nihayetinde kültürel etkisini aynı kolaylıkla satın alamıyor.

Siyasi iktidarın, kendisine bağlı yazılı ve görsel medya vasıtasıyla, istediği kültürel ve düşünsel etkiyi -muazzam bir sermaye transferine rağmen- gerçekleştiremediği de ortada. Çünkü en başta inandırıcılık sorununu aşamayan yazı kadroları mevcut. Türkiye’nin mevcut sorunlarına yönelik ne akla yatkın bir çözüm ne de iktidarın güç zehirlenmesine karşı sahici bir eleştiri ortaya koyabiliyorlar yıllardır. İktidara yönelik sert eleştiriler oluyor elbette; ancak bunlar daha çok radikal kanattan gelen daha da sertleşme, daha fazla otoriterleşme çağrıları biçiminde kalıyor.

Geriye, bütün bu gürültünün dışında kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan birkaç bağımsız basın kuruluşu kalıyor. Türkiye’nin içine düştüğü düşünsel fakirlik ve sıkışmışlıktan çıkabilmesinin yolu da bunların çoğalmasından geçiyor. Çünkü mesele yalnızca hangi gazetenin iktidarı eleştirdiği değil; bu ülkede yeniden sahici bir düşünce alanının kurulup kurulamayacağı. Bunun için farklı dünya görüşlerinden yayınların okunması, tartışılması ve birbirine itiraz edebilmesi gerekiyor. 

Bunlardan biri de yukarıda sözünü ettiğim haftalık gazete; büyük şehirlerin eğitim düzeyi yüksek semtlerinde çok okunan sol-liberal çizgideki Oksijen. (İçinde satılık yalı ilanı olan sol gazete mi olur demeyin, burası Türkiye. İdris Küçükömerler boşuna yetişmiyor.)

Eğitimli ve profesyonel meslek sahibi muhalif okurun takip ettiği bu gazete, Türkiye’nin majör sorunlarına, pek tabii iktidar karşıtı eleştirilerle yaklaşmakta. Fakat biraz daha dikkatli bakıldığında, bu muhalifliğin mevcut düzenle nerede çatışıp nerede uzlaştığı sorusu da ister istemez ortaya çıkıyor.

Dışarıdan bakıldığında, yayın politikasının iktidar ve büyük sermayenin temsil ettiği kültürel dünyayla nerede kesiştiği de dikkat çekiyor.

Statü ve lüks tüketimin simgesi hâline gelmiş markalara verilen geniş reklam alanından, ‘entertainment’ alanındaki niteliksiz işlere gösterilen övgülere kadar, gazetenin mevcut düzenin kültürel kodlarıyla fazlasıyla barışık olduğu izlenimine kapılmak mümkün.

Her hafta iş dünyasının kalburüstü bir ismiyle yapılan röportajlarda, iktidarı kızdıracak söylemlerden ve içinde bulunduğumuz ekonomik darboğazdan ısrarla kaçınıldığı dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır. 

Yine Kürt meselesini ele alan, okurken sanki Türkiye’yle hiçbir sosyal, tarihsel, kültürel bağı olmayan, tamamen ayrı ve aykırı bir topluluktan bahsediliyormuş izlenimi veren, her hafta neredeyse aynı bakış açısıyla karşımıza çıkan bir haber-yorum sayfası karşılıyor okuru. (Muhtelif kuruluşlardan verilen ödüller de eklenince, kullanılan dilin hangi çevrelerde karşılık bulduğunu düşünmemek mümkün değil.)

Levent Erden’le Selçuk Şirin’in beni ikna etmekte hayli zorlayan tespitlerini, Serdal Kuzuloğlu’nun çoğu zaman fazlasıyla yüzeyde kalan yorumlarını okumayı kanıksadığımızı bir kenara bırakırsak, sayfa dolduran, fakat okura fazla bir düşünsel katkı sunmayan analizlere tahammül etmek elbette başlı başına bir başarı sayılacaktır…

Bütün bunları söylerken hakkını teslim etmek gerekir: Gazetenin sayfalarında çok değerli isimler ve görüşler de yer alıyor. Zaten mesele de birkaç yazarın iyi ya da kötü olması değil; bütün bu farklı seslerin yan yana geldiğinde ortaya çıkardığı genel yayın çizgisinin ne söylediği. Bu yayınlar olmalı ki tartışmalarımızı ve itirazlarımızı yapabilelim.

Türk okuru, besleneceği, fikirsel gıdasını alacağı yayın ve mecralara aç. Oksijen gibi gazetelerin sayfalarında yer verdiği Batılı gazetelerin çevirilerini bile bu yüzden değerli buluyor.

Elbette hem etki hem üretim bakımından Batı’daki yazın dünyasının ölçeğinin gerisindeyiz. Bunun tarihsel ve toplumsal pek çok nedeni var; modernleşme serüvenimizin farklılığı kadar, bizim daha çok sözlü kültüre yaslanan bir toplumsal yapıya sahip olmamız da bunlardan biri mutlaka.

Üstelik aynı yazarın okunup, aynı derginin takip edildiği veya tartışıldığı bir dünyada değiliz artık. Nasıl ki “Sartre Fransa’dır.” diyebilecek de Gaulle gibi tarihsel kişilikler ne felsefe-edebiyatta, ne siyasette artık Batı’da yer almıyorsa, bizde de Yaşar Kemallerin edebi ağırlığına ulaşacak isimler Kaf Dağı’nın arkasında görünüyor. (‘Elif Şafak Türkiye’dir’ diyecek şaşkınlar çıksın da gülelim biraz.)

Bugün okuma oranları, kitap-dergi satışları Batı’da hala yüksek. Dijital medyanın etkisiyle okuma süresi ya da “dikkat süresi” orada da kısalmış durumda belki ama hâlâ kitapların (e-kitaplar da dahil) heyecanla takip edildiği, entelektüel tartışmalara kamuoyunun kayıtsız kalmadığı bir ulusal kültürün varlığından söz etmek abartı olmaz sanırım.

Fransızların “rentrée littéraire” diye adlandırdıkları, yeni kitapların okurla buluştuğu, yazarları ve işledikleri konularla ilgili yüzlerce yayının, tanıtımın yapılacağı ve Kasım ayına kadar sürecek “edebi sezon” başladı bile.

Yakın zamandaki İspanya seyahatimde, şehirlerin birçok yerinde bulunan ve sokak kültürünün bir parçası olan gazete-dergi büfelerindeki canlılığı görmek bir kez daha beni şaşırttı. Kitabevleri son derece güzel ve kalabalıktı; bunun yanında İspanyolların “Quiosco” diye adlandırdığı bu büfelerin hâlâ yaşatılması, gazete ve dergilerin şehir hayatının gündelik bir parçası olduğunu gösteriyordu. (Yazar hiçbir masraftan kaçınmayıp ecnebi memleketlerde saha araştırmalarına devam ediyor; avanta değil, kendi parasıyla üstelik.)

Ankara’da, Filistin caddesinin başında buna benzer küçük bir gazete büfesi vardı yıllarca, yerli ve yabancı gazete ile dergileri bulabiliyordunuz. Yakın bir zamanda o da “değişimin sihrine” yenildi, yerinde yeller esiyor artık

Bütün bunlar yalnızca ne kadar okuduğumuzla değil, nasıl bir kültürel dünyanın içinde yaşadığımızla da ilgili. Biz ise kültürel kimliğimizi çoğu zaman ne okuduğumuzdan çok, neyi okumadığımız ve kimi sevmediğimiz üzerinden kuruyoruz.

AKP iktidarının yarattığı siyasal ve toplumsal tahribatı inkâr etmek elbette mümkün değil. Dolayısıyla AKP karşıtlığının güçlü bir toplumsal karşılığı olması da şaşırtıcı değil.

Fakat zaman içerisinde başka bir şey de oldu. AKP’ye karşı olmak, bazı çevrelerde yalnızca siyasi bir tercih olmaktan çıktı; kişinin kendisi hakkında olumlu bir kanaate sahip olmasının da kolay yollarından biri hâline geldi.

“Ben AKP’li değilim” cümlesi, farkında olmadan “Ben modernim, eğitimliyim, demokratım, dolayısıyla doğru taraftayım” cümlesinin yerine geçmeye başladı.

Böylece siyasi bir tercih, kültürel bir kimliğe; kültürel kimlik de zaman zaman ahlaki bir üstünlük duygusuna dönüştü.

Oysa bu üstünlük duygusunun altında, ona denk düşen bir düşünsel üretim görmek güç. İktidarın neyi yanlış yaptığı konusunda büyük bir mutabakat var; yerine ne konulacağı konusunda ise aynı ölçüde büyük bir sessizlik.

Muhalefetin önemli bir bölümü, iktidarın yanlışlarını teşhis etmeyi siyaset üretmekle karıştırıyor. Ne var ki bir ülkenin nasıl yönetilmemesi gerektiğini anlatmakla, nasıl yönetileceğini anlatmak aynı şey değil. AKP kendi siyasal projesini büyük ölçüde hayata geçirdi. Muhalif-sol kesim ise AKP karşıtlığını çok güçlü biçimde ürettiği halde kendi toplumsal-siyasal projesini tarif edemedi.

Siyasi iktidarın değişmesini istemekle, içinde yaşadığın düzenin değişmesini istemek de aynı şey değildir.

Batı‘daki gazete büfelerini, kitapçıları ve canlı okuma kültürünü anlatmak elbette kolay; Türkiye‘de ise önce böyle bir kültürün yaşayabileceği alanın kendisini korumak gerekiyor.

Türkiye’nin ihtiyacı, aynı mahallenin farklı gazetelerini okumak değil; farklı mahallelerin birbirine söyleyecek sözünün olduğu geniş bir düşünce ve kültür alanı kurabilmek. Bunun için de özgür düşüncenin baskı altında ezilmediği bir kamusal alan gerekiyor. Dünya görüşlerinin ve düşünce anlayışlarının birbirleriyle karşılaşabildiği, birbirlerini rahatsız ettiği, hatta birbirlerinin sinir uçlarına dokunduğu bir tartışma ortamına ihtiyacımız var.

Yalçın Küçük, sabah kapısına bırakılan gazeteleri alırken, Hürriyet gazetesini elleri kirlenmesin diye “maşayla” aldığını yazardı. (Bugünkü yayınları görse maşayı da eldivenle tutardı herhalde.)

Eskilerin dediği gibi “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar.”

Mazhar-Fuat-Özkan’ın pop-alt kültüre hediyesi olan mahallenin bıçkın delikanlısı Ali Desidero’yu hatırlarsınız. 

Bu karakterden mülhem reklam filminde, iki yanındaki mühendisleri gururla sararken ne diyordu Ali Desidero: “Hepsi okumuş çocuklar.”

Haydi hayırlı tıraşlar…

NOT: Büyük Zafer’in üstünden geçen yılların sayısı arttıkça, bize verdiği gurur da katlanarak büyüyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve tüm şehitlerimize minnet ve saygıyla, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın yıldönümü kutlu olsun.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!